MyStoryBölüm 4 / 21

Bölüm 4 / 21

4. Bölüm: Patlıcan Kızartması ve Gece Vardiyası

Amber

Hamileliğin dördüncü ayında, gecenin üçünde annemi uyandırıp ondan çikolata soslu patlıcan kızartması istedim.

Bunu söylerken ciddiydim. Annem ise ilk önce rüya gördüğünü sandı. Yatağında doğrulup gözlerini kırpıştırdı ve bana, sanki uykusunda konuşan bir yabancıya bakıyormuş gibi baktı.

"Ne istedin?"

"Patlıcan kızartması. Üstünde çikolata sosu olsun. Hani dondurmanın üstüne döktüğümüz o şişedeki sos."

"Amber, saat üç."

"Biliyorum, anne. Bebek de biliyor. Ama ısrar ediyor."

Annem bir süre tavana baktı. O bakışın içinde yirmi yıllık annelik, bir ömürlük sabır ve bir parça da pişmanlık vardı. Sonra iç çekerek yorganını kenara attı, terliklerini giydi ve mutfağa yürüdü. Arkasından, karnımı tutarak paytak paytak yürüdüm. O aylarda yürüyüşüm, Penny'nin deyimiyle, "kendinden emin bir penguenin yürüyüşüne" dönmüştü.

Buzdolabında bir tane patlıcan vardı. Annem onu bir gün önce, aşağıdaki çamaşırhanenin sahibi Bay Kowalski'nin çatıdaki küçük serasından almıştı. Bay Kowalski annemin lazanyasına âşıktı ve karşılığında ona her hafta sebze getiriyordu. Annem bu alışverişin tamamen ekonomik olduğunu iddia ediyordu. Ben ise Bay Kowalski'nin her hafta neden yeni bir gömlek giydiğini merak ediyordum.

Annem patlıcanı dilimledi, tuzladı, bekletmeden yağa attı. Mutfak kızgın yağın kokusuyla doldu. Ben de masaya oturdum ve bu kokunun bana kahve kokusundan çok daha güzel geldiğini düşündüm. Hamileliğim, kafede iki yıl boyunca sevdiğim her şeyi benden almış, yerine tuhaf ve açıklanamaz arzular bırakmıştı. Turşu suyunu bardağa koyup içiyor, havuçları fıstık ezmesine batırıyor, sabahları limonu kabuğuyla birlikte ısırıyordum. Penny bir keresinde limonu ısırdığımı görünce yüzünü buruşturmuş ve "Bu bebek doğduğunda büyük ihtimalle bir korsan olacak," demişti.

Annem kızarmış dilimleri tabağa dizdi, sonra çikolata sosunun şişesini aldı ve bir süre elinde tuttu. "Emin misin?" diye sordu.

"Hayatımda hiçbir şeyden bu kadar emin olmadım."

Bu cümleyi en son nerede söylediğimi hatırladığımda elim bir an karnımın üstünde durdu. Bir otel odasında, gri gözlü bir adama söylemiştim. O zaman da emin değildim. Şimdi de değildim. Ama patlıcanın üstüne dökülen çikolata sosunu izlerken, en azından bu konuda yanılmadığımı biliyordum.

İlk lokmayı aldım. Annem karşımda oturmuş, yüzünü buruşturarak beni izliyordu.

"Nasıl?"

"Mükemmel," dedim, ağzım doluyken. "Bu, insanlığın şimdiye kadar keşfettiği en büyük lezzet."

Annem çatalını aldı, tabağımdan küçük bir parça kopardı ve tadına baktı. Yüzü önce kasıldı, sonra şaşkın bir ifadeye büründü. "Fena değil," dedi. Bir parça daha aldı. "Hiç fena değil aslında."

