MyStoryMyStory
Patronun Gizli Bebeği

Patronun Gizli Bebeği

CEO / Billionaire Romance

4 okunma21 bölüm · ~4 saat💕 Tatlı

O gece onun adını bile öğrenmeden gitti. Dokuz ay sonra ise onun bebeğini taşıyordu.

Bir gece, iki yabancı ve unutulması gereken bir hata… Amber, kim olduğunu bile bilmediği bir adamla geçirdiği gecenin ardından hayatına devam etti. Ta ki kader, onu yeniden o adamın karşısına çıkarana kadar. Üstelik bu kez yalnız değildi. Kucağında, nişanlı patronunun öğrenmemesi gereken bir sır taşıyordu.

İlk 5 bölüm web'de ücretsiz · toplam 21 bölüm

1. Bölüm

1. Bölüm: Yanlış Bar, Doğru Adam

Amber

Yirminci yaş günümde kendime bir kek aldım. Fırından değil, kafenin vitrininde akşama kadar bekleyip satılmayan, kenarları hafifçe çökmüş, üstündeki çilekler kurumaya yüz tutmuş bir kekti bu. Müdürüm Gary, kasayı kapatırken "Al, zaten çöpe gidecekti," diyerek kutuya koymuştu. Hayatımın özeti gibiydi aslında: kimsenin istemediği ama biraz süslenince idare eden bir şey.

Yine de mutluydum. Bunu söylemek bugün bana tuhaf geliyor ama o akşam, Chicago'nun ekim rüzgârında bisikletimi sürerken gerçekten mutluydum. Thomas o gün sınavı olduğunu, akşam da kütüphanede kalacağını söylemişti. Ben de vardiyamı erken bitirip eve gidecek, mumları yakacak, onu eski kanepemizde sürprizle bekleyecektim. Kanepeyi ben almıştım, ikinci el bir sitede bulup üç ay taksitle ödemiştim. Bunu özellikle belirtiyorum çünkü az sonra o kanepenin hayatımdaki en pahalı eşya olduğunu öğrenecektim.

Kapıyı açtığımda ilk dikkatimi çeken müzik oldu. Thomas'ın müzik zevki yoktu, en sevdiği şarkı bir sigorta reklamının jingle'ıydı. Oysa salondan alçak sesli, ağır, birilerinin özenle seçtiği bir şarkı geliyordu. İkinci dikkatimi çeken şey, girişteki kırmızı topuklu ayakkabılardı. Benim ayakkabılarım değildi. Benim kırmızı topuklu ayakkabım yoktu, olsa da onlarla kafede sekiz saat ayakta duramazdım.

Üçüncü şey, kanepeydi.

Yani benim kanepem. Benim taksitle aldığım kanepe. Üstünde Thomas, onun altında da kafeden iş arkadaşım Chloe vardı. Chloe'nin üstünde benim gri kazağım vardı, Thomas'ın üstünde ise hiçbir şey. Bu ayrıntıları neden bu kadar net hatırladığımı bilmiyorum. Belki insan zihni felaket anlarında gereksiz şeylere tutunuyor. Ben de kazağıma tutundum. Yıllar sonra bile o kazağı düşündüğümde midem kasılır.

"Amber!" dedi Thomas. Sesi yakalanmış bir hırsızın sesi değildi, daha çok sözü kesilmiş bir adamın sesiydi. Sanki kabalık eden bendim.

Elimde kek kutusu vardı. Kutunun içinde "2" ve "0" şeklinde iki mum. Onları yolda bir benzinlikten almıştım, kasadaki çocuk bana doğum günümü kutlamıştı. Thomas kutlamamıştı. Şimdi düşününce, o gün beni ilk arayan da annemdi, ikinci arayan da bankam.

"Sınavın nasıl geçti?" diye sordum. Sesim o kadar sakindi ki kendim bile korktum.

Chloe kanepeden kalkmaya çalıştı, kazağımın kolları elinin üstüne düştü. "Amber, bak, bu göründüğü gibi değil."

"Gerçekten mi? Çünkü bana kazağımı giymiş gibi görünüyorsun."

"Şey… üşüdüm."

"Anlıyorum. Thomas'ın da üşüdüğü belli, onun üstünde hiçbir şey yok. Isıtmayı ona mı verdin?"

