Bölüm 3 / 21
3. Bölüm: İki Çizgi
Amber
Kahvenin kokusundan nefret etmeye başladığım gün, hayatımın değişeceğini anlamalıydım.
İki yıldır aynı kafede çalışıyordum. Sabah altıda kepenkleri kaldırır, makineyi ısıtır, ilk çekirdekleri öğütürdüm. O koku benim için günün başlangıcıydı. Uykusuz gecelerin, sınav haftalarının, Thomas'la geçen kötü sabahların bile ilacı olmuştu. O sabah ise öğütücünün kapağını açtığım anda midem ağzıma geldi. Tezgâhın arkasından fırlayıp personel tuvaletine koştum ve kendimi zor yetiştirdim.
Kapıdan çıktığımda Gary, elinde bir tepsi kruvasanla bana bakıyordu. Gary elli yaşında, kel kafalı, iyi kalpli ama bunu kimseye göstermemeye yemin etmiş bir adamdı. "Grip misin?" diye sordu. "Gripsen eve git. Müşterilere hapşırırsan beni dava ederler."
"Grip değilim," dedim. "Galiba dün akşam yediğim bir şey dokundu."
Dün akşam Penny'nin yaptığı mantarlı makarnayı yemiştim. Penny yemek yapmayı, romantik kitaplardaki kahramanların yemek yapışından öğrenmişti, yani hiç öğrenmemişti. Bu yüzden suçu rahatça makarnaya attım. Ertesi sabah aynı şey tekrarlandığında suçu kahve çekirdeklerine, üçüncü sabah da kafenin havalandırmasına attım. Dördüncü sabah suçlayacak bir şey kalmadı.
O hafta Chloe işten ayrılmıştı. Ya da ayrılmak zorunda kalmıştı. Gary, kasadan eksik çıkan paralar yüzünden onu uyarmış, Chloe de bunun bir hakaret olduğunu söyleyip önlüğünü masaya fırlatarak gitmişti. Gitmeden önce bana dönmüş ve "Thomas sana selam söyledi," demişti. Thomas'ın bana selam söylemeyeceğini ikimiz de biliyorduk. Bu, Chloe'nin vedasıydı. Ben de ona kırmızı ayakkabısının sol tekini sormadım. Bu da benim vedamdı.
Takvime ilk kez o dördüncü sabah, kasanın arkasında, müşterilerin siparişlerini alırken baktım. Bir müşteri yağsız sütlü, şekersiz, ekstra köpüklü bir latte istiyordu ve ben bardağın üstüne onun adını yazacağım yerde tarihleri sayıyordum. Ekimin sonuydu. Kasım başlamak üzereydi. Benim ayım ise ekimin ortasında gelmesi gerekirken gelmemişti.
"Hanımefendi, bardağın üstüne 'Altı hafta' yazmışsınız," dedi müşteri.
Bardağa baktım. Gerçekten de yazmıştım.
"Özür dilerim," dedim. "Yeni bir kampanya. Altı hafta boyunca her kahveye yüzde on indirim."
Adam bana inanmadı ama indirimi de reddetmedi. O gün Gary'nin kasasından kendi cebimden yüzde on eksik çıktı. Gary bunu fark etmedi. Fark etse bile bir şey söylemezdi, çünkü o sabah yüzümün ne kadar beyaz olduğunu görmüştü.
Testi öğle arasında köşedeki eczaneden aldım. Kasadaki kız, benden yaşça büyük olmayan, kulağında altı küpe olan bir kızdı. Kutuyu barkod okuyucusundan geçirirken bana öyle bir baktı ki, o bakışta hem acıma hem de dayanışma vardı. "Bol şans," dedi. Hangi sonuç için şans dilediğini bilmiyordum. Sanırım o da bilmiyordu.
Testi kafenin personel tuvaletinde yaptım. Tuvaletin kapısının kilidi bozuktu, bu yüzden bir ayağımı kapıya dayayarak beklemem gerekti. Bir yandan da telefonumda Penny'yi aradım, çünkü o üç dakikayı yalnız geçirebileceğimi sanmıyordum.
