Bölüm 2 / 21
2. Bölüm: Sabah Kalan Boşluk
Liam
Babam kadehine tatlı kaşığıyla iki kez vurduğunda, salondaki kırk iki kişinin aynı anda sustuğunu duydum. Richard Blackwood'un en büyük yeteneği buydu: Sesini yükseltmeden bir odayı susturmak. Ben yirmi altı yıldır o sessizliğin içinde büyüyordum ve o akşam, ilk kez o sessizliğin bana ait olduğunu anladım.
Gold Coast'taki evimizin büyük salonunda, annemin İtalya'dan getirttiği kristal avizenin altında duruyorduk. Masada Vance ailesi oturuyordu. Charles Vance, kırk yıllık bir inşaat imparatorluğunun sahibi olarak bilinen ama son iki yıldır bu imparatorluğu bankaların insafına bırakmış bir adamdı. Karısı Diane, boynundaki zümrüt kolyeyi sık sık düzeltiyordu, sanki biri çalacakmış gibi. Kızları Suzanna ise tam karşımda oturuyordu. Sarı saçları kusursuz bir topuzla toplanmış, krem rengi elbisesi bedenine dikilmiş gibi oturmuştu. Bütün akşam boyunca bir kez olsun gözlerinin içine bakmadığını fark ettim. Ben de onunkilere bakmadım. Bu, aramızdaki ilk ve belki de tek dürüst anlaşmaydı.
"Değerli dostlar," dedi babam. "Bu gece iki aile, iki şirket ve iki genç insan aynı geleceğe adım atıyor."
İki şirket kısmını söylerken sesi daha sıcaktı. Bunu fark eden tek kişinin ben olduğumu sanmıyorum. Annem Victoria, yüzündeki kusursuz gülümsemeyle başını hafifçe eğdi. O gülümsemeyi çocukluğumdan beri tanırdım. Okul müsamerelerinde, mezuniyetlerde, cenazelerde hep aynı gülümseme. Annem için gülümsemek bir duygu değil, bir aksesuardı.
"Blackwood Holding ile Vance Grubu arasındaki birleşme anlaşması bugün öğleden sonra imzalandı," diye devam etti babam. "Ve bu ortaklığı daha da güçlü kılmak için, oğlum Liam ile Suzanna'nın nişanını sizlerle paylaşmaktan onur duyuyorum."
Alkış koptu. Biri ıslık çaldı, sonradan bunun Suzanna'nın kuzeni olduğunu öğrendim. Fotoğrafçı, ki bir nişan yemeğine fotoğrafçı çağırmak annemin fikriydi, flaşını patlattı. Suzanna ayağa kalktı, masanın etrafından dolanıp yanıma geldi ve yanağıma bir öpücük kondurdu. Dudakları tenime değmedi bile. Yanağımla dudakları arasında, aynı ruj lekesini bırakmamak için özenle hesaplanmış iki santimlik bir boşluk vardı.
"Gülümse," diye fısıldadı. "Kamera var."
Gülümsedim. Fotoğraf ertesi gün iki gazetenin ekonomi sayfasına çıkacaktı. Altındaki başlık "İki Dev Arasında Stratejik Birlik" olacaktı. Başlıkta aşk kelimesi geçmiyordu. Zaten kimse aşk kelimesini aramıyordu.
Yemeğin geri kalanını hatırlamıyorum. Birileri benimle tokalaştı, birileri omzuma vurdu, birileri de "Ne şanslı adamsın" dedi. Ben her birine aynı cevabı verdim: "Teşekkür ederim." Annem bana, başkalarının duymayacağı bir sesle, "Daha sıcak ol, Liam. Cenazede değilsin," dedi. Ona cevap vermedim. Cenazede olsam bu kadar soğuk durmazdım, çünkü en azından ne kaybettiğimi bilirdim.
Saat on bire doğru babam beni çalışma odasına çağırdı. Masasının arkasına geçti, iki bardağa viski koydu ve birini bana uzattı. Bu, Blackwood ailesinde "erkek erkeğe konuşacağız" demekti. Ben ise o bardağı hep "emir vereceğim" diye okurdum.
