Bölüm 5 / 5
YÜZÜK
Kanal binasının alt katındaki hareketlilik, polis ekiplerinin son tutanakları hazırlayıp olay yerini incelemeye devam etmesine rağmen yavaş yavaş normale dönmeye başlamıştı. Birkaç saat önce bağrışmaların, siren seslerinin ve kırılan camların yankılandığı koridorlarda şimdi yalnızca temizlik görevlilerinin süpürgeleri dolaşıyor, güvenlik görevlileri devrilen saksıları yerlerine yerleştiriyor, teknik ekip ise olay sırasında zarar gören kamera sistemlerini kontrol ediyordu. Ancak binanın dışındaki sakinlik, dördüncü kattaki yönetim odasına henüz ulaşamamıştı.
Teoman Faryalı, ilk iş gününde oturacağı makam koltuğuna ilk kez şimdi geçmişti. Fakat ne odanın geniş camlarından görünen İstanbul manzarası ne de babasının yıllarca kullandığı gösterişli çalışma masası dikkatini çekiyordu. Masanın üzerine bırakılmış dosyaların arasında yalnızca iki şey vardı; polis tarafından teslim edilen tutanak örneği ve Ali'nin cebinden çıkan o buruşuk kâğıdın fotoğrafı.
Odada yalnız değildik.
Ben pencerenin önünde ayakta duruyor, iki kolumu göğsünde birleştirmiş şekilde karanlığa bürünmeye başlayan şehri izliyordu. Bilge, sessizce çayları masaya bırakmış, konuşulanları bölmemek için odanın en uzak köşesine çekilmişti. Haber müdürü Can ise ilk kez her konuda fikrini söylemeye çalışan tavrını bir kenara bırakmış, yaşananların ağırlığını sindirmeye çalışıyordu.
Sessizliği bozan kişi Teoman Bey oldu.
"Hayatım boyunca hiç ilk iş günümün bu şekilde biteceğini düşünmemiştim."
Pencereye bakmaya devam ederken hafifçe gülümsedim. "Burası ülkenin en çok izlenen televizyon kanalı. Biz her zaman haber peşinde koşmuyoruz Teoman Bey. Bazen de haber gelip bizi buluyor."
Bu cümlenin ardından odada kısa bir sessizlik oluştu. Teoman bey, masanın üzerinde duran fotoğrafı eline aldı. Küçük kâğıdın üzerinde yazılı adresi bir kez daha okudu. Yazı karakteri oldukça düzgündü. Altındaki iki kelime ise zihnini kurcalamaya devam ediyordu.
"Sakın güvenme..."
Başını kaldırıp bana baktı.
"Bu not sana ne hissettirdi?"
İlkbirkaç saniye cevap vermedim. Camdaki yansımasımada kendi yüzümü seyrediyordum.
"Bir gazeteci olarak konuşmamı isterseniz, bu not planlanmış bir kaçışın parçası gibi duruyor. Ama içgüdülerim farklı bir şey söylüyor."
"Nedir o?"
"Bu not aceleyle yazılmamış."
Teoman Bey kaşlarını kaldırdı.
"Neden böyle düşünüyorsun?"
"Çünkü ölüm korkusuyla yazılan notlarda harfler titrer. Mürekkep dağılır. İnsan eli istemsizce baskıyı değiştirir. Bu yazı ise son derece sakin."
Can şaşkınlıkla söze girdi. "Bunu anlayabiliyor musun gerçekten?"
Odaya girdiğimizden itibaren ilk kez dönüp masaya yaklaştım.
"Sekiz yıldır yüzlerce intihar mektubu, tehdit yazısı ve fidye notu gördüm. İnsanlar korkarken farklı yazar."
Teoman Bey fotoğrafı yeniden masaya bıraktı ve "Yani biri bu notu bilerek hazırladı." diye sordu. Cevabı bana göre basitti. Yine de "Bence öyle" diyerek Teoman Bey'in sorusunu havada bırakmadım.
"Ve Ali, kim bilir bu notu ne zamandır cebinde taşıyor."
Usulca başımı salladım. "O çocuk o kâğıdı korumuyordu." Herkesin gözleri merakla kısılınca devam etme ihtiyacı duydum. Ancak yeniden konuşmadan önce derin bir nefes almam gerekmişti.
"O kâğıt onu hayatta tutuyordu."
Odadaki sessizlik yeniden uzayınca Bilge usulca konuştu. "Polis müfettişi yarın yeniden gelecekmiş." Muhatabı kanal sorumlusu olan Teoman Bey'di. "Bunun olacağını biliyordum." diyen adam sözlerine devam etti.
"Özellikle Ali'nin verdiği ifadeden sonra dosya çocuk şubeden çıkıp organize suçlara da gidebilir."
