Bölüm 3 / 5
BEKLENMEDİK ZİYARET
Ali beni bulmuştu. Üstelik yalnız değildi. "Alt kata iniyorum." diyebildim sadece.
Bilge cevap vermeye fırsat bulamadan telefonu kapattım. Birkaç saniye boyunca olduğum yerde öylece kaldığımı fark edince kendime kızdım. Ben donup kalan biri değildim. Yıllardır canlı yayında en ağır felaket haberlerini soğukkanlılıkla okuyan biriydim. Ama yedi yaşındaki bir çocuğun başına gelebilecek ihtimaller, o felaket görüntülerinden bile ağır geliyordu bana.
Yanımdan geçip giden çalışanlar yeni patronun gelişini konuşuyordu. O an hiçbirinin sesi kulağıma ulaşmuyordu.
"Nazlı Hanım."
Teoman Bey'in sesi bu kez daha yakındı. "Belli ki kötü bir şey oldu."
Ona dönüp bakmadım. "Bahsettiğim çocuk gelmiş."
"Tek başına mı?"
"Hayır."
Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Yanında bir adam var." dedim.
Teoman'ın yüzündeki sakin ifade ilk kez sertleşti. Kendimi toparladığımda hızla asansöre doğru yürüdüm.
"Bekleyin."
Beklemedim.
Hızlı adımlarla asansöre yöneldim. Kapı tam kapanacakken Teoman da yetişip içeri girdi. Bir süre sessizce indik.
"Asistanınızın sesi telaşlıydı." dedi.
"Evet."
"Çocuk korkmuş olabilir."
"Ben de ondan korkuyorum zaten."
Kaşlarını hafifçe çattı.
"Çocuktan mı?"
"Hayır."
Derin bir nefes aldım. "Yanındaki adamdan korkuyorum çünkü çocuk da ondan korkuyor." Net cevabımla sessiz kaldı ama çıkarım yapmaya çalışan bakışları ifademde dolanıyordu.
---
Asansör kapıları açılır açılmaz güvenlik bankosuna yöneldim. Biraz daha ilerleyince Ali'yi gördüm.
Küçücük bedeni plastik sandalyelerden birine ilişmişti. Ellerini dizlerinin arasına sıkıştırmış, başını da eğmişti. Üzerindeki ince kazak sabahkinden bile daha kirli görünüyordu.
Ama asıl dikkat kesildiğim o değildi. Yanında ayakta duran tekinsiz adamdı.
Otuzlu yaşlarının sonlarında olmalıydı. Dağınık sakalları günlerdir kesilmemişti. Eski siyah montunun fermuarı bozuktu. Sağ yanağında eski bir bıçak izi vardı. Bir elini Ali'nin omzuna koymuştu.
Hayır...
Koymuştu demek yanlış olurdu. Parmakları çocuğun omzuna adeta kenetlenmişti. Ali başını kaldırıp beni gördüğü anda gözleri büyüdü. Bir şey söylemedi sadece bana baktı. Sonra, neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük bir hareketle başını iki yana salladı.
Yapma...
Yaklaşma...
Git...
Der gibiydi. Ne demek istediğini anlamam birkaç saniyemi aldı. Benden uzak durmamı istiyordu. Adam da bakışlarımı fark etmiş olacak ki yüzüne geniş bir gülümseme yerleştirdi. Çoktan birkaç adım kadar yanlarına yaklaşmıştım. Teoman bey beni güvenlik bankosunun önünde bekliyordu.
"Demek meşhur haberci hanım sizsiniz."
Sesindeki yapay samimiyet midemi bulandırdı.
"Ben Ali'nin babasıyım."
Ali'nin omzundaki parmakları biraz daha sıkıldı. Çocuk acıyla yüzünü buruşturdu ama tek kelime etmedi.
"Merhaba." dedim. Sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışıyordum. "Beni görmek istemişsiniz." diye eklediğimde pis sırıtışı kirli yüzünde yayıldı. Üzerime ceketimi almamıştım. Belki korkudan belki de tedirginlikten fazlaca üşüdüğümü hissediyordum.
"Estağfurullah. Biz fakir insanlarız. Televizyona çıkan, senin gibi zengin biriyle ne işimiz olur?"
Zengin kelimesinin üzerine özellikle bastırmıştı. Yalan söylüyordu. Bunu sadece hissetmiyordum. Biliyordum. Çünkü gözleri hiç gülmüyordu. Dudağındaki tebessüm ise düpedüz sahteydi.
"Oğlan eve gelince cebinde sizin kartınızı buldum. Başta yolda buldu sandım ama bana ablanın kendi verdi deyince emin olmak istedim. Neticede çocuk, yalan söyler."
Parmaklarını cebine sokup kartvizitimi çıkardı. "Ben de dedim ki gidip bir teşekkür edelim. Nazlı hanım oğlana kıymet vermiş, dar günlerinde arasın diye cebine kartını sıkıştırmış. Var mı bu zamanda senin gibi insanlar?"