"Londra'daki ofis pazartesi seni bekliyor," dedi. "Avrupa şubesini iki yıl yöneteceksin. Döndüğünde yönetim kurulu seni CEO olarak onaylayacak. Düğün de o zaman yapılır. Suzanna bu süre zarfında Chicago'da kalacak, basına uygun aralıklarla ziyaretlerin olur."
"Basına uygun aralıklar," diye tekrarladım.
"Ne demek istediğimi biliyorsun."
"Biliyorum. Sadece cümlenin ne kadar romantik olduğunu düşünüyordum."
Babam bardağını masaya bıraktı. Cam, mermerin üstünde küçük ve keskin bir ses çıkardı. "Romantizm yoksulların lüksüdür, oğlum. Bizim sorumluluklarımız var. Dört bin çalışan, otuz yıllık bir isim, bir de bu anlaşmanın arkasında duran yatırımcılar. Senden istediğim tek şey, bu ailenin adına yakışır bir eş ve yakışır bir yönetici olman."
"Suzanna'yı tanımıyorum bile."
"Tanıyacaksın. Annenle ben de evlendiğimizde birbirimizi tanımıyorduk."
Bu cümleden sonra söyleyecek bir şey kalmamıştı. Annemle babam otuz yıldır aynı evde, aynı masada, aynı soğuk kibarlıkla yaşıyordu. Çocukken onların birbirine dokunduğunu bir kez bile görmemiştim. Sanırım babam bu cümleyle beni ikna ettiğini sanıyordu. Oysa bana yalnızca gelecekte nasıl bir adam olacağımı göstermişti.
Viskiyi içmeden bardağı masaya bıraktım. "Pazartesi Londra'da olurum," dedim. Babam başını salladı, mesele kapanmıştı. Kapıdan çıkarken arkamdan, "Bu gece geç kalma, yarın sabah Vance'lerle kahvaltı var," diye seslendi.
Geç kaldım.
Arabayı şoföre bırakmadım. Bütün akşam boyunca birilerinin beni bir yerden bir yere taşımasından bıkmıştım. Kendi arabama bindim, motoru çalıştırdım ve nereye gittiğimi düşünmeden şehrin ışıklarına doğru sürdüm. Telefonum yolcu koltuğunda iki kez titredi. İlki annemdi: "Vance'ler gitmeden vedalaşmadın. Ayıp oldu." İkincisi Ethan'dı.
Ethan Cole, ilkokuldan beri hayatımdaki tek gerçek dosttu. Babasının şirketi yıllar önce iflas ettiğinde bütün arkadaşları ondan uzaklaşmış, ben ise yanında kalmıştım. O günden beri Ethan, benim adıma kimsenin söylemeye cesaret edemediği şeyleri söyleme görevini üstlenmişti. Mesajı şöyleydi: "Tebrikler damat bey. Fotoğrafları gördüm, rehin alınmış bir adam gibi gülümsüyorsun. Kaçış planı lazımsa Miami'de bir teknem var."
Cevap yazmadım. Çünkü yazacağım her şey ya bir şakaya ya da bir itirafa dönüşecekti ve o gece ikisine de gücüm yoktu.
Velvet Room'a nasıl gittiğimi bilmiyorum. Aslında biliyorum: Ailemizin iş misafirleri için yıl boyu kiraladığı süit, sokağın tam karşısındaki Langford Oteli'ndeydi. O gece eve dönmek istemiyordum. Evde annemin "daha sıcak ol" bakışları, babamın yarın sabahki kahvaltı planı ve duvarlarda asılı duran, hepsinde aynı gülümsemeyi takındığım aile fotoğrafları vardı. Otele gitmek için arabayı park ettiğimde, karşıdaki bodrum katından gelen caz sesi beni çekti. İçeri girdim, barın en karanlık köşesine oturdum ve bir viski söyledim. Sonra bir tane daha.
Barmen bana üçüncüyü koyarken, merdivenlerden iki kız indi.
