Bölüm 4 / 5
MAVİ MÜREKKEP
"Benim gerçek babam... Bana onun öldüğünü söylüyorlar. Ama ben hiç inanmadım."
Ali'nin fısıltısı kulaklarımdan içeri girip zihnimin en karanlık köşesine yerleşti. O küçücük beden bütün gücüyle bana sarılmış, sanki bıraktığım an yeniden o adamın ellerine teslim edilecekmiş gibi titriyordu. Çocuğun omuzları hızla inip kalkarken, bana değil de yıllardır ilk kez güvenebildiği birine tutunmaya çalıştığını hissedebiliyordum.
Başımı yavaşça kaldırdığımda Mustafa'nın gözlerindeki tehditkar ifadeyi gördüm.
Bir insanın birkaç saniye içinde bu kadar değişebilmesi ürkütücüydü. Biraz önce kendisini mazlum bir baba gibi göstermeye çalışan adam gitmiş, yerine köşeye sıkışmış ama saldırmaktan çekinmeyecek biri gelmişti. Çenesi kasılmış, bakışları polislerle benim aramda gidip geliyordu. Kaçış yolu arıyordu.
Koridorun birkaç metre ilerisinde bulunan güvenlik görevlilerinden biri telsizine sarılmıştı.
"Destek ekibi alt lobiye gelsin."
Sesi duyulur duyulmaz Mustafa'nın omuzları hafifçe gerildi. O sırada polis memurlarından yaşça büyük olanı yavaş adımlarla ona yaklaşmış ve sakin tutmaya çalıştığı sesiyle "Beyefendi, nüfus kayıtlarını doğrulamamız gerekiyor. Lütfen kimliğinizi alabilir miyim?" diye sordu. Eli aynı zamanda belindeki silahtaydı.
Mustafa sakince cebine doğru uzandı. O kadar doğal görünmeye çalışıyordu ki bir an için gerçekten kimliğini çıkaracağını düşündüm. Fakat sonraki saniye her şey birbirine girdi.
Cebinden cüzdan yerine küçük bir biber gazı tüpü çıkardı ve hiçbir uyarıda bulunmadan polislerin yüzüne doğru sıktı.
Koridoru keskin bir yanık kokusu kapladı.
"Ah!"
İki polis aynı anda gözlerini kapatarak geri sendeledi. Güvenlik görevlileri ne olduğunu anlayana kadar Mustafa çoktan Ali'nin koluna yapışmıştı.
"Gel buraya!"
Ali öyle kuvvetle çekildi ki küçük bedeni neredeyse yerden kesildi.
"Hayır!"
Refleksle çocuğun diğer kolundan tuttum. Bir anlığına üçümüz donmuş gibiydik. Ali ortada, ben bir tarafta, Mustafa diğer tarafta...
"Çek elini!" diye kükredi Mustafa. Büyüttüğü gözleri ile beni korkutacağını sanıyordu. Ali'yi çekmeye çalışırken elindeki spreyi düşürmeseydi çekinmeden bana da sıkacağını biliyordum "Cevabım hayır." dedim. Sesim, en az onunki kadar tehditkar çıkmıştı.
Mustafa'nın kolundaki damarlar belirginleşirken Ali acıyla inledi. Çocuğun canının daha fazla yanmasına izin veremezdim. Tam bırakmayı düşündüğüm anda yanımdan koyu lacivert bir gölge geçti. Teoman...
Hiç tereddüt etmeden Mustafa'nın bileğini kavradı. Öyle gösterişli bir hareket değildi bu. Ne sinematikti ne de abartılıydı. Sadece doğru açıdan, doğru kuvvetle yapılmış tek bir hamleydi.
Mustafa istemsizce Ali'yi bıraktı. "Çocuğun canını yakıyorsun. Benim can yakmam seninkine benzemez." Teoman'ın sesi alıştığım kadar sakindi. Sanki az önce toplantı odasında yayın politikalarını konuşan adam gibiydi.