Kartı bana uzattığında almadım.
"Ali'yi odama götürmek istiyorum. Belki çalıştığım yeri görmek ister. Öyle değil mi Ali?
Adam bir an durdu. Sorgulayan bakışları üzerimde geziniyordu. Biraz meraklı biraz da pis bir niyetle. Ceketimi almadığıma bu kez daha çok pişman oldum.
"Hem onunla konuşmamız yarım kaldı. Belki biraz da konuşuruz."
Adamın gülümsemesi bozulmadı. "Konuşun canım." dedi ama Ali'nin omzundaki elini çekmedi. Hatta biraz daha baskısını arttırdı. Çocuğun giderek acı çektiğini farkettiğimde telaşla öne atıldım. Zavallı çocuğun nefes alışları hızlanmıştı. Tam o sırada güvenlik görevlilerinden biri yanıma yaklaştı.
"Nazlı Hanım, bir sorun mu var?"
Odağımı Ali'den ayırmak istemedim. Önce başımı salladım ama anlamadığını farkedince yüksek sesle "Hayır." dedim. "Şimdilik yok."
---
Teoman birkaç adım geride durmuş bizi izliyordu. Adam onu fark edince kaşlarını kaldırdı.
"Bu beyefendi kim?" diye sorduğunda bir an ne demem gerektiğini bilemedim. Ama Teoman bey bunu fırsat bilip öne çıktı.
"Teoman Faryalı."
Adam elini uzattı ve duruşunu dikleştirerek adını söyledi.
"Mustafa."
Teoman Bey tokalaştı ama bakışları Ali'nin omzundaydı. Tokalaşma biter bitmez sordu.
"Çocuğun omzu neden morarmış?"
Adamın yüz kasları istemsizce gerildi. "Düştü." dedi ama söylediğine kendi de inanmıyordu. Teoman Bey ciddiyetini bozmadan sorularına devam ett. Adamın az önce pişkince sırıtan suratı şimdi tedirgindi.
"Ne zaman?"
"Dün."
"Doktora götürdünüz mü?"
"Fakir adamız beyefendi."
Teoman başını hafifçe salladı. "Devlet hastaneleri ücretsiz." Bakışlarını Ali'den alıp adama çevirdiğinde, adam elini sanki ateşe dokunmuş gibi Ali'nin omzundan çekti.
Mustafa denen adam ilk kez cevap vermekte zorlanmıştı..
Ben ise Ali'nin bana bakışını kaçırmıyordum. Konuşmak istiyordu ancak konuşamıyordu. Sanki yanlış bir kelime söylese başına gelecekleri biliyor gibiydi bakışları.
---
"Ali." Yavaşça çömeldim. "Bugün bana ne demiştin, hatırlıyor musun?"
Mustafa hemen söze girdi.
"Ne dedi?"
Ali'nin gözleri bir anda korkuyla açıldı. Ben ise adamı hiç umursamadan konuşmaya devam ettim. "Gerçek aileni bulacağını söylemiştin."
Bir saniyelik şaşkınlık... Sonra ifdesi yeniden yerine oturdu.
"Çocuk işte." Gülmeye çalıştı. "Hayal kuruyor." diye ekledi. Gözlerimi bir an olsun Ali'den ayırmıyordum. Adam konuştukça zavallı çocuğun dudakları titriyordu.
"Ben..." Sesi çıkmadı. Mustafa öyle sert baktı ki çocuk cümlesini yuttu. İşte o an içimde bir şey yerine oturdu. Bu sadece kötü davranılan bir çocuk değildi. Bu çocuk korkutulmuştu. Hem de uzun zamandır.
---
Teoman bey, uyarıcı bir tonla adımı seslendi. "Nazlı Hanım. Bir dakika sizinle görüşebilir miyim?"
Mustafa itiraz edecek gibi oldu fakat Teoman Bey bu kez doğrudan gözlerinin içine baktı.
"Kurumsal bir mesele."
Ses tonu öylesine sakindi ki tartışmaya yer bırakmıyordu. Birkaç adım attıktan sonra koridorun birkaç metre ilerisinde durduk. Kısa bir an arkama baktıktan sonra bakışları yeniden bana döndü.
"O adam yalan söylüyor."
Bunu zaten biliyordum. "Evet." deyip devam etmesini bekledim.
"Sadece şiddet değil."
Ben de aynı şeyi hissediyordum. Bu sebeple "Neyi fark ettiniz?" diye sordum.
Sorduğum soruyla Teoman sesini daha da alçalttı. "Çocuğa bir kez bile adıyla hitap etmedi."
Şaşkınlıkla ona bakıyordum şimdi. Bu oldukça ince bir ayrıntıydı. Duruşunu bozmadan devam etti.
"'Oğlan' dedi. 'Velet' dedi. Ama Ali demedi. Bir baba bunu kolay kolay yapmaz."
İçimdeki huzursuzluk giderek büyüdü. "Sizce babası değil mi?" diye sordum ama zihnim çoktan cevabın bu olduğunu kabul etmişti.