İlkini pek fark etmedim. Kırmızı ojeli, yüksek sesle gülen, girdiği her yeri kendi sahnesine çeviren bir kızdı. İkincisi ise onun arkasından, sanki yanlış bir eve girmiş gibi tedirgin adımlarla yürüyordu. Siyah bir elbise giymişti ve elbiseyi taşıyor gibi değil, elbiseyle savaşıyor gibi görünüyordu. Saçları ensesinde küçük, inci süslü bir tokayla toplanmıştı. Gözlerinin altında, makyajın tam olarak örtemediği bir kızarıklık vardı. Ağlamıştı. Bunu anlamak için dikkatli bakmak gerekmiyordu. Ben yine de dikkatle baktım.
Arkadaşı onu birkaç dakika içinde yalnız bıraktı. Kız bara oturdu ve kokteylinin üstündeki küçük kâğıt şemsiyeyle oynamaya başladı. Şemsiyeyi açıyor, kapatıyor, sonra yine açıyordu. O küçük hareketin içinde öyle büyük bir yalnızlık vardı ki gözlerimi ondan ayıramadım. Kendime bunun viskiden olduğunu söyledim.
Bana baktığını fark ettiğimde ona kaba davranmaya hazırdım. O gece bir yabancının merakına katlanacak sabrım yoktu. "Bir şey mi lazım?" diye sordum. Sesim istediğimden daha sert çıktı.
O ise geri adım atmadı. "Sadece barda benden daha kötü bir gün geçiren biri var mı diye bakıyordum," dedi. "Galiba sen kazandın."
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Yirmi altı yıllık hayatımda bana kimse böyle konuşmamıştı. İnsanlar bana ya soyadım yüzünden saygıyla ya da yine soyadım yüzünden kıskançlıkla yaklaşırdı. Bu kız ise benimle, otobüs durağında aynı yağmura yakalanmış iki yabancı gibi konuşuyordu. İçimde, uzun zamandır kullanmadığım bir şey kıpırdadı. Merak.
Bana gününü anlattı. Sevgilisini, kanepesini, kazağını ve bir pastanın nasıl bir silaha dönüşebileceğini anlattı. Anlatırken elleriyle konuşuyor, kızdığı yerde kaşlarını çatıyor, utandığı yerde dudağını ısırıyordu. Pastayı adamın yüzüne yapıştırdığını söylediğinde kendimi tutamadım ve güldüm. Barmen Frank, ki beni üç yıldır tanıyordu, elindeki bardağı silmeyi bırakıp bana baktı. Sonradan bana, o barda güldüğümü ilk kez gördüğünü söyleyecekti.
Sıra bana geldiğinde ona gerçeği söylemedim. Nişanlandığımı söylemedim. Bunun utancını uzun yıllar taşıdım. Ama o gece "nişanlandım" kelimesini ağzıma almak, o akşamı kabul etmek demekti. Ben ise sadece birkaç saat için, Blackwood olmayan biri olmak istiyordum. Bu yüzden ona yalnızca babamın hayatımı bir sözleşmeye çevirdiğini söyledim. Bu bir yalan değildi. Bütün gerçek de değildi.
İsim vermemeyi o önerdi. Önce bir tuzak olduğunu düşündüm. Birinin beni tanıyıp tanımadığını anlamak için çoğu zaman bir sınav yapardım ve çoğu insan bu sınavda kaybederdi. Ama onun gözlerinde hiçbir hesap yoktu. Beni gerçekten tanımıyordu. Tanımak da istemiyordu. Bu, o gece bana verilebilecek en güzel hediyeydi.
Bana "Gri" adını taktı. Ben de içimden ona "Kekli kız" dedim ama birkaç saat sonra bu ad bana yetmemeye başladı. Güldüğünde başını hafifçe geriye atıyor ve gözleri kısılıyordu. O an, yüzü sanki güneşe dönüyormuş gibi aydınlanıyordu. "Ayçiçeği gibi" dediğimde, cümlenin ağzımdan nasıl çıktığını anlamadım. Kendimi aptal gibi hissettim ve bardağıma baktım. O ise bana kızmadı. Sadece daha yumuşak bir sesle sustu.