"Bırak beni!" diye neredeyse çığlık atan Mustafa, can havliyle sert bir dirsek darbesi savurdu.
Teoman geri çekilmek yerine darbeyi omzuyla karşıladı. İkisinin dengesi aynı anda bozulunca güvenlik bankosunun kenarına çarptılar. Masanın üzerindeki evraklar ve ziyaretçi kartları yere saçıldı.
Koridorda çığlıklar yükselmiş, kanal çalışanlarının büyük kısmı lobiye doluşmuştu. Kimisi ne olduğunu anlamaya çalışıyor, kimisi telefonunu ile haber değeri olan bu anı yakalıyordu.
Gazeteciler...
Bir olayın tam ortasında refleksleri değişmezdi.
İleride kayıt almaya başlayan kameramanı gördüğümde istemsizce başımı iki yana salladım. Bir haber merkezinde yaşanan böylesine sıra dışı bir olayın görüntülerini kimse kaçırmak istemiyordu. Canlı yayın masasından gelen iki stajyer bile cep telefonlarını kaldırmıştı.
İçimdeki gazeteciyle içimdeki insan ilk kez bu kadar sert çarpışıyordu.
---
Mustafa, Teoman'ın omzunu iterek kurtulmayı başardı ve giriş kapısına doğru koşmaya başladı. Gazdan etkilenmeyen güvenlik görevlilerinden biri önünü kesmeye çalıştı. ama adam hiç yavaşlamadan güvenlik görevlisini omzuyla savurdu.
Yaklaşık yüz kiloluk adam geriye doğru düşerken lobideki dekoratif saksılar devrildi. Seramik parçalarının çıkardığı ses bütün binada yankılandı.
"Kapıları kilitleyin!" diye bağırdı biri. Elektronik kapılar kapanmaya başlamıştı. Fakat Mustafa son anda kendini dışarı atmayı başardı. Onun elini kolunu sallayarak uzaklaşmasını bekleyemezdim. Bu yüzde düşünmeden peşinden koşmaya başladım.
"Nazlı Hanım"
Arkamdan Bilge'nin sesi geldi ama durmadım. Teoman Bey birkaç adım arkamdaydı. Dışarı çıktığımız anda İstanbul'un uğultusu üzerimize çöktü. Akşam trafiği başlamış, kanal binasının önündeki cadde araçlarla dolmuştu. Etrafa bakındığımda aradığım şeyi bulmam uzun sürmedi.
Mustafa kaldırımdan karşıya doğru koşuyordu. Tam o sırada yolun kenarında siyah renkli, plakası çamurla kapatılmış bir panelvan sert fren yaptı. Arka sürgülü kapısı içeriden açıldı ancak şoförü göremedim. Seçebildiğim tek şey; içeriden uzanan koldu.
Kolun sahibi "Çabuk!" diye bağırdı.
Demek Mustafa yalnız değildi. Teoman Bey'le kısa bir an göz göze geldik. Sanırım o da aynı şeyi düşünüyordu. Peşinden koşan güvenlik görevlerine seslendi. "Arabaya binmesine izin vermeyin!" Ardından koşuşunu daha da hızlandırdı.
Hayatımda pahalı takım elbiseyle bu kadar hızlı koşan başka birini görmemiştim.
Mustafa panelvana birkaç metre kala ayağı kaldırım taşına takılarak sendeledi. Bu küçücük sendeleme her şeyi değiştirdi. Teoman Bey aradaki mesafeyi kapatıp adamın montunu yakalamayı başarmıştı. İkisi birlikte asfaltın üzerine savruldular. Mustafa ve Teoman Bey yerde debelenirken panelvanın içindeki kişi küfrederek dışarı atladı.
Uzun boylu, siyah kapüşonlu bir adamdı, yüzünü seçemiyordum. Adam Doğrudan Teoman Bey'e yöneldi. Hazırlıksız yakalanacağını anladığımda "Arkana dikkat!" diye bağırdım.