"Tamam," dedi Penny. Sesi titriyordu, benimkinden bile fazla. "Tamam, sakin ol. Derin nefes al. Kitaplarda bu sahnede kahraman her zaman lavabonun kenarına oturur."
"Penny, burada lavabonun kenarı yok. Burada sadece bir klozet, bir kova ve Gary'nin eski bir takvimi var."
"Takvimde ne var?"
"Fransız kaleleri."
"Çok güzel. Kalelere bak. Kaleler güvenli yerlerdir."
Kalelere baktım. Haziran ayının kalesi, bir tepenin üstünde, etrafı sisle çevrili gri bir kaleydi. Telefonumun saatine baktım. İki dakika geçmişti. Kalbim, Penny'nin telefonda bana saydığı nefes sayılarından çok daha hızlı atıyordu.
"Bak artık," dedi Penny.
Baktım.
İki çizgi vardı. Birincisi koyu ve kararlıydı, sanki bir kural gibi. İkincisi biraz daha soluktu ama oradaydı. Bir fısıltı gibi. Hiçbir yere gitmeyeceğini söyleyen bir fısıltı.
Telefonun öbür ucunda Penny bir şey söylüyordu ama duymuyordum. Kulaklarımda bir uğultu vardı. Klozetin kapağına oturdum. Sonra, Penny'nin dediği gibi lavabonun kenarına oturamadığım için, ağlamaya bile yer bulamadığımı düşünüp güldüm. Bu gülüş, bir süre sonra ağlamaya dönüştü. Aynı tuvalette, aynı Fransız kalesinin altında, ikisini birden yaptım.
"Amber?" dedi Penny sonunda. "Amber, iyi misin?"
"İki çizgi," dedim.
Penny bir an sustu. Sonra kendi korkusunu yutarak, hayatı boyunca okuduğu bütün romanların ona öğrettiği o kararlı sesi buldu. "Tamam. İş çıkışı seni alıyorum. Bir test daha yapacağız, sonra bir test daha. Sonra oturup ne yapacağımızı konuşacağız. Ve ne karar verirsen ver, ben oradayım. Duydun mu? Ben oradayım."
O gün iki test daha yaptım. Üçünde de iki çizgi vardı. Penny, üçüncüsünden sonra testleri banyonun lavabosuna yan yana dizdi ve uzun süre onlara baktı. "Hiç bu kadar kararlı bir test görmedim," dedi. "Bu bebek gerçekten gelmek istiyor."
O cümleyi duyduğumda ilk kez elim karnıma gitti. Henüz hiçbir şey hissetmiyordum. Orada yalnızca benim bedenim, benim korkularım ve benim boş banka hesabım vardı. Ama elim yine de oraya gitti, sanki bir şeyi korumak ister gibi.
Eski daireye o hafta sonu, kalan eşyalarımı almak için gittim. Aslında gitmek istemiyordum. Ama dolabın üst rafında, annemin bana üniversiteye başladığım yıl verdiği fotoğraf albümü duruyordu. İçinde babamın bizi terk etmeden önceki son fotoğrafları, benim bebeklik resimlerim ve annemin gençliği vardı. O albümü Thomas'ın evinde bırakmak, geçmişimin bir parçasını ona rehin bırakmak gibi geliyordu.
Penny benimle geldi. Yanına büyük, siyah bir şemsiye almıştı. Hava açıktı.
"Neden şemsiye getirdin?" diye sordum.
"Her ihtimale karşı."
"Yağmur ihtimaline karşı mı?"
"Thomas ihtimaline karşı."
Kapıyı Thomas açtı. Üstünde benim aldığım saat vardı, yüzünde ise iki hafta öncesinin kibirli ifadesi yoktu. Yorgun görünüyordu. Gözlerinin altı mordu ve tıraşı uzamıştı. Chloe'nin onu terk ettiğini Gary'den duymuştum. Bunu duyduğumda içimde bir zafer duygusu bekledim ama gelmedi. Sadece bir boşluk geldi.