O gece saat dörde kadar, mutfak masasında, annemle birlikte bir tabak çikolatalı patlıcan kızartması yedik. Aşağıdan çamaşır makinelerinin titreşimi geliyordu. Annem bana, beni hamileyken neler istediğini anlattı. Ona göre ben, karnındayken yalnızca tuzlu kraker ve elma sirkesi istemiştim. Babam bir gece kraker almak için yirmi dakika araba sürmüş, döndüğünde de yanlış markayı aldığı için annem ağlamıştı.

"Babam sana kraker mi almıştı?" diye sordum. Babamdan, annemin ağzından iyi bir şey duymayalı yıllar olmuştu.

Annem bir an durdu. Elindeki çatalı tabağın kenarına bıraktı. "Almıştı," dedi. "O zamanlar iyi bir adamdı. Sonra korktu ve gitti. Bazı erkekler sorumluluğu taşıyamaz, Amber. Ama bu, onların hiç iyi olmadıkları anlamına gelmez. Sadece yeterince güçlü olmadıkları anlamına gelir."

O cümleyi uzun süre düşündüm. Thomas'ı düşündüm, bardaki adamı düşündüm. Sonra karnımdaki bebeği düşündüm ve ona, kim olursa olsun, babasının yokluğunun bir eksiklik değil, bir başlangıç olacağını sessizce söz verdim.

Para, o aylarda hayatımın en büyük düşmanıydı.

Kafedeki maaşım ve annemin çiçekçideki geliri, kirayı ve faturaları ancak karşılıyordu. Doktor kontrolleri, vitaminler, bebek için alınması gereken sonsuz liste ise bambaşka bir hesaptı. Penny bir akşam bana bütün giderlerimi gösteren bir tablo hazırladı. Muhasebe öğrencisi olmanın verdiği bütün titizlikle her kalemi renklere ayırmıştı. Tablonun alt satırında, kırmızıyla yazılmış ve üç kez altı çizilmiş bir rakam vardı.

"Bu ne?" diye sordum.

"Bu," dedi Penny, "bebek doğduğunda elinde olması gereken para ile şu anda elinde olan para arasındaki fark."

Rakama baktım. Sonra Penny'ye baktım. "Neden kırmızı?"

"Çünkü kanayan bir yara gibi."

O hafta, bir temizlik şirketinin ilanını gördüm. Gece vardiyası, ofis temizliği, saat on ile ikisi arası. Ödemeler haftalıktı ve deneyim aranmıyordu. Başvurduğumda karşıma çıkan şef, Rosa adında, küçük yapılı, sesi kendisinden üç kat büyük, Porto Rikolu bir kadındı. Karnıma baktı, sonra yüzüme baktı.

"Kaç aylık?"

"Dört."

"Ağır kaldırmazsın. Merdivenlerden koşmazsın. Kimyasalları ben karıştırırım, sen sadece silersin. Başın dönerse oturursun ve bana söylersin. Anladın mı?"

"Anladım."

"Bir de," dedi Rosa, parmağını yüzüme doğrultarak, "ağlamak yasak değil ama ağlarken toz bezini bırakma. Gözyaşı da cam silmeye yarar."

Rosa'nın ekibi, şehrin merkezindeki cam bir gökdelenin otuz beşinci katından kırkıncı katına kadar olan ofisleri temizliyordu. Bina gece boyunca bir akvaryum gibi parlıyordu. Asansörler ayna gibi cilalıydı ve lobide, girişin tam karşısında, mermerin üstüne altın harflerle bir isim yazılmıştı. O ismi her gece görüyordum ama hiçbir zaman okumuyordum. Benim için bina, yalnızca saat başına ödenen bir ücretten ibaretti.

En üst kat bize yasaktı. Rosa ilk gece bunu açıkça söyledi. Kırkıncı katın en sonundaki köşe ofis kilitliydi. "Patronun oğlunun ofisi," dedi Rosa. "Adam Londra'da. Ofis o dönene kadar kapalı kalacak. İçeri girmek, dokunmak, bakmak yasak."

"Bakmak da mı?"

