MyStoryMyStory
ÇOCUK

ÇOCUK

Romantik Dram

88 okunma3 bölüm · ~36 dk🌹 Romantik

Kaçtığınız geçmişinizle sizi bir çocuk yüzleştirirse ne yaparsınız?

Nazlı Sakarya, başarılı bir habercidir. Geçmişinde yaşadığı trajediden sonra hayatta bir başına kalan genç kadının büyük bir güven problemi vardır. Hayatına girenlere, sokakta yanından geçenlere, ona bir şişe su veren asistanına bile tam anlamıyla güvenemez. Ancak; yağmurlu bir günde hayatına giren Ali için hiç tanımadığı birine güvenmek zorunda kalır. Çocuk, sizi en hassas noktalarınızdan yakalayacak sıra dışı bir kitap.

aşkyetimmerhametgüvenevlilikdram

İlk 3 bölüm web'de ücretsiz · toplam 3 bölüm

1. Bölüm

İSTİKLAL

.... "Böyle düşünmemelisin küçük adam. Kolay yoldan para kazanmak, uzun vadede senin sandığın kadar karlı değil." Az önce ondan aldığım kağıt mendil paketinden bir tane çıkarıp ayakkabımın yanına bulaşan çamuru sildim. Yazık ediyormuşum gibi bakıyordu? "Ne? Neden öyle bakıyorsun? Markette tanesini 7.5 liraya satıyorlar bu mendilin. Az önce bunu almak için sana 20 lira verdim, bırak da nasıl istersem öyle kullanayım." Gözlerini devirdi ve benden bir an önce kurtulmak istediğini hiç çekinmeden belli etti.

"Sen beni anlamazsın hanım abla. Kendi haline bir baksana, sen benim halimden nasıl anlayabilirsin ki? Benim bir an önce o parayı bulmam lazım. Hem bu caddede kimseye pahalı gelmiyor bu fiyat. Bir paket satıyorum, yerine beş tane alıyorum. İşime taş mı koyacaksın?" Bu çocuk az önce bana yedi yaşında olduğunu söylemişti değil mi? Nereden buluyordu bu lafları?

"Şişşt baksana bana bir. Yedi yaşında olduğuna emin misin sen? Sayı saymayı biliyor musun ki? Bu kaç?" Parmaklarımla dört işareti yapmıştım. Sevimli bir sinirlilikle oflayıp; "Eğer nasihat etmen bittiyse kalan mendilleri satmam gerekiyor." dedi. Sahi çok paraya ihtiyacı vardı bu çocuğun. Ama bana mantıklı bir sebep söylememişti henüz.

"Neden çok paraya ihtiyacın var senin? Bunun cevabını ver, söz rahat bırakacağım seni." Derin bir nefes alıp başını önüne eğdi. Dünyanın yükünü sırtlanmış koca adamlar gibi çökmüştü omuzları. Bu yaşta hem de. Resmen yanımdaki varlığı sesini yükseltip; "Haline şükret Nazlı. Senden daha beterleri var." diyordu. "Benim o adamdan kurtulmam lazım anlıyor musun beni? Ondan kurtulup gerçek ailemi bulacağım. Bana babam olduğunu söylüyor ama baba böyle olmaz. O çok kötü biri."

İşte şimdi işler değişmişti. Kaşlarımı iyice çatıp aramızdaki mesafeyi biraz daha kapattım. "Ne demek kötü? Ne kadar kötü bu adam, sana zarar mı veriyor yoksa?" Güldü. Bu öyle bir gülüştü ki sanki yedi yıl değil, yetmiş yıl çile çekmiş gibiydi. "Baksana şu halime. Sence oradan bakınca bana iyi davranıyor gibi mi duruyor? Okula göndermiyor beni. Çalıştırıyor. Kendi döner ekmek yerken bana iki günlük kuru ekmeği veriyor. Ben de burada satıyorum mendilleri. Her mendilden beş lirasını kendime alıp yemek alıyorum. Eğer bunu yapmasaydım çoktan ölürdüm."

Boğazımda uzun zamandır hissetmediğim bir yumru vardı. En son 8 yıl önce böyle hissetmiştim. O kapıdan çıkarken bir yemin etmiştim kendime. Bu sondu. Bir daha öyle berbat hissetmeyecektim. Benim onun yaşlarındayken başımda iyi kötü bir çatı vardı. Hepsi iyi olmasa da arada iyi davranan birileri vardı. Ama o; bu yaşta baba kavramını sorguluyordu.