Thomas pantolonunu ararken bir yandan da konuşuyordu. Bana anlatmaya çalıştığı şeyin özeti şuydu: Son zamanlarda çok uzaklaşmıştım, hep çalışıyordum, hep yorgundum, onunla ilgilenmiyordum. Chloe ise onu anlıyordu. Ben bu cümleleri dinlerken, iki işte çalışıp hem okul harcımı hem de onun telefon faturasını ödediğim ayları saymaya çalışıyordum. On dört ay. On dört ay boyunca yorgundum, evet.

"Ne zamandan beri?" diye sordum.

Cevap Chloe'den geldi, çünkü Thomas hâlâ pantolonun ikinci paçasıyla savaşıyordu. "Yazdan beri."

Yazdan beri. Temmuzda Thomas'ın doğum günü için iki vardiya üst üste çalışıp ona kol saati almıştım. O saati şu anda takıyordu. Üstünde başka hiçbir şey yoktu ama saat bileğindeydi. İşte o an bir şey içimde kırıldı ve kırılırken de garip bir şekilde güldüm.

"Saatin yakışmış," dedim.

Sonra kek kutusunu açtım. Planım yoktu. Bunu da yıllar sonra Penny'ye anlatırken altını çizdiğim bir detay olarak saklıyorum: Planlı bir intikam değildi, tamamen doğaçlamaydı. Keki iki elimle kutudan aldım ve Thomas'ın yüzüne, tam da o güzel, kendinden emin yüzüne, mumlarıyla beraber yapıştırdım. "2" mumu kaşına takıldı, "0" mumu ise kanepenin arasına düştü. Belki hâlâ oradadır.

"İyi ki doğdum," dedim.

Yatak odasına gidip spor çantama birkaç kıyafet, laptopum, annemden kalan küçük gümüş kolye ve şarj aletimi tıkıştırdım. Thomas kapıda durmuş, yüzündeki kremayı silerken bağırıyordu. Ona göre abartıyordum, çocukça davranıyordum, konuşmamız gerekiyordu. Benim için konuşulacak hiçbir şey kalmamıştı. On dört aydır konuşan zaten hep oydu.

Kapıdan çıkmadan önce kırmızı topuklu ayakkabılara son bir kez baktım. Sonra sol tekini alıp merdiven boşluğundaki çöp kanalına attım. Sağ teki kalsın istedim. Chloe de benim gibi eksik bir şeyle kalakalsın diye.

Merdivenleri inerken ağlamaya başladım. Bisikletimin kilidini açamadım çünkü ellerim titriyordu, şifreyi üç kez yanlış girdim. Şifre Thomas'ın doğum tarihiydi. Dördüncü denemede açıldı ve ben o gece ilk kez bir şeyi değiştirmem gerektiğini düşündüm. Sonra bisikleti olduğu yerde bırakıp yürüdüm. Hem şifreyi değiştirecek gücüm yoktu hem de o tarihe bir kez daha dokunmak istemiyordum.

Penny kapıyı yüzünde yeşil bir kil maskesi, elinde de kapağında gömleğinin düğmeleri patlamak üzere olan bir adam bulunan kalın bir romanla açtı. Kitabın adı Milyarderin Gizli Bebeği'ydi. O zamanlar bu isme gülmüştüm. Bugün o kitabı görsem, yakıp küllerini rüzgâra savururdum.

"Ne oldu?" diye sordu, sonra cevabımı beklemeden yüzümü inceledi. "Dur, söyleme. Thomas."

"Thomas," dedim. "Ve Chloe. Ve benim kanepem. Ve benim gri kazağım."

Penny'nin yüzündeki maske çatladı. Ağzı açık kalınca kil, çenesinden parça parça döküldü. "Kazağını mı giymiş? O güzel, yumuşak, cepli olanı mı?"

"Cepli olanı."

"Ah, hayır. Hayır, hayır, hayır." Beni içeri çekip kapıyı kapattı, sanki Thomas merdivenlerden peşimden geliyormuş gibi kilidi iki kez çevirdi. "Aldatmayı anlarım, Amber. İnsanlık tarihi aldatmayla dolu. Ama kazak? Bu savaş ilanı."

Penny Walsh'la üniversitenin ilk haftasında, kimsenin bulamadığı bir sınıfı ararken tanışmıştık. O muhasebe okuyordu ama bütün parasını romantik kitaplara harcıyordu. Rakamlara bakarken her şeyi dakik hesaplayan bu kız, söz konusu aşk olunca dünyanın en saf insanına dönüşüyordu. Ona göre her kötü adamın içinde iyi bir adam, her yağmurlu gecenin sonunda bir öpücük, her kafede de kaderin bir oyunu vardı. Bana göre ise Penny'nin dünyası bir masaldı ama o gece o masala dünden razıydım.