"Bakmak da. Bu zenginler, baktığın şeyi aşındırdığını sanıyor."

O kapının önünden her gece geçtim. Buzlu camın arkasında devasa bir masa, deri bir koltuk ve şehre bakan dev pencereler seçiliyordu. Bir gece, Rosa başka bir katta meşgulken, kapının önündeki koridorun halısını süpürürken durdum ve buzlu camdan içeri baktım. Ofis karanlıktı ama pencerenin önünde, şehrin ışıkları arasında boş koltuğun siluetini görebiliyordum. İçimden, o koltukta oturacak adamın nasıl biri olduğunu düşündüm. Muhtemelen gece üçte patlıcan kızartması yemeyen, bir saç tokası yüzünden uykusuz kalmayan, hayatı bir sözleşme kadar düzenli bir adamdı.

Onu kıskandım. Sonra kendime güldüm ve süpürgeyi çalıştırdım.

Bedenim, benden izin almadan değişiyordu.

Beşinci ayda kot pantolonlarımın düğmesi kapanmaz oldu. Önce bir lastik tokayla düğmeyi iliğe bağladım, sonra o da yetmedi. Altıncı ayda ayakkabılarım ayağıma dar gelmeye başladı. Akşamları eve döndüğümde bileklerim şişmiş, ayaklarım iki numara büyümüş oluyordu. Annem ayaklarımı ılık tuzlu suya sokuyor, bir yandan da Bay Kowalski'nin ona öğrettiği bir Polonya şarkısını mırıldanıyordu. Şarkının sözlerini bilmiyordu. Bay Kowalski'nin de pek bildiğini sanmıyorum.

Yüzüm yuvarlaklaşmıştı. Kollarım kalınlaşmış, karnımın yanlarında ve kalçalarımda pembe, ince çizgiler belirmişti. Bir sabah duştan çıktığımda buğulu aynayı elimle sildim ve karşımdaki kadına uzun uzun baktım. O kadın bana yabancıydı. Aynada gördüğüm kızın, birkaç ay önce siyah bir intikam elbisesiyle bir barın merdivenlerinden indiğine inanmak zordu.

Ağlamadım. Bunu yazarken kendimle gurur duyuyorum, çünkü o sabah ağlamak için çok iyi bir sebebim vardı. Ama o an aklıma Thomas'ın sesi geldi. "Hep yorgundun." Sonra Chloe'nin üstündeki gri kazağım geldi. Sonra da Thomas'ın, Chloe'nin incecik bileklerini öven bir mesajı, ki onu da ayrıldıktan sonra ortak tabletimizde bulmuştum. Ağlamak yerine aynaya, bu sesleri susturmak ister gibi yüksek sesle konuştum.

"Sen bir insan büyütüyorsun," dedim. "Bir insan, Amber. Elleri, ayakları, kalbi olan bir insan. Bunu yaparken kimseye güzel görünmek zorunda değilsin."

Kapının arkasından annemin sesi geldi. "Doğru söylüyorsun, tatlım. Ama banyoda kırk dakikadır duruyorsun ve benim de bir mesanem var."

Penny bu dönemde yeni bir teori geliştirmişti. Teorinin adını kendisi koymuştu: "Gizli Milyarder Baba Teorisi."

Teoriyi bana her fırsatta anlatıyordu. Bir pazar öğleden sonrası, kanepemizde yanıma oturmuş, ayaklarımı kucağına almış ve şişmiş bileklerime krem sürerken yine anlatmaya başladı.

"Bak, bütün kanıtlar ortada," dedi. "Bir: Takım elbise. İki: Kol düğmesi. Normal bir adam kol düğmesi takmaz, Amber. Normal bir adam gömleğinin düğmelerini bile yanlış iliklere sokar. Üç: Otel süiti. Dört: Sana sözleşmelerden, ailesinden, babasının baskısından bahsetmiş. Bu, kitapların ilk bölümünde her milyarderin yaptığı bir şeydir."