"Amber," dedi. Sesi yumuşaktı. "Geleceğini biliyordum."
"Albümüm için geldim."
"Konuşabilir miyiz?"
"Hayır."
Yanından geçip yatak odasına yürüdüm. Albüm yerindeydi. Kış montumu, iki kitabımı ve annemin bana ördüğü eldivenleri de aldım. Salona döndüğümde gözüm istemeden kanepeye kaydı. Üstüne yeni bir örtü serilmişti. Bu, Thomas'ın yapabileceği en düşünceli şeydi ve yine de yeterince düşünceli değildi.
Kapıya yürürken telefonum titredi. Bankadan gelen otomatik bir bildirimdi: "Ortak birikim hesabınızın bakiyesi 0,00 dolardır."
Durdum. Ekrana bir daha baktım. Bu hesabı Thomas'la birlikte açmıştık ama içindeki paranın neredeyse tamamı benimdi. Kafedeki bahşişlerden, hafta sonu yaptığım çocuk bakıcılığından ve annemin her ay gizlice gönderdiği küçük paralardan biriktirmiştim. İki bin üç yüz dolar. Bahar dönemi harcım için ayırdığım para.
"Thomas," dedim. Sesim o kadar sakindi ki Penny şemsiyesini iki eliyle kavradı. "Birikim hesabındaki para nerede?"
Thomas'ın yüzü bir anlığına gerildi, sonra rahatladı. Suçlu bir adamın, kendine bir gerekçe bulduğu anki rahatlığıydı bu. "Kira ödemem gerekiyordu," dedi. "Sen gittin, Amber. Kirayı tek başıma ödemek zorunda kaldım. O para ikimizindi, ben de payımı aldım."
"Payını mı? O paranın içinde senin tek kuruşun yoktu."
"O evde ben de yaşıyordum. Faturaları ben de ödüyordum."
"Senin telefon faturanı on dört ay boyunca ben ödedim!"
Sesim yükselmişti. Midem de onunla birlikte yükseldi. Bu sefer kahvenin kokusu değil, öfke ve iki haftalık uykusuzluk vardı. Ağzımı elimle kapattım ve mutfağa koştum. Thomas'ın lavabosuna, onun yeni aldığı pahalı bulaşık süngerinin yanına kustum. Bunun da bir tür intikam olduğunu sonradan düşündüm ama o an yalnızca dizlerimin titrediğini hissediyordum.
Arkamı döndüğümde Thomas mutfak kapısında duruyordu. Gözleri önce yüzüme, sonra yere düşen çantama kaydı. Çantanın ağzı açılmıştı ve içinden, eczaneden aldığım ve Penny'nin "belki bir kez daha yaparsın" diye bana zorla verdiği ikinci test kutusu dökülmüştü.
Thomas kutuya baktı. Ben de baktım. Penny de baktı. Bir saniyeliğine, ikimiz hariç bütün dünya durdu.
"Bu ne?" diye sordu Thomas.
Cevap vermedim. Kutuyu yerden alıp çantama soktum. Ama yüzüm cevabı çoktan vermişti.
Thomas'ın yüzünde önce bir şaşkınlık belirdi. Sonra o şaşkınlığın yerini, beklemediğim bir şey aldı. Hesap. Tarihleri saydığını görebiliyordum. Gözleri bir an tavana kaydı, dudakları kıpırdadı. Sonra yüzünde kötü, alaycı bir gülümseme belirdi.
"Benden değil," dedi.
"Senden olduğunu söylemedim."
"Benden olamaz. Biz yazdan beri birlikte olmadık, Amber. Sen her gece yorgundun, hatırladın mı? Hep yorgundun." Bir adım attı. "Demek ki o gece gidip bir başkasını buldun. Benden ayrıldığın gece, öyle değil mi? Ve sen bana sadakatten bahsediyordun."
O ana kadar Thomas'ın beni kırabileceği bütün yolları bildiğimi sanıyordum. Yanılmıştım. Kanepe, kazak ve banka hesabı beni yaralamıştı. Ama bu cümle başka bir yere, daha derine saplandı. Çünkü içinde bir parça gerçek vardı. Ben o gece gerçekten bir yabancının yanına gitmiştim. Şimdi bu gerçeği, beni aylarca aldatmış bir adamın ağzından bir suçlama olarak dinliyordum.