Kanepesine oturdum. Kendi kanepeme bir daha asla oturmayacağımı düşündüm ve bu düşünce beni yeniden ağlattı. Penny bir kutu peçete, bir şişe ucuz pembe şarap ve yarısı yenmiş bir dondurma getirdi. Sırayla hepsine başvurdum.

Annem tam o sırada aradı. Telefonda yüzünü gördüğüm an kendimi toparlamaya çalıştım ama annem, Maggie Hayes, Indiana'daki o küçük evinden bile insanın ruhunu röntgen gibi okurdu.

"İyi ki doğdun, tatlım. Neden burnun kırmızı?"

"Soğuk algınlığı."

"Soğuk algınlığı gözlere de vurur mu? Gözlerin de kırmızı."

"Bu sefer vurdu, anne."

Bir süre bana baktı. Kulağına küpe taktığı ve saçlarını özenle topladığı belliydi, bana doğum günü videosu çekmeye hazırlanmış gibi. "Thomas'a selam söyle," dedi sonunda, sesinde bir şeyden şüphelendiğini gösteren o ince tınıyla. "Ya da söyleme. Sen bilirsin."

Telefonu kapattıktan sonra Penny ayağa kalktı, yüzündeki son kil parçalarını da sildi ve bana komutan edasıyla baktı. "Tamam. Bu gece ağlamak serbest ama burada, bu kanepede değil."

"Penny, saat on bir."

"Mükemmel. Kitaplarda bütün kader anları gece on birden sonra olur. Kalk."

"Kalkamam. Üstümde kafe tişörtü var, saçlarım kahve kokuyor, yüzüm de bir domates gibi."

"Bende her türlü krize uygun bir elbise var." Dolabını açtı ve içinden siyah, sırtı açık, benim hayatım boyunca giymeye cesaret edemeyeceğim bir elbise çıkardı. "Buna intikam elbisesi diyoruz."

"Buna intikam değil, zatürre elbisesi derler. Dışarısı on derece."

"Üstüne paltomu giyersin. Amber, dinle beni. Thomas şu anda yüzündeki kremayı temizliyor ve muhtemelen 'Amber geri döner' diye düşünüyor. Sen de bu gece onun düşündüğü kız olmayacaksın. Bir kereliğine, sadece bir kereliğine, kendin için bir şey yapacaksın."

O cümle beni ikna etti. Elbise değil, şarap değil. Kendim için bir şey yapmak. En son ne zaman kendim için bir şey yaptığımı hatırlamıyordum. Hep birilerinin faturası, birilerinin sınavı, birilerinin hayalleri vardı ve ben hep o hayallerin kenarında bekleyen kızdım.

Yarım saat sonra aynaya baktığımda karşımda başka biri vardı. Penny saçlarımı dalgalandırmış, gözlerime koyu bir kalem çekmiş, kızarıklıkları da bir şekilde kapatmıştı. Elbise bedenime biraz dardı ama Penny, "Dar olacak zaten, adı üstünde intikam," diyerek itirazımı geçiştirdi. Saçlarımı ensemde toplayan küçük, inci süslü bir toka taktı. Babaannemden kalan ve bir ay önce ona ödünç verdiğim tokaydı.

"Bunu geri istiyorum," dedim.

"Sabah geri alırsın. Hadi, kader bekliyor."

Kader beklemiyormuş aslında. Kader barın en köşesinde, bir viski bardağının başında, kendi kaderine küsmüş oturuyormuş.

Velvet Room, Penny'nin "zengin ama kibirli olmayan erkeklerin" gittiğine yemin ettiği, River North'ta bir bardı. Bodrum katındaydı, merdivenleri inerken loş ışık ve kadife koltuklar insanı içine çekiyordu. Kapıdaki görevli Penny'ye göz kırptı. Penny de ona göz kırptı. Bunun bir şifre olduğunu sonradan öğrendim; görevli Penny'nin kuzeninin eski sevgilisiydi ve ona hâlâ borcu vardı.

İçeride caz çalıyordu. Masalarda takım elbiseli adamlar, ışıltılı elbiseli kadınlar vardı. Kendimi bir film setine yanlışlıkla girmiş figüran gibi hissettim. Penny ise sanki hayatı boyunca burada yaşamış gibi bara yürüdü ve iki kokteyl söyledi. Fiyatlarını görünce az kalsın geri dönüyordum. Bir kokteylin parası, kafede yarım günlük yevmiyeme denkti.