"Ya da," dedim, "bir sigorta şirketinde orta düzey yöneticidir, babası da ona kendi şirketini devretmek isteyen bir halı mağazası sahibidir."

"Halı mağazası sahiplerinin oğulları süitte kalmaz."

"İndirim yapmışlardır."

Penny ellerini havaya kaldırdı. Kremli parmaklarından biri ayak bileğime yapıştı. "Hayal gücün yok! Bir gün o adam kapına gelecek, bebeğini görecek ve onu tanıyacak. Gözlerinden. Gri gözlerinden. Sonra seni bir helikopterle alıp..."

"Penny."

"...Akdeniz'deki villasına götürecek, orada ayaklarına bu kremi o sürecek..."

"Penny!"

"Ne var?"

"Benim ayaklarıma şu an sen krem sürüyorsun. Gizli milyarder değil. Bu yüzden lütfen teorinin bu kısmını sessizce yaşa."

Penny bir süre sustu. Sonra, alçak sesle ve çok ciddi bir yüzle, "Kitaplarda kahraman kadın da hep senin gibi inkâr eder," dedi. "Sonra yüz yirmi sayfa boyunca pişman olur."

Bu konuşmanın ne kadar gülünç olduğunu o gün düşünmüştüm. Bugün düşündüğümde, Penny'nin bütün o romanlarda okuduğu şeylerin hayatımın senaryosunu benden önce yazdığını ve benim onu dinlemediğimi görüyorum. Penny bunu bana hâlâ hatırlatır. Her fırsatta.

Altıncı ayın sonunda, kliniğin aynı doktoru ultrason cihazını çalıştırırken bana bebeğin cinsiyetini öğrenmek isteyip istemediğimi sordu. Annem bir yanımda, Penny diğer yanımda duruyordu. İkisi de nefeslerini tutmuştu.

"Evet," dedim.

"Bir kız," dedi doktor.

Annem ellerini ağzına götürdü. Penny ise ağlamaya başladı, ki bu Penny için şaşırtıcı değildi. Penny, bebek bezi reklamlarında bile ağlardı. Ben ise ekrandaki o küçük siluete baktım. Kıvrılmış, yumruklarını yüzüne dayamış, bir şeyler düşünüyormuş gibi duran küçük bir siluetti. Bir kız. Benim kızım.

Eve dönerken otobüste annem bana isim önerileri sıraladı. Annesinin, teyzesinin, en sevdiği dizideki karakterin ve bir zamanlar komşusu olan kadının adlarını tek tek saydı. Penny de kendi önerilerini ekledi. Hepsi, okuduğu romanlardaki kadın kahramanların adlarıydı ve hepsi de ya "Seraphina" ya da "Isadora" gibi bir masal prensesinin adı kadar uzundu.

Ben ise pencereden dışarı bakıyordum. Otobüs bir ara durdu ve kapının yanındaki bir kadın, kucağındaki kızına "Mia, otur yerine," dedi. Kız oturmadı. Annesinin kucağından kurtulup pencereye yapıştı ve dışarıdaki güvercinlere el salladı.

"Mia," dedim.

Annem ve Penny sustu.

"Mia," diye tekrarladım. "İtalyancada 'benim' demek. Benim kızım."

Annem gözlerini sildi ve başını salladı. Penny ise bir an düşündü, sonra burnunu çekerek "Kısa ama etkileyici," dedi. "Bir milyarderin kızına yakışır."

Otobüstekiler, ikimizin aynı anda neden güldüğünü anlamadı.

Yedinci ayın ilk haftasında Gary kafeyi sattı.

Bize bunu bir pazartesi sabahı, kepenkleri kaldırdıktan hemen sonra söyledi. Kirası iki katına çıkmıştı ve köşeye açılan büyük zincir kafe, müşterilerinin yarısını almıştı. Zincirin sahipleri ona iyi bir teklif yapmıştı. Gary teklifi kabul etmişti ve bunu söylerken yüzüme bakamamıştı.