Can şaşkınlıkla ikimize baktı. İçindeki ipe sapa gelmez adam yeniden gün yüzüne çıkmıştı. "Organize suç mu? Bir çocuk yüzünden mi?" Sorduğu soruyla gözlerimi ona çevirdim. "Hayır." dedi. Sesindeki alışılmış sertlik geri dönmüştü.
"Bir çocuk sayesinde."
---
Yaklaşık iki saat önce...
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Çocuk Şube'nin sorgu odası...
Koridorun floresan ışıkları insanın içini sıkacak kadar solgundu. Dışarıdaki hareketliliğe rağmen sorgu odasının içinde tuhaf bir sessizlik hâkimdi. Dikdörtgen masanın bir tarafında ben oturuyordum. Karşımda oturan kırklı yaşlarının başında, sakin bakışlı bir başkomiser ise dosyadaki sayfaları yavaşça çeviriyordu.
Masaya ilk baktığımda dosyanın sandığımdan kalın olduğunu fark etmiştim. Demek ki yalnızca bugünkü olay konuşulmayacaktı.
Başkomiser dosyayı kapattıktan sonra gözlüğünü çıkardı.
"Nazlı Hanım, öncelikle geçmiş olsun."
"Teşekkür ederim."
"Fakat bazı ayrıntıları netleştirmemiz gerekiyor."
Başımı salladım. ve kendimden emin bir şekilde "Biliyorum." dedim
Adam kalemini eline aldı ve ustaca çevirmeye başladı.
"Ali isimli çocukla daha önce herhangi bir tanışıklığınız var mıydı?"
Bu soruyu elbette bekliyordum ama biri ile tanışık olmanın boyutları farklıydı. Bu yüzden düşünmeden "Hayır." dedim.
"Bugünden önce onu hiç görmediniz mi?"
"Hayır."
Başkomiser konuşurken beni suçlamıyor, yalnızca eksik parçaları tamamlamaya çalışıyordu.
Derin bir nefes aldım.
"Bugün öğleden sonra toplantıya yetişmeye çalışırken onu gördüm."
Kalemin ucu kâğıda değdi ve başını kaldırmadan "Nerede?" diye sordu.
"Öğle arasında İstiklal caddesine inmiştim. Birkaç dükkana uğradım ve kanala dönmek üzereyken karşılaştım."
"Ne yapıyordu?"
"Mendil satıyordu."
Başkomiser yazmayı bıraktı.
"Size kendi isteğiyle mi yaklaştı?"
"Hayır."
"İlk konuşmayı kim başlattı?"
"Ben."
"Sebep?"
Bir an duraksadım. Çünkü cevabı mantıkla açıklayamıyordum. "Ayakkabımın kenarı çamur olmuştu ve benim çantamda mendil yoktu. İhtiyacım olduğu anda karşıma çıkmıştı anlayacağınız."
Baş komiser anlıyorum dercesine başını salladı ve "Peki her sokak çocuğuna kartvizitinizi verir misiniz?" diye sordu. Bu sorunun cevabını biraz düşünmem gerekmişti.
"Bakışları." dediğimde Başkomiser anlamamış gibi baktı.
"Nasıl yani?"
"Yedi yaşındaki bir çocuk, yedi yaşındaki bir çocuğun bakması gerektiği gibi bakmıyordu."
Zaten sessiz olan oda daha da sessizliğe gömüldü. Sözlerimden anlam çıkarmaya çalışan adam ise sonunda kalemini masaya bıraktı.
"Bu cevabı rapora yazamam."
İstemeden gülümsedim.
"Ben de yazabileceğinizi düşünmemiştim."
Başkomiser de hafifçe tebessüm etti.
"Öyleyse biraz daha açın."
Odanın içindeki ne işe yaradığını hepimizin bildiği devasa aynaya bakıp konuşmaya başladım.
"Hayatım boyunca çok fazla insan gördüm. Haber sunarken kameranın arkasındaki korkuyu, pişmanlığı, yalanı ayırt etmeyi öğrendim."
Kelimeler kendiliğinden dökülmeye başlamıştı.
"Ali bana mendil satmaya çalışmıyordu."
Başkomiser dikkatle dinliyordu.
"O yardım istemeye çalışıyordu."
"Size bunu söyledi mi?"
"Hayır."
"Öyleyse nereden çıkardınız?"
"Çünkü para kazanmaya çalışan çocuklar ürünlerini anlatır."
Masaya doğru eğildim.
"O ise sürekli kaçmaktan bahsediyordu."
Başkomiser dosyadaki sayfaları çevirdi.
"İfadenizde 'Gerçek ailemi bulacağım.' dediğini söylemişsiniz."
"Evet."
"Bu cümle dikkatinizi çekti mi?"
"Çeken ilk şey oydu."
"İkincisi?"