"Ben ödüyorum," dedi Penny. "Doğum günü hediyen."

"Sen bana zaten bir kitap aldın."

"O kitap senin eğitimin içindi. Bu ise ruhun için."

On beş dakika sonra Penny'nin ruhu, Jake adında, yeni bir girişim kurduğunu ve "bu sefer ciddi olduğunu" söyleyen bir adamla dans pistine taşınmıştı. Bana el sallayıp "Beş dakika!" diye bağırdı. Penny'nin beş dakikası genellikle bir saat demekti. Bara oturdum, kokteylimin üstündeki minik şemsiyeyle oynamaya başladım ve bu gecenin de bütün diğer geceler gibi biteceğini düşündüm: yalnız, yorgun ve biraz da utanmış.

O zaman fark ettim onu.

Barın en ucunda, ışığın en az vurduğu yerde oturuyordu. Kravatını gevşetmiş, ceketini yanındaki tabureye atmıştı. Önündeki viski bardağına, sanki bardağın dibinde çözmesi gereken bir problem varmış gibi bakıyordu. Gömleğinin kollarını dirseğine kadar sıvamıştı ama manşetlerini tutturan kol düğmeleri hâlâ yerindeydi ve barın ışığında parlıyordu. Gümüştendiler, üzerlerinde küçük bir pusula işlenmişti. Ayrıntıya neden takıldığımı bilmiyorum. Belki de hayatımda hiç kol düğmesi takan bir erkek tanımamıştım.

Barmen ona yeni bir viski koymak için yaklaştığında adam başını kaldırdı. Gözleri griydi. Mavi değil, yeşil değil, tam anlamıyla gri. Kış sabahı göl yüzeyinin rengi gibi. Barmenle konuşurken yüzünde hiçbir ifade yoktu ama bardağı alırken çenesindeki bir kas seğirdi. Ben o kası tanıyordum. O kas, birinin bağırmamak için kendini zor tuttuğunu gösterirdi.

Baktığımı fark etti. Yüzümü çevirmem gerekirdi ama çeviremedim. Pembe şarap, ucuz dondurma ve pahalı kokteyl, beynimin utanma bölümünü tamamen kapatmıştı.

"Bir şey mi lazım?" diye sordu. Sesi alçak ve boğuktu. Kibar değildi ama kaba da değildi. Yorgundu sadece.

"Hayır," dedim. Sonra kendimi durduramadan ekledim: "Sadece barda benden daha kötü bir gün geçiren biri var mı diye bakıyordum. Galiba sen kazandın."

Gri gözleri bir an daha uzun durdu yüzümde. Sonra dudağının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Bu tam olarak bir gülümseme değildi, daha çok gülümsemenin taslağıydı. "Emin olma," dedi. "Önce senin gününü duymam lazım."

Ona anlattım. Hepsini değil ama yeterince. Kanepeyi, kazağı, kırmızı ayakkabının tekini, yüze yapıştırılan keki ve kaşa takılan "2" mumunu. Anlatırken neden bu kadar rahat olduğumu sonradan çok düşündüm. Sanırım bir daha hiç görmeyeceğim birine anlatmak, günah çıkarmak gibiydi. Yargılanma korkusu yoktu, "sana demiştim" diyecek kimse yoktu.

Keki anlattığım yerde güldü. Bu sefer gerçekten güldü. Sesi alçaktı ama içten geliyordu. Barmen bile başını çevirip bize baktı, sanki o adamın güldüğünü ilk kez görüyormuş gibi şaşırmış görünüyordu.

"Mumla birlikte mi?" diye sordu.

"Mumla birlikte. Yanmıyordu ama. O kadar canavar değilim."

"Bence hafif bir ceza vermişsin." Viskisinden bir yudum aldı. "Ayakkabının tekini atman ise sanat eseri."

"Sıra sende," dedim. "Benimkini geçebilir misin, görelim."

Bir süre sustu. Parmağıyla bardağın kenarında yavaş daireler çizdi. "Bu akşam babam hayatımın geri kalanını bir sözleşmeye çevirdi," dedi sonunda. "Ben de imzaladım. Sonra herkes alkışladı, şampanya patlattı, ben de buraya geldim."

"İş mi?"

"Her şey iş." Bana döndü. "Benim ailemde sevgi bile bir yatırım kalemi."