Teoman Bey tam döneceği sırada kapüşonlu adam sert bir tekmeyle onu yere düşürdü.
İçimdeki bütün kan çekilmiş gibiydi. Bakışımı aniden kanal binasına çevirdim. Ali hâlâ güvenlik görevlilerinin yanındaydı. Bu mesafeden bile çok korktuğunu görebiliyordum. Koşup onun yanına gitmek ya da kalıp Teoman Bey'e yardım etmek arasında ciddi anlamda bocalıyordum.
Karar vermeme fırsat kalmadn kapüşonlu adam cebinden metal bir cisim çıkardı.İlk anda bıçak sanmıştım ama değildi.
Teleskopik copu tek hamlede açıp Teoman Bey'e savurdu. Etraftaki insanların çığlıkları çoğalmıştı. Bir kadının, "Polisi arayın!" diye bağırdığını duydum. Oysa polis zaten buradaydı.
Teoman Bey, copun ilk darbesini koluyla karşıladı. Kolundan çıkan tok sesini bulunduğum yerden duydum. Canının acıdığı belliydi ama geri çekilmedi. Mustafa bu sırada doğrulup yeniden panelvana yönelmişti. Her şey çok hızlı gerçekleşiyordu ve benim durup düşünmeye zamanım yoktu.
O an yol kenarında duran kaldırım taşını gördüm. Düşünmeden koşup yerinden aldım. Hayatımda ilk kez bir kaldırım taşını silah gibi kullanacaktım. Bütün gücümle Mustafa'nın sırtına doğru fırlattığumda isabet edeceğini hiç düşünmemiştim. Taş bacaklarına çarpınca dengesini kaybederek yere kapaklandı. O esnada Teoman Bwy'le dalaşan kapüşonlu adam küfredip bana döndü. İşte o an ciddi anlamda korktum.
Gerçekten korktum.
Gözlerinde tek bir tereddüt bile yoktu. Birden bana doğru yürümeye başladı. Donup kalmıştım, bir adım bile atacak takati kendimde bulamıyordum. Tam da o an; Teoman Bey arkasından yetişip beline sarıldı. İkisi yeniden yere düşmüştü.
Caddede akış tamamen durmuş vaziyetteydi. Araçlar korna çalıyor, insanlar kaldırıma toplanıyor, onlarca cep telefonu aynı anda kayıt alıyordu.
Bir televizyon kanalının önünde yaşanan kavga birkaç dakika içinde bütün sosyal medyaya düşecekti.
---
Çok geçmeden uzaktan siren sesleri duyulmaya başladı. Mustafa bunu duyunca paniğe kapıldı ve Teoman Bey'i zaptetmeye çalışan kapüşonlu adama baktı.
"Gidiyoruz!" diye bağırmıştı ama adam başını iki yana sallayarak reddetti. "Onsuz gitmeyiz." diye direttiğinde o an ne demek istediğini anlayamadım. Sonra bakışlarının Ali'ye yöneldiğini fark ettim.
Kanım dondu. Bütün mesele Ali'ydi. Çocuk ellerinden kaçmıştı ve onu geri almak istiyorlardı. Kapüşonlu adam aniden yön değiştirip güvenlik görevlilerine doğru koşmaya başladı.
"Aliiii" Adını var gücümle bağırmıştım. Aynı zamanda ben de adamın arkasından ona doğru koşuyordum. Çocuk beni görünce yerinden kıpırdamadı. Adeta korkudan donmuştu.
Tam kapüşonlu adam ona uzanacakken güvenlik görevlilerinden biri kendini Ali'nin önüne attı ancak cop bu kez onun omzuna indi. Adam acıyla dizlerinin üzerine çökünce kapüşonlu adam gerilemiş ve bana kazandırdığı o iki saniye yetmişti. Koşup Ali'yi arkama aldım. Bir elim az önce sıkıp acıttığı omzundaydı. Canını yakmamak için tüy kadar hafif dokunmaya özen gösteriyordum.