"Çok paran olursa nasıl kurtulacaksın ki o adamdan? Ne yapacaksın, daha çok mendil alıp paranı mı katlayacaksın?" Omuz silkti. Dudaklarını da bükmüştü, bir şeyler düşünüyordu. "Bu şehirden en uzak yer neresiyse oraya bir bilet alacağım. O adam beni asla bulamayacak. Hem önümüz yaz. Kalacak bir yer bulana kadar sokakta yatarım ben. Param olursa güzel, sıcak tutacak mont bir de ayakkabı alırım. Yemek de yerim canım istediğinde."

Çok parası olursa bile hayalleri sınırlıydı. Bu çocuğun tek derdi belki de canı istediğinde döner ekmek yiyebilmek, kendini sıcak tutacak kıyafetlere sahip olmakltı. Başımı kaldırıp etrafıma baktım sonra. İlerideki büyük kafenin önünde de bir çocuk vardı. Elinde mendil torbası, gelene geçene almak ister misiniz diye soruyordu. Biraz ileride su satan, arkada topladığı üç beş çiçeği sunan... Kim bilir onların ne isteği vardı? Onlara göre çok neydi, az neye denirdi?

"Şşşt çocuk, bak sana ne vereceğim. Bu benim kartım, bak burada ismim ve numaram yazıyor. Okuma yazma bilmiyorsun biliyorum ama eğer bir bakkala gidersen ya da kontrol noktalarındaki polislere söylersen onlar beni arar. Neye ihtiyacın olursa ara. Belki de sadece arada buluşur döner ekmek yeriz. Aşağıda bildiğim çok güzel bir park var oraya gidip sallanırız. Sana hayat hakkında merak ettiklerini anlatırım."

Sadece yüzüme baktı. İfadesinden ne çıkaracağımı kestiremiyordum. Gözleri karta bir an olsun değmemişti bile. "Almayacak mısın?" diye sorduğumda ancak kendine gelebilmişti. "Bazı harfleri ve numaraları biliyorum. Ama kimse bana telefonunu vermez. Çalacağımdan korkarlar." Elimi kolumu, dilimi dahi bağlayacak cinstendi gerekçeleri. "Tamam öyleyse sen de kendilerinin aramasını rica edersin. Emin ol bu kartı gördüklerinde mutlaka arayacaklardır."

Arayacaklarını biliyordum. Kartım herkeste olmazdı benim. Televizyonda gördükleri yüzlere ulaşmak isteyen bir sürü garip insan vardı. Belki de sadece bana, haber spikeri Nazlı Sakarya'ya ulaşmak için bu çocuğu kullanacaklardı.

Kartı kirli elleri ile alıp cebine koydu. Parmak uçlarındaki soğukluk bütün bedenimi yakmıştı. Onu alıp sıcacık bir duşa sokmak, temizlemkek, tertemiz kıyafetler giydirmek, karnını doyurmak ve sıcacık bir yatakta yatırmak istiyordum. Ancak şimdi bu aklımdakileri yapamazdım. Hem yasal olarak elim kolum bağlıydı, hem de kanalın iş bilmez patronu bir saat içinde yapacağı toplantıda herkesi eksiksiz görmek istediğini söylemişti.

Ayda bir korunaklı yalısından çıkıp kanala gelir, masaların üzerindeki dağınıklıktan, sulanmamış çiçeklere kadar her şeye karışır fakat; içerik üretmek ya da yayın politikası belirlemekten zerre anlamazdı.

Bir de son zamanlarda bir dedikodu dolaşıyordu ortalıkta. Eğer doğruysa güzel bir haberdi. Söylentilere göre büyük bir yayın grubuyla ortaklık anlaşması imzaladıktan sonra işlerden tamamen elini eteğini çekecek ve bütün sorumluluğu uzun yıllardır Amerika'da yaşayan oğluna bırakacaktı. Bir başka söylenti de paşazadenin ülkeye dönmek için bu şartı koştuğu yönündeydi.

"Bak şimdi benim gitmem gerekiyor ama sonra seni yine görmek isterim. Hem ayrıca bu kadar konuştuk ama ismimizi söylemedik farkında mısın? Benim adım Nazlı. Nazlı Sakarya. Senin adın ne?" Üşüdüğünü anlayabiliyordum. Bedenini kasıp ara ara titriyordu. Cebine biraz para sıkıştırsam ya da şu mağazalardan birinden mont alsam bahsettiği adam bunun için ona ceza verebilirdi. Hangi şartlarda, kimin elinde yaşadığını öğrenmeden bir şey yapamazdım. "Ali ben" dedi. İsmi de en az kendi kadar güzeldi.