"Sen beni temmuzdan beri aldatıyordun," dedim. "Ben senden ayrıldıktan sonra kimin yanına gittiğim seni ilgilendirmez."
"İlgilendirmez mi? İki hafta içinde bir başkasıyla yatıp hamile kalmışsın. Hangi adamla olduğunu bari biliyor musun?"
Cevap veremedim. Bilmiyordum. Adını bilmiyordum, telefonunu bilmiyordum. Elimde yalnızca bir çift gri göz, bir peçeteye çizdiğim gülen surat ve çantamın dibindeki bir kol düğmesi vardı.
Sessizliğim Thomas'a yetti. Kahkaha attı. "İnanılmaz," dedi. "Bilmiyorsun. Gerçekten bilmiyorsun. Ve sen bana ahlak dersi veriyordun."
O an Penny, hayatı boyunca okuduğu bütün romanların kahramanlarından daha cesur bir şey yaptı. Şemsiyesini açtı. Kapalı mekânda, Thomas'ın tam yüzünün önünde, siyah şemsiyeyi bir kalkan gibi açtı ve onu duvara kadar geri itti.
"Bir kelime daha edersen," dedi, "bu şemsiyeyi açık hâliyle nereye sokacağımı çok iyi biliyorum."
Thomas'ın duvarla şemsiye arasında sıkışmış yüzü, o günün tek komik görüntüsüydü. Albümümü göğsüme bastırıp kapıya yürüdüm. Penny şemsiyeyi açık tutarak, geri geri yürüyüp arkamdan geldi. Merdivenlerde bir komşuyla karşılaştık. Kadın, açık şemsiyeyle bina içinde geri geri yürüyen Penny'ye baktı ve hiçbir şey sormadı. Chicago'da insanlar her şeyi görmüştü.
Arabaya bindiğimizde albümü kucağıma koydum ve ilk sayfasını açtım. Orada annem vardı, yirmi yaşında, kucağında bebek hâlimle. Babam fotoğrafı çekmişti ve bir yıl sonra bizi bırakıp gitmişti. Annem o fotoğrafta gülümsüyordu. Yorgundu, genç ve yalnızdı ama gülümsüyordu.
"Penny," dedim. "Annem de yirmi yaşındaydı."
Penny şemsiyesini arka koltuğa attı ve elimi tuttu. Bir şey söylemedi. Bazen söylenecek en doğru şey, hiçbir şey söylememekti.
O hafta boyunca karar vermeye çalıştım. Yirmi yaşındaydım, okulum yarımdı, bahar dönemi harcım bir kira ödemesine dönüşmüştü ve Penny'nin kanepesinde uyuyordum. Aklım bana bir şey söylüyordu, kalbim başka bir şey. İkisinin de haklı olduğunu biliyordum ve bu, kararı daha da zorlaştırıyordu. Geceleri Penny'nin buzdolabının uğultusunu dinleyerek tavana bakıyor, olası bütün hayatlarımı tek tek kafamda kuruyordum. Hiçbiri kolay değildi. Hiçbiri de tamamen yanlış değildi.
Cuma sabahı, ücretsiz kadın sağlığı kliniğinde muayene oldum. Doktor, gözlüklerini burnunun ucuna indirmiş, sakin sesli, orta yaşlı bir kadındı. Bana hiçbir şeyi zorla söyletmedi. Seçeneklerimi tek tek anlattı ve her birinin arkasında durabileceğimi söyledi. Sonra ultrason cihazını açtı. "Sadece kaç haftalık olduğuna bakacağız," dedi. "Gerisine sen karar vereceksin."
Ekranda gri ve siyah lekeler vardı. Hiçbir şey anlamıyordum. Sonra doktor bir düğmeye bastı ve odayı bir ses doldurdu. Hızlı, inatçı, dörtnala koşan küçük bir at gibi bir ses.