Polislerden biri sonunda yetişip kapüşonlu adamı yere yatırdı. Diğer polis de Mustafa'yı etkisiz hâle getirmeye çalışıyordu.Ortaya çıkan görüntü tam anlamıyla bir kaostu.
Bağırışlar, sirenler, flaşlar ve yerde kırılmış telefon ekranları. Dağılmış evraklar...
Ve bütün bunların ortasında, korkudan sesi çıkmayan yedi yaşındaki bir çocuk...
---
Yaklaşık on dakika sonra olay büyük ölçüde kontrol altına alındı. Kapüşonlu adam kelepçelenmişti ancak Mustafa ortadan kayboldu. Yaşanan arbede sırasında nasıl sıyrıldığını kimse fark etmemişti.
Polisler çevrede arama yaparken ben ambulansın arkasında oturan Ali'nin yanına çömeldim.
Üzerine onu sıcak tutacak bir battaniye vermişlerdi. Yüzü hâlâ bembeyazdı.
"Bitti." dedim. "Artık güvendesin."
Kafasını kaldırıp bana baktı. Sanki bitmediğini biliyormuş gibi ikimiz de sessizdik.
TeomanBey kolundaki sıyrıklara ve bacağındaki berelenmeye rağmen yürüyerek yanımıza geldi. Takım elbisesinin kolu yırtılmış, alnının kenarında ince bir kesik oluşmuştu. İlk iş olarak Ali'nin dizlerinin hizasına çöktü.
"İyi misin?" sorusuna Ali başını hafifçe salladı.
Teoman Bey cebinden mendil çıkarıp çocuğun yüzündeki tozu silerken sesini olabildiğince yumuşattı.
"Birazdan sana birkaç soru soracaklar." Ali ürkekçe bana baktı ve "Onlara güvenebilir miyim?" diye sordu.
Bu soru bana değil, hayata sorulmuş gibiydi. Ben sessiz kaldım ama Teoman Bey cevap verdi.
"Bu kez yalnız değilsin Ali."
Küçük çocuğun gözleri doldu. Bir süre üçümüz de sessiz kaldık.
Ali sonra cebine doğru uzandı. Kirli pantolonunun arka cebinden buruşturulmuş küçük bir kâğıt parçası çıkardı.
"Bunu..." dedi duraksadı ve titreyen eliyle bana uzattı. "...bana bir adam verdi."
Kâğıdı dikkatlice açtım. Üzerinde çocuk el yazısına benzemeyen, düzgün karakterlerle yazılmış tek bir adres vardı. Adresin altında ise yalnızca iki kelime bulunuyordu.
**"Sakın güvenme."**
Kime?
Hiçbir isim yazmıyordu. Tam o sırada Teoman Bey kâğıdı elimden alıp arkasını çevirdi. İkimiz de aynı anda sustuk. Çünkü arka yüzünde mavi mürekkeple basılmış, yıllardır kullanılmayan bir televizyon logosu vardı.
Bu logo, on iki yıl önce iflas ettiği açıklanan ve gizemli bir yangından sonra bütün arşivi yok olan Marmara Haber Ajansı'na aitti.
Teoman Bey yavaşça bana baktı.
"Bu tesadüf olamaz."
Ben cevap veremedim. Çünkü zihnim çoktan başka bir ayrıntıya takılmıştı. Az önce kaçan Mustafa, polisler onu yere yatırmaya çalışırken yalnızca bir kez bağırmıştı.O hengâmede kimse fark etmedi ama ben duydum.
Bütün gürültünün arasında tek bir cümle... "Kızıl Defter'i bulmadan o çocuğu kaybedemeyiz."
Ali'nin avuçlarını daha sıkı kavradım.
Artık emindim.
Bu hikâye, sokakta mendil satan bir çocuğun dramından çok daha büyüktü.
Ve biz, henüz ilk perdesini yeni aralamıştık.