Ne kadar zengin olduğunu o an anladım. Saatinden değil, ceketinin kumaşından değil, o cümleyi bu kadar yorgun söylemesinden. Benim ailemde sevgi lazanyaydı, hasta olunca kapıya bırakılan çorbaydı, telefonda burnun neden kırmızı diye sorulan sorulardı. Onun ailesinde ise sözleşmeydi. Bir an, aklımdan geçen en saçma şeyi düşündüm: Bu adam benden daha yoksul.

"Tamam," dedim, "sen kazandın. Ama bir şartla."

"Ne şartı?"

"İsimlerimizi söylemeyeceğiz. Ne işimizi, ne nerede oturduğumuzu. Bu gece sen sözleşme adamısın, ben de kekli kız. Yarın sabah ikimiz de kendi berbat hayatlarımıza döneceğiz ve bu konuşma hiç olmamış olacak."

Bana uzun uzun baktı. O gri gözlerin bir insanı bu kadar dikkatle süzebileceğini bilmiyordum. Sanki söylediğim her kelimeyi tartıyor, arkasında bir tuzak arıyordu. Sonra elini uzattı. "Anlaştık, kekli kız."

Elimi tuttuğunda avucu sıcaktı. "Bir de sana takma ad lazım," dedim. "Sözleşme adamı çok uzun."

"Önerin?"

"Gri." Gözlerine işaret ettim. "Pek yaratıcı değil, biliyorum. Üçüncü kokteyldeyim."

"Gri," diye tekrarladı, kelimeyi ağzında tartar gibi. "Daha kötüsünü duydum."

Sonra konuştuk. Saatlerce konuştuk. Ne konuştuğumuzun çoğunu hatırlamıyorum ama nasıl hissettiğimi hatırlıyorum. Bana aptalca sorular sordu: hayatımda yediğim en kötü yemek neydi, bir süper gücüm olsa ne olurdu, hangi şarkıyı bir daha asla dinlemek istemezdim. Ben de ona aptalca cevaplar verdim. En kötü yemek annemin "sağlıklı" lazanyasıydı, süper gücüm insanların yalan söylediğini anlamak olurdu, bir daha asla dinlemek istemediğim şarkı ise bir saat önce kendi salonumda çalan şarkıydı. Bu son cevapta yüzü ciddileşti.

"Seni hak etmemiş," dedi.

"Beni tanımıyorsun bile."

"Bir adamın yüzüne mumlu kek yapıştırıp sonra onun doğum günü hediyesine iltifat edecek kadar zarif birini tanımam gerekmiyor."

Güldüm. Bu sefer ağlamaya dönüşmeyen ilk gülüşümdü. Başını yana eğdi, beni izledi. "Böyle gülme," dedi alçak sesle.

"Nasıl?"

"Ayçiçeği gibi. Güneşe dönmüş gibi." Bunu söylerken bardağına bakıyordu, sanki o cümleyi kendisi söylememiş de ağzından kaçmış gibi.

Saat ikiye geliyordu. Penny bir ara yanımıza uğradı, Gri'ye tepeden tırnağa bakıp bana kocaman açılmış gözlerle başparmağını kaldırdı, sonra Jake'in koluna takılıp "Beni bekleme, kader beni çağırıyor!" diye bağırarak kapıya doğru uzaklaştı. Ertesi gün bana Jake'in girişiminin aslında annesinin garajında köpek mamasından mum yapmak olduğunu anlatacaktı.

Caz grubu son şarkıyı çalmaya başladığında Gri ayağa kalktı ve elini uzattı. "Dans eder misin?"

"Dans edemem."

"Ben de."

Gerçekten edemiyordu. İkimiz de edemiyorduk. Pistin kenarında, birbirimizin ayağına basa basa sallandık. Bir ara ayakkabımın topuğu onun parmağına geldi ve yüzünü buruşturdu, ben de özür dilerken kahkahayı bastıramadım. Elleri belimdeydi, benimkiler omzunda. Kokusu, odunsu ve hafif acı bir şeydi, viskiyle karışmıştı. Başımı göğsüne yasladığımda kalbinin hızlı attığını duydum ve bunun bana ait olduğunu düşünmek, o gece bütün kırıklarımı bir anlığına yapıştırdı.

Şarkı bittiğinde ikimiz de kımıldamadık.

"Karşıdaki otelde kalıyorum," dedi sonunda. Sesinde bir davet değil, bir soru vardı. "Hayır dersen, sana taksi çağırırım ve bu gece burada biter. Sözleşme adamı olarak söz veriyorum."