"Bu kalp atışı," dedi doktor.
O sesi dinlerken, Penny'nin tuvalette söylediği cümleyi hatırladım. Bu bebek gerçekten gelmek istiyordu. Bir de annemin fotoğrafını hatırladım. Yirmi yaşında, yorgun, yalnız ama gülümseyen. O gülümsemenin kolay olmadığını artık biliyordum. Yine de annem o gülümsemeyi hiç kaybetmemişti.
Kliniğin kapısından çıktığımda kararımı vermiştim. Kimse benim yerime vermemişti. Thomas'ın sözleri değil, Penny'nin romanları değil, korkularım bile değil. Bu kararı ben vermiştim. Hayatımda ilk kez bir şeyi, başkasının hayatının kenarında durarak değil, tam ortasında durarak seçtim.
Annemi o akşam aradım.
Ona her şeyi anlattım. Thomas'ı, Chloe'yi, banka hesabını, o geceyi ve iki çizgiyi. Bardaki adamı anlatırken sesim titredi, çünkü annemin bu kısımda ne düşüneceğinden korkuyordum. Annem beni bir kez bile bölmedi. Anlatmam bittiğinde telefonun öbür ucunda uzun bir sessizlik oldu. O kadar uzundu ki hattın kesildiğini düşündüm.
"Anne?"
"Buradayım," dedi. Sesi boğuktu. "Lazanya yapıyorum."
"Ne?"
"Lazanya, Amber. Ben stres olunca ne yaparım? Lazanya yaparım. Şu anda fırının önündeyim ve beşamel sosu yakmamaya çalışıyorum." Burnunu çekti. "Sen o kafede bir şey yemiyorsun değil mi? Sesin çok ince çıkıyor. Hamile bir kadının sesi böyle ince çıkmaz."
Güldüm ve ağladım. Bu ikisini aynı anda yapmakta artık ustalaşmıştım.
İki gün sonra annem, Indiana'dan kalkan gece otobüsünden, bir elinde eski valizi, diğer elinde alüminyum folyoyla kaplı devasa bir lazanya tepsisiyle indi. Otobüs terminalinin floresan ışıkları altında beni görünce önce valizi yere bıraktı, sonra tepsiyi Penny'ye uzattı ve bana sarıldı. O kadar sıkı sarıldı ki karnımı ezer diye korktum. Sonra korkusunun aynısını onun yüzünde gördüm ve geri çekildi.
"Ezmedim, değil mi?"
"Anne, daha fasulye büyüklüğünde."
"Fasulyeler de ezilir." Yüzümü iki eliyle tuttu ve beni inceledi. "Zayıflamışsın. Bunu düzelteceğiz."
"Anne, evin ne olacak? İşin?"
"Evi kiraya verdim. Komşumun yeğeni aylardır ev arıyordu. İşimden de ayrıldım. Zaten o dişçi bana yıllardır yanlış adımla hitap ediyordu. Margaret değil, Maggie. Yirmi yılda öğrenemedi." Valizini kaldırdı. "Ben buradayım, Amber. Senin yanında. Tartışmaya kapalı."
Penny elindeki lazanya tepsisine baktı. "Bayan Hayes," dedi, "bu otobüste yolculuk boyunca kucağınızda mıydı?"
"Altı saat boyunca. Şoför iki kez koklamak için durdu."
O ay Pilsen'de, bir çamaşırhanenin üstünde iki odalı küçük bir daire bulduk. Duvarları ince, radyatörleri gürültülüydü ve sabahları aşağıdaki makinelerin titreşimi yataklarımıza kadar geliyordu. Annem buna "bedava masaj" dedi. Okul kaydımı dondurdum. Kafede vardiyalarımı artırdım. Annem iki gün içinde mahalledeki bir çiçekçide iş buldu ve üçüncü gün çiçekçinin sahibine, çiçekleri yanlış düzenlediğini kibarca ama ısrarla anlattı. Kadın onu kovmadı. Aksine maaşını artırdı.
Aynı ay, kimseye söylemeden Velvet Room'a gittim.