"Cevap vermek için erken." Bir an sustu. Sonra da "Ama kesinlikle bir şey saklıyor." dedi. Tam yeniden yanlarına dönecekken giriş kapısı açıldı ve iki polis içeri girdi. Mustafa denilen adamın yüzündeki renk değişimini an be an gördüm. Ama sadece kısa bir an sürdü. Sonra yeniden rahatlamış gibi davrandı. İfadelerindeki sahtelik kendini öyle belli ediyordu ki, metrelerce öteden ne kadar güvensiz bir adam olduğunu anlayabiliyordunuz.
Polislerden biri güvenliğe bir şeyler sorduktan sonra doğrudan bizim tarafa yöneldi. Hepimize teker teker baktıktan sonra "İyi akşamlar. Bir ihbar üzerine geldik." dedi.
Kalbim hızlandı. Ben ihbar etmemiştim. Anladığım kadarıyla Teoman Bey de etmemişti. Peki kim yapmıştı?
Mustafa konuşmaya herkesten önce başladı.
"Memur bey, yanlış anlaşılma olmuştur."
Polis dosyasını açtı ve Mustafa'ya adeta bir böcek gibi baktı.
"Yedi yaşlarında erkek çocuk." Ali, kendinden bahsedildiğini anlayınca yüzü daha da bembeyaz oldu. Polis memuru, bakışlarını Mustafa'dan ayırmadan konuşuyordu.
"Zorla çalıştırıldığı yönünde ihbar var."
Koridorda derin bir sessizlik oluştu, ardından Mustafa yüksek sesle güldü.
"Kim söylemiş bunu?, Vallahi yalan."
Polis memuru dosyayı kpatıp bakışlarını yeniden Mustafa'ya dikti.
"İhbarcı bilgisini paylaşamıyoruz. Hem sen ne yapacaksın kim ihbar etmiş ya da etmemiş. Kendinden emin değil misin Mustafa Yürek?"
Polisin açık imasını duyan adamın alnında ince ter damlaları belirdi.
"Ben babasıyım."
Polis sakinliğini bozmadı.
"Bunu nüfus kayıtlarından doğrularız."
O an... Sadece bir saniyeliğine Ali bana baktı. Hayatım boyunca unutamayacağım bir bakıştı bu. İçinde korku vardı, umut vardı ve sanki yıllardır ilk kez yardım isteyebilen bir çocuğun sessiz çığlığı...
Tam polis Ali'ye yaklaşacakken Mustafa aniden çocuğun kolundan tuttu ve "Geliyoruz." dedi. Ali yerinden kıpırdamadı ama Polis zor kullanma ihtimaline karşı onlara doğru bir adım atmıştı. Bunun üzerine Mustafa'nın sesi biraz daha yüksek çıktı.
"Dedim ya geliyoruz." Bu kez Ali'yi daha sert çekmişti. Çocuğun canı öyle yanmıştı ki istemsizce küçük bir çığlık attı. Daha fazla dayanamayarak refleksle öne atıldım.
"Derhal çocuktan elinizi çekin!"
Mustafa bana öyle bir baktı ki yüzündeki bütün maske düştü. İlk kez gerçek yüzünü görüyordum. Nefret doluydu, soğuktu ve de tehlikeliydi.
"Bu bir aile meselesi Hanım abla. Sen daha ilerisine karışma. Geldik, teşekkür ettik, bitti gitti."
"Hayır." Ses bana ait değildi, Teoman Bey konuşmuştu. "Artık sadece aile meselesi değil."
Mustafa'nın bakışları bu kez korkuyla titredi. Kontrolünü giderek kaybediyordu.
"Ne demek istiyorsun sen?"
Teoman Bey, adamın gözlerinin içine baka baka cebinden telefonunu çıkardı "Eğer biraz önceki görüntüler güvenlik kameralarına yansıdıysa..." Kısa bir duraksadı ve "...çocuğa fiziksel şiddet uyguladığınız kayıt altına alınmıştır." dedi. Az önce bakışlarıyla korku saçtığını sanan Mustafa'nın yüzü anında kül gibi oldu.
Bir adım geri çekildi ve tam o anda Ali beklenmedik bir şey yaptı. Koşarak gelip bana sarıldı. Öylesine sıkı sarılmıştı ki bir an nefes almakta zorlandım. Onun boyuna erişmek için çömeldiğimde kulağıma neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle fısıldadı.
"Abla..." dedi, titriyordu. "Babam o değil." Kalbim duracak gibi oldu. Ama asıl beni donduran sonraki cümlesiydi. "Benim gerçek babam..." Yutkundu ve "Bana onun öldüğünü söylüyorlar."
Başımı yavaşça kaldırıp Mustafa'ya baktım. Adamın yüzündeki ifade şimdi daha da başkaydı. Artık kaçacak yer arayan bir suçlunun değil, yakalanmamak için her şeyi yapabilecek bir adamın yüzüne sahipti.