O an Thomas'ı düşündüm. Kanepeyi, kazağı, on dört ayı. Sonra annemin sesini düşündüm, "Sen bilirsin" deyişini. Ve hayatımda ilk kez gerçekten ben bildim.

"Hayır demiyorum," dedim.

Otelin süiti benim bütün apartman dairemden büyüktü. Asansörde ayna vardı ve aynada ikimizi gördüğümde yabancı iki insana bakıyormuşum gibi hissettim. Kapı kapandığında bir an durdu ve yüzümü avuçlarının arasına aldı.

"Emin misin?" diye sordu bir kez daha.

"Hayatımda hiçbir şeyden bu kadar emin olmadım," dedim ve bu belki de o gece söylediğim tek yalandı. Emin değildim. Ama istiyordum. Bunlar aynı şey değil, bunu o gece öğrendim.

Gerisini anlatmayacağım. Bazı şeyler yalnızca o odanın, o gecenin ve iki yabancının arasında kalmalı. Sadece şunu söyleyeyim: Beni sanki kırılacakmışım gibi tuttu ve ben, kırılmış olduğum hâlde, o gece ilk kez bütün hissettim. Dikkatli olduğumuzu sanıyordum. Şimdi bu cümleyi yazarken gülüyorum, çünkü hayatım boyunca hiçbir şeyi bu kadar yanlış sanmamıştım.

Gözlerimi açtığımda saat beşi geçiyordu. Perdelerin aralığından şehrin gri ışığı sızıyordu. Gri. Başımı çevirdim, uyuyordu. Yüzü gece barda gördüğüm o gergin yüz değildi, çenesindeki kas gevşemişti, kaşlarının arasındaki çizgi kaybolmuştu. Uyurken yıllarca genç görünüyordu ve bir an, onu uyandırıp adını sormak istedim.

Sonra gerçek, soğuk su gibi üstüme döküldü.

Ben yirmi yaşındaydım. Bir gün önce sevgilim beni aldatmıştı, evsizdim, cebimde otuz iki dolar vardı ve öğleden sonra iki buçukta kafede vardiyam başlıyordu. O ise viskiye iltifat eden, süitlerde kalan, hayatı sözleşmelerle imzalanan bir adamdı. Uyandığında yüzündeki ifadeyi görmek istemiyordum. Pişmanlık olsun istemiyordum. Kibar bir veda olsun hiç istemiyordum. Bu gece güzel bir şeydi ve güzel kalmalıydı.

Odanın yarı karanlığında elbisemi buldum. Ayakkabılarımı elime aldım. Çantamı komodinin üstünden süpürür gibi alırken içine bir şeylerin düştüğünü hissettim ama bakmadım. Kapıya yürürken durdum, döndüm, masadaki otel kâğıdına bir not bırakmak istedim. Ne yazacağımı bilemedim. "Teşekkürler" yazmak aptalcaydı. "Elveda" yazmak dramatikti. Adımı yazmak ise anlaşmayı bozmaktı. Sonunda kalemi aldım ve oradaki peçeteye küçük, gülen bir surat çizdim. Kekli kızdan Gri'ye.

Saçlarımın dağınık olduğunu asansör aynasında fark ettim. Tokayı aradım, yoktu. Babaannemin tokası. Penny'den geri alacağımı söylediğim o toka. Bir an geri dönmeyi düşündüm, sonra asansörün kapısı açıldı ve resepsiyondaki görevli bana kibarca gülümsedi. O gülümsemenin içinde "biliyoruz" diyen bir şey vardı. Başımı öne eğip kapıdan çıktım.

Penny'nin evine giden taksinin arka koltuğunda çantamı açtım. Telefonumun, rujumun ve otuz iki dolarımın arasında küçük, soğuk, gümüş bir şey parlıyordu. Bir kol düğmesi. Üstünde minik bir pusula işlenmiş bir kol düğmesi. Gece komodinin üstüne bırakmış olmalıydı, ben de karanlıkta çantama süpürmüştüm.

Onu avucumda sıktım ve pencereden, yeni yeni uyanan Chicago'ya baktım. Gri bir sabahtı.

O gece bir hata olduğunu düşündüm. Güzel ama tek gecelik, bir daha asla tekrarlanmayacak bir hata. Bir daha asla görmeyeceğim bir adam, bir daha asla anlatmayacağım bir gece.

Haklıydım da. Bir hataydı.

Sadece o hatanın gri gözlerle doğacağını, adının Mia olacağını ve bir gün bana "Anne" diyeceğini bilmiyordum.

Bölümler