Yanımdan uzaklaşırken adımları aceleci değildi. Bir kaç adım attıktan sonra dönüp hala orada olup olmadığıma baktı hatta. Gayrı ihtiyarı elimi kaldırıp saaldım. Belki de onu gördüğüm andan beri ilk defa belli belirsiz de olsa gülümsemişti.

Onun arkasından ne kadar baktım bilmiyorum. Beni gerçeğe döndüren çalan telefonum oldu. Asistanım Bilge arıyordu. Saati göz önüne alırsak çoktan gecikeceğimi düşünüp telaşlanmaya başlamıştı. Sıkıntılı bir nefes verip telefonu açtım. Konuşmasına fırsat vermeden; "Taksi bulabilirsem yarım saate kanaldayım." dedim ama karşıdan "olmazzz!" diye bir haykırış duymayı beklemiyordum. "Olmaz Nazlı hanım. Nafi Bey toplantıyı yarım saat öne çekti. Ahbaplarıyla büyük klüpte yemek yiyecekmiş."

Gerçekten de iş bilmez, etikten, işleyişten ya da İstanbul gerçeklerinden anlamaz sığ bir adamdı. "O zaman Nafi Bey'e toplantıya bensiz başlamaları gerektiğini söyle. Belki de son dakika toplantı saati değiştirmenin ne kadar ahmakça olduğunu anlamış olur." Bilge elbette bunun benim serzenişim olduğunu ve öylece büyük patrona söylemeyeceğini biliyordu. Yine de onun telaşını yatıştırma gereği duymadan kapattım telefonu. Şu yeni patron babası gibi ahmak olmasa iyi olurdu çünkü sözleşme falan dinleyecek sabrım kalmamıştı artık.

Şansıma önümden geçen ilk taksi işaretimle durmuştu. Tarfiğin yoğun saatinde olmadığımız için kanala varmam tahminimden de kısa sürebilirdi. Yine de geç kalıp, toplantının ortasında girmeyi ve Nafi Bey'in yüzüne ne boktan bir patron olduğunu haykırmayı yeğlerdim.

Taksi yirmi dakikanın sonunda kanala vardığında toplantıya da on dakikadan az bir zaman kalmıştı. Telefonumu çıkarıp kanalda olduğumu Bilge'ye söyledim. Aldığı derin nefesi içimde hissettiğime yemin edebilirdim. "Bilge, asansörlerin orada beni karşıla. Eşyalarımı sana vermem gerekiyor." Onayınıduymadan telefonu kapadım. Önüme çıkan herkese samimiyetsiz bir baş selamı verdikten sonra kapısı kapanmak üzere olan asansöre hızlı adımlarla adımladım. İçerideki adam geldiğimi görüp kapıları durdurunca belli belirsiz bir baş selamı verip arkamı döndüm. Tanımıyordum, daha önce burada görmemiştim.

Asansör katları tırmanırken belki de ilk defa bu kadar boğucu gelmişti. Daha önce duymadığım parfüm kokusundan mıydı yoksa garip adamın arkamda olan varlığından mı bilmem; asansörün havası giderek ağırlaşıyordu. Kapılar nihayet açıldığında Bilge de hemen karşımdaydı. "Çok fazla zamanım olmadığı için kahvenizi hazırlayamadım Nazlı Hanım. Ancak isterseniz toplantı odasına getirebilirim. Bir de Can Hoca, yayından önce içerik ile ilgili konuşmak istedi. Sizinle paylaşmak istediği yeni bir fikri varmış."

Bilge'nin son sözleri gözlerimi devirmeme yetmişti. Can, haber kuşağının yönetmeniydi ve benimle muhabbet kurmak adına sürekli yeni fikirlerle gelirdi. Askıntı bir tip diyemezdim ama nasıldesem; fazla yapışkandı. Bilge bu halime kıkırdasa da bakışlarımı görünce hemen kendini toparladı.

Bilge ile konuşurken asansördeki adamın varlığını bir an olsun unutmuştum. Toplantı odasının önüne gelene kadar da hatırlamadım zaten. Ama aynı anda vardığımız cam kapıyı benim için açan adam, belli ki sandığımın aksine sıradan bir ziyaretçi değildi.

Bölümler