"Babası olduğunu söyleyen adamdan hiç 'babam' diye bahsetmedi."
Başkomiserin yüzündeki ifade değişti.
"'O adam' dedi."
"Doğru."
"Ve siz bunun üzerine kartvizitinizi verdiniz."
"Evet."
"Riskli değil miydi?"
Gözlerimi hiç kaçırmadım.
"Belki."
"Yine de verdiniz."
"Eğer vermeseydim bugün burada olmayacaktık."
Başkomiser birkaç saniye sustu.
Sonra dosyayı kapattı.
"Sanırım bu konuda size hak vermek zorundayım."
---
Sorgu odasının kapısı açılmış, benim ardımdan Teoman Bey içeri alınmıştı. Aynanın arkasından izlediğim kadarıyla komiser ona da benzer sorular sormuştu. Geneli çocuğu tanıyıp tanımamamız üzerineydi.
"Teoman Bey, siz çocuğu tanıyor muydunuz?"
"Hayır."
"Peki neden müdahale ettiniz?"
Teoman Bey'in cevabı hiç düşünmeden gelmişti.
"Çünkü önümde bir çocuğa şiddet uygulanıyordu."
"Yeni görevinizin ilk günüydü."
"Evet."
"Şirketiniz zarar görebilirdi."
Teoman Bey'in cevabı kısa ama netti.
"Vicdanım daha büyük zarar görürdü."
Başkomiser başını hafifçe sallamıştı.
"İlginç..."
"Ne?"
"Sizin babanızla yıllar önce birkaç kez çalışmıştım."
Teoman Bey sessiz kaldı.
Başkomiser dosyayı kapatırken eklemişti.
"Karakter olarak hiç benzemiyorsunuz."
Daha ona söz verildiği ilk an anlamıştım babasına hiç benzemediğini. Bu durumun sadece benim değil, Nafi Bey'i sadece birkaç kez görmüş olan bir komiserinde dikkatini çekmesi ilginçti.
---
Yönetici odasına döndüğümüzde kimse birkaç saniye konuşmadı. Polis merkezinde yaşanan konuşmalar hâlâ hepimizin zihnindeydi. Şimdi ise yaşananların üzerinden bir kez daha geçiyorduk.
Teoman Bey sandalyesinden kalkıp odanın ortasında yürümeye başladı.
"Dikkatinizi çeken bir ayrıntı var mı?"
Saatlerdir zihnimde dönüp duran ayrıntı yüzünden hiç düşünmeden cevap verdim.
"Var."
"Nedir?"
"Mustafa paniklediğinde sürekli Ali'yi almaya çalıştı."
"Evet."
"Ama cebindeki notu almaya çalışmadı."
Can şaşkınlıkla araya girdi. "Belki nottan haberi yoktu." Başımı olumsuzca iki yana salladım. "Hayır." cevabı kimseyi tatmin etmemişti.
"Nasıl emin olabiliyorsun?"
"Çünkü o not uzun zamandır çocuğun cebindeymiş."
Teoman Bey cümlemi tamamladı.
"Eğer Mustafa gerçekten onu büyüttüyse o notu mutlaka görürdü."
İkimiz de aynı anda sustuk.
Bilge şaşkın bakışlarla bize bakıyordu.
"Yani..."
"Demek ki Mustafa'nın aradığı şey Ali değildi."
Benim sözlerim üzerine Teoman Bey'in gözleri masadaki fotoğrafa kaydı.
"Not da değildi."
İkimiz de aynı anda aynı sonuca varmıştık.
"O zaman..."
Bilge fısıldadı.
"...Kızıl Defter."
Odanın kapısı tam bu sırada sertçe çalındı.
İçeri güvenlik amiri girdi.
Yüzündeki ifade birkaç saat öncesinden bile daha ciddiydi.
"Teoman Bey..."
"Nedir?"
"Az önce olay anına ait bütün güvenlik kayıtlarını incelemeye başladık."
"Sonuç?"
Adam elindeki tableti uzattı.
"Kameralardan biri panelvanın arka kapısını tam açıldığı anda görmüş."
Teoman Bey tableti eline aldı.
Ben de yanına yaklaştım.
Görüntü yalnızca iki saniye sürüyordu.
Kapüşonlu adam kapıyı açarken içeride oturan üçüncü bir kişi çok kısa süreliğine görünüyordu.
Yüzü net değildi. Ama sağ elindeki yüzük...Nefesim kesildi. Bu yüzüğü daha önce görmüştüm. Nerede gördüğümü hatırlamaya çalışırken Teoman Bey sessizce konuştu.
"Tanıyor musun?"
Cevap veremedim.
Çünkü hafızamın derinliklerinden, yıllar önce sunduğum ve faili hiçbir zaman bulunamayan eski bir haber yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyordu.
Ve o haberde...
Aynı yüzük vardı.