Dans edemiyordum. Annem bana on iki yaşındayken dans hocası tutmuştu ama hoca üç dersten sonra pes edip anneme, oğlunun ritim duygusunun bir buzdolabınınkinden farksız olduğunu söylemişti. Kekli kız da dans edemiyordu. İkimiz pistin kenarında birbirimizin ayaklarına basarak sallandık ve topuğu ayak parmağıma geldiğinde canım gerçekten yandı. Yine de o şarkının bitmesini istemedim. Başını göğsüme yasladığında kalbimin nasıl attığını duymasından korktum. Sonra bunu umursamadığımı fark ettim.
Onu otele davet ederken sesimin titrediğini fark ettim. Bunu ona hayır deme fırsatı vermek için söylediğimi düşündüm. Hayır derse taksi çağıracak, onu kapıya kadar geçirecek ve bu geceyi hayatımın en güzel tesadüfü olarak hatırlayacaktım. Ama "Hayır demiyorum" dedi. O cümleyi söylerken gözlerimin içine baktı ve ben o an, bütün hayatımın bir sözleşmeden ibaret olmadığına ilk kez inandım.
Uyandığımda yatağın öbür tarafı soğuktu.
Bunu gözlerimi açmadan önce anladım. Elimi uzattığımda yalnızca buruşmuş çarşafa dokundum. Bir süre öyle yattım, gözlerim kapalı, sanki onları açmazsam gerçek de değişmeyecekmiş gibi. Sonra banyonun kapısının aralık olduğunu ve içeriden hiçbir ses gelmediğini fark ettim. Saat yediyi geçiyordu. Odada ondan geriye yalnızca hafif bir parfüm kokusu kalmıştı. Vanilyaya benziyordu ama vanilya kadar tatlı değildi.
Kalktığımda yastığın kenarında bir şey parladı. Küçük, inci süslü bir tokaydı bu. Gece saçlarını çözerken tokanın nereye düştüğünü ikimiz de umursamamıştık. Şimdi avucumdaki o küçük nesne, bir insanın gerçekten burada olduğunun tek kanıtı gibi duruyordu. İncilerden biri hafifçe yerinden oynamıştı. Eskiydi. Değerli değildi belki ama birinin onu yıllarca özenle sakladığı belliydi.
Masanın üstündeki peçeteyi sonra gördüm. Kalemle çizilmiş küçük, gülen bir surat. Ne bir isim ne bir telefon numarası ne de bir veda cümlesi vardı. Sadece iki nokta ve bir yay. Onu uzun süre elimde tuttum. İnsanın bir peçeteye bakarken boğazının düğümlenebileceğini o sabah öğrendim. Peçeteyi katlayıp cüzdanımın iç gözüne koydum.
Kol düğmelerimden birinin kaybolduğunu giyinirken fark ettim. Komodinin üstüne iki tane bırakmıştım, şimdi orada tek bir tane vardı. Bunlar dedemden kalmıştı. Üzerlerindeki küçük pusula, dedemin bana on sekiz yaşımdayken söylediği bir cümleyi temsil ediyordu: "Herkes sana yol gösterecek, Liam. Ama yönü sen seçeceksin." Halıya, yatağın altına, koltuk minderlerinin arasına baktım. Bulamadım. Bir an, belki onun aldığını düşündüm. Sonra bu düşünceden utandım. Gece boyunca bana bir kez olsun cüzdanımı, saatimi ya da adımı sormamış bir kadın, bir kol düğmesini çalmazdı. Kaybolmuştu, o kadar. Ama içimde bir yer, düğmenin onunla birlikte gittiğini düşünmekten garip bir teselli buldu.
Aşağıya resepsiyona indim. Görevli genç bir adamdı ve beni tanıdığı için hemen dikleşti. "Bu sabah benim süitimden çıkan bir hanımefendi oldu mu?" diye sordum. Soruyu sorarken sesimin ne kadar kayıtsız olmasını istesem de olmadığını biliyordum.
"Evet, efendim. Saat beşi çeyrek geçe çıktı. Taksi çağırmamı istemedi, kendisi kapının önünden bir taksi durdurdu."