Bir öğleden sonraydı, bar henüz açılmamıştı ama kapı aralıktı. Barmen, o gece bize kokteyl hazırlayan iri yapılı, kır sakallı adam, bardakları kurulayarak tezgâhın arkasında duruyordu. Beni görünce kaşlarını kaldırdı.
"Henüz açmadık, hanımefendi."
"Biliyorum. Bir şey sormak istiyorum." Elimi çantama soktum, kol düğmesini avucumda tuttum ama çıkarmadım. "Birkaç hafta önce burada bir adam vardı. Barın şu ucunda oturuyordu. Gri gözlüydü, takım elbise giyiyordu. Onu tanıyor musunuz?"
Adam bardağı kurulamayı bıraktı. Yüzüme uzun uzun baktı ve bakışında bir şey değişti. Beni tanımıştı. Ama sonra yüzü, iyi bir barmenin yüzünün olması gerektiği gibi, kapalı bir kapıya dönüştü.
"Burası her gece yüzlerce kişi ağırlıyor, hanımefendi. Müşterilerimiz hakkında bilgi veremem. Bunu siz de anlarsınız."
"Ama onu hatırlıyorsunuz," dedim. "Yüzünüzden anladım."
Barmen bir an tereddüt etti. Sonra tezgâhın üstünde duran bir gazeteyi aldı ve ikiye katlayarak altındaki ıslak halkayı silmek için kullandı. Gazetenin ekonomi sayfasıydı. Sayfanın üst köşesinde, bir avize ışığının altında gülümseyen bir çiftin fotoğrafı vardı ama adam gazeteyi katlarken fotoğraf kırışıp ıslandı ve ben ona hiç bakmadım. Neden bakayım ki? Ekonomi sayfalarındaki insanlar benim dünyamın insanları değildi.
"Bazı insanlar hatırlanmak istemez, hanımefendi," dedi barmen. "Bazıları da kimin kendilerini aradığını hiç öğrenmez." Durdu, sonra sesini alçalttı. "Size bir şey söyleyebilirim. O adam o geceden sonra buraya bir daha gelmedi."
Teşekkür edip çıktım. Merdivenleri çıkarken içimde garip bir rahatlama vardı. Belki de onu bulmayı gerçekten istemiyordum. Onu bulsam ne diyecektim? Adını bilmediğim, hayatı sözleşmelerle imzalanan, viskiye iltifat eden zengin bir adama, karnımda onun çocuğunu taşıdığımı mı söyleyecektim? O dünyanın insanları için ben bir haber, bir skandal, bir "sorun" olurdum. Onun dünyasında, babasının bir telefonuyla avukatlar ordusu kapıma dayanabilirdi. Bebeğimi benden almak, onlar için bir öğle yemeği arasında halledilecek bir iş olabilirdi.
Anlaşma bizim anlaşmamızdı. İsim yoktu, adres yoktu. Herkes kendi hayatına dönecekti.
Eve döndüğümde annemin dolabından eski bir mücevher kutusu buldum. İçine kol düğmesini koydum ve kutuyu çekmecemin en dibine, çoraplarımın altına sakladım. Bir gün ona ne olduğunu, nereden geldiğini anlatacağım bir çocuk olacaktı. Belki de hiç anlatmayacaktım.
O gece yatağımda yatarken elimi karnıma koydum ve ilk kez onunla konuştum. Sessizce, annem duymasın diye.
"Babanı tanımıyorum," dedim. "Ama sana söz veriyorum, seni hiç kimse istenmeyen bir şey gibi hissettirmeyecek. Ben bırakmayacağım."
Aşağıdan çamaşır makinelerinin titreşimi geliyordu. Annem yan odada horluyordu. Pencereden sokak lambasının sarı ışığı vuruyordu. Karnımda, henüz hissedemediğim ama sesini duyduğum küçük bir kalp atıyordu. İnatçı, hızlı ve kararlı.
Tıpkı onun gözleri gibi gri bir kasım gecesiydi. Bunu düşündüğüm için kendime kızdım ve gözlerimi kapattım.