"Taksinin plakasını gördün mü?"
Adam bana, sanki bir film sahnesinde yanlış repliği söylemişim gibi baktı. "Hayır, efendim. Görmem gerekir miydi?"
"Hayır," dedim. "Gerekmezdi."
Karşıdaki bar öğlene kadar kapalıydı. Frank'i evinden aradım. Uykulu sesiyle telefonu açtığında, ondan ilk kez bir iyilik istediğimi fark ettim. Ona dün gece barda oturduğum kızı sordum. Frank kızı tanımadığını, daha önce hiç görmediğini söyledi. Hesabı yanındaki arkadaşının ödediğini hatırlıyordu ama kart bilgilerini veremeyeceğini, bunun yasal olmadığını da ekledi. "Ama şunu söyleyeyim, Bay Blackwood," dedi sonunda. "Dün gece kendinize hiç benzemiyordunuz."
"Nasıl yani?"
"Mutlu görünüyordunuz."
Telefonu kapattıktan sonra lobideki koltuklardan birine oturdum ve bir süre önümdeki boşluğa baktım. Ona ulaşmanın yolları vardı. Babamın şirketinin güvenlik birimini arayabilir, barın kamera kayıtlarını isteyebilir, o arkadaşının kart bilgilerini bir şekilde öğrenebilirdim. Para ve soyadı bana her kapıyı açardı. Ama o bana bir şart koymuştu. İsim yoktu, adres yoktu, yarın sabah herkes kendi hayatına dönecekti. Ben de anlaşmayı kabul etmiştim. Şimdi onu bir dosya gibi araştırmak, bütün gece bana güvenmiş bir kadının güvenini çiğnemek olurdu.
Üstelik ben nişanlıydım. Bu kelime o sabah ilk kez zihnime tam ağırlığıyla oturdu. Onu bulsam ne diyecektim? "Merhaba, ben dün gece sana adımı bile söylemeyen adamım. Bu arada bir nişanlım var ve pazartesi Londra'ya taşınıyorum. Kahve içer misin?" Gerçekten aptalca bir senaryoydu. Aynı zamanda adice.
Telefonum titredi. Babamdı. "Kahvaltı dokuzda," diye yazmıştı. "Vance'ler bekliyor."
Tokayı ceketimin iç cebine koydum ve otelden çıktım.
Vance'lerle kahvaltı, bir önceki akşamın gün ışığında tekrarlanmış hâliydi. Charles Vance, Avrupa pazarındaki fırsatlardan söz etti. Babam bu fırsatların hepsini zaten bildiği hâlde ilgiyle dinliyormuş gibi yaptı. Annem ile Diane Vance düğün için uygun mevsimleri tartıştılar. Suzanna ise portakal suyunu yudumlarken telefonuna bakıyordu.
Bir ara başını kaldırdı ve gözleri bileğime takıldı. Gömleğimi değiştirmiştim ama aceleyle aynı ceketi giymiştim. Ceketin kolunun altından görünen manşette tek bir kol düğmesi vardı, diğer manşeti açıktı.
"Kol düğmelerinden biri eksik," dedi. Sesinde merak yoktu, sadece bir kusuru tespit etmenin hafif memnuniyeti vardı.
"Kaybettim."
"Nerede?"
Gözlerimi ondan ayırmadan cevap verdim. "Bilmiyorum."
Suzanna bana bir saniye daha baktı. O bakışta kıskançlık yoktu, çünkü kıskanmak için önemsemek gerekirdi. Sadece bir hesap vardı. Sonra omuz silkti ve tekrar telefonuna döndü. "Yenisini al. Fotoğraflarda eksik görünmesin."
O an bu kadınla evleneceğimi, yıllarca aynı kahvaltı masasına oturacağımı ve her eksiğimin fotoğraflarda nasıl görüneceğinin hesaplanacağını düşündüm. Masanın altında, cebimdeki tokaya dokundum.
Gold Coast'taki eve döndüğümde Gloria bavullarımı hazırlıyordu. Gloria, ben doğduğumda bu evde çalışmaya başlamıştı ve annemin hiç vermediği ilgiyi bana o vermişti. Ateşlendiğimde başımda o beklemiş, ilk kalp kırıklığımda bana sıcak çikolata yapan da o olmuştu. Yetmiş yaşına yaklaşmasına rağmen hâlâ bu evin gerçek yöneticisiydi ve annem bile ondan çekinirdi.
"Gömleklerini üçer üçer katladım," dedi beni görmeden. "Londra'da kimse senin için ütü yapmayacak. Kendi gömleğini ütüleyemeyen bir adam, bir şirketi hiç yönetemez."
"Bir şirketi yönetmek için gömlek ütülemek gerektiğini bilmiyordum."
"Çünkü hiç ütülemedin." Döndü ve beni tepeden tırnağa süzdü. Gözleri, ceketimin göğüs cebindeki hafif kabarıklıkta durdu. "O cebindeki ne?"
Tokayı çıkarıp gösterdim. Neden gösterdiğimi bilmiyorum. Belki de birine anlatmazsam o gecenin gerçekten yaşandığına inanmayacaktım.
Gloria tokayı elime almadan inceledi. İncilere, eski metal işçiliğine baktı. "Bu Suzanna'nın değil," dedi. Bir soru değildi bu.
"Değil."
"Güzel." Başını salladı ve tekrar bavula döndü. "O kızın saçına bu kadar eski ve bu kadar sevilmiş bir şey takacağını hiç sanmam."
"Gloria."
"Bir şey demedim." Bir gömleği daha katladı. "Sadece, yıllardır ilk kez sende bir şeyi kaybetmiş gibi bir ifade görüyorum. Bu da en azından bir zamanlar bir şeye sahip olduğun anlamına gelir."
O akşam Ethan aradı ve bu kez telefonu açtım. Ona her şeyi anlattım. Ethan bir süre sessiz kaldı, ki bu onun için bir rekordu. Sonra, "Dur bir dakika," dedi. "Hayatında ilk kez kuralları çiğniyorsun ve bunu nişanlandığın gece yapıyorsun. Kızın adını bilmiyorsun, numarasını bilmiyorsun, elinde sadece bir saç tokası var ve pazartesi okyanusun öbür tarafına gidiyorsun."
"Özetle evet."
"Liam, bu bir romanın ilk bölümü. Hem de kötü bir romanın."
"Romantik roman okumadığını sanıyordum."
"Okumuyorum. Ama tanıdığım bütün kadınlar okuyor ve sonunda hep aynı şey oluyor. Adam kızı bir şekilde yeniden buluyor."
"Bu gerçek hayat, Ethan."
"Gerçek hayat daha da kötü," dedi. "Gerçek hayatta adam kızı bulduğunda her şey çok daha karışık oluyor."
O gün bu cümleye güldüm. Bugün, o cümlenin bir kehanet olduğunu biliyorum.
Pazartesi sabahı Londra uçağındaydım. Bulutların üstünde, okyanus aşağıda gri bir örtü gibi uzanırken cebimden tokayı çıkardım ve avucumda çevirdim. Kendime bir söz verdim. Bu iki yıl boyunca onu aramayacaktım. Babamın istediği adam olacak, şirketi büyütecek, Suzanna'yla basına uygun aralıklarla fotoğraf çektirecektim. Kekli kız ise bir anı olarak kalacaktı, hayatımda yalnızca bir kez yaşadığım ve bir daha hiç yaşamayacağım bir anı.
Yine de bir şeyden emindim. Onu bir gün yeniden görürsem, kalabalığın içinde bile, saçlarını değiştirse, adını değiştirse, bambaşka biri olsa bile tanıyacaktım. O gülüşü, o güneşe dönen yüzü, kızdığında çatılan kaşlarını tanıyacaktım. Buna hayatım üzerine yemin edebilirdim.
Yanılacaktım.
Bir buçuk yıl sonra o kadın, bir sabah ofisimin kapısından elinde bir fincan kahveyle girecek, kahveyi gömleğime dökecek ve ben ona yalnızca yeni asistanıma bakar gibi bakacaktım.