"Yeni yönetim herkesi yerinde tutacağına söz verdi," dedi. "Sözleşmeye yazdırdım."

Yeni yönetimin adı Brad'di. Yirmi beş yaşındaydı, saçları jöleyle dikilmişti ve her cümlesine "Takım olarak..." diye başlıyordu. İlk gün kafenin duvarlarını zincirin kurumsal yeşiline boyattı, Gary'nin yıllardır kasanın arkasında asılı duran siyah beyaz Chicago fotoğraflarını indirdi ve hepimize üstünde zincirin logosu bulunan, bedenimize hiç uymayan önlükler dağıttı. Benim önlüğüm karnımın ancak yarısına kadar iniyordu. Brad bunu fark etti ve bir süre bana baktı. O bakışın ne anlama geldiğini o an anlamadım.

İkinci haftanın cuması, kapanışa yakın bir saatte, Brad beni arka odaya çağırdı. Masanın arkasında oturuyordu ve önünde bir dosya vardı. Bana oturmamı söylemedi. Ben de ayakta, belimi tutarak durdum.

"Amber," dedi. "Takım olarak sana çok teşekkür ediyoruz."

Bu cümlenin devamını tahmin edebiliyordum ama yine de dinledim.

"Marka imajımızı gözden geçirdik. Ön tezgâhta çalışan ekibin dinamik, enerjik ve markamızın değerlerini yansıtan bir görünüme sahip olması gerekiyor. Bazı müşterilerimiz, durumunun onları rahatsız ettiğini belirtti."

"Durumum mu?"

Brad gözlerini kısa bir süreliğine karnıma indirdi, sonra tekrar dosyasına baktı. "Ayrıca sigorta açısından da bir risk oluşturuyorsun. Bir kaza olursa şirket sorumlu tutulabilir. Bu yüzden yolumuzu ayırmamızın herkes için daha sağlıklı olacağına karar verdik."

"Bu yasal değil," dedim. Sesim titredi ama durmadım. "Hamile olduğum için beni işten çıkaramazsınız."

Brad bana, sanki konuşan bir mobilyaya bakar gibi baktı. "Seni hamile olduğun için çıkarmıyoruz, Amber. Performans değerlendirmesi yüzünden çıkarıyoruz. Geçen ay iki kez vardiyana geç kaldın." Dosyayı bana doğru itti. "Bunlar kayıtlı."

İki kez geç kalmıştım, doğruydu. Bir keresinde kontrol randevum uzamıştı, diğerinde de sabah bulantısı yüzünden otobüsten inip kaldırımın kenarında beş dakika oturmak zorunda kalmıştım. Gary her iki seferde de omuz silkmiş, bana "Bir dahakine kruvasan getir, ödeşiriz," demişti. Gary artık yoktu. Kruvasanlar da artık fabrikadan, plastik ambalajlar içinde geliyordu.

Bir avukatla konuşmam gerektiğini biliyordum. Ama avukatlar para isterdi, dava aylar sürerdi, ben ise iki ay sonra doğum yapacaktım. Elimdeki tek şey, Brad'in o kayıtsız yüzüydü ve o yüz, hayatımda karşılaştığım birçok yüz gibi bana nerede durmam gerektiğini hatırlatıyordu. Kenarda. Hep kenarda.

Önlüğümü çıkardım ve katlayıp masasının üstüne bıraktım. "Takım olarak," dedim, "umarım bu önlükleri bir gün sizin bedeninize de uygun dikerler."

Brad'in yüzünde bir şeyin kıpırdadığını gördüm. Hakarete uğradığını anlamıştı ama nasıl uğradığını tam olarak çözememişti. Odadan çıktım.

Kapının önünde Gary bekliyordu. Kafeyi devrettikten sonra da her cuma uğrayıp eski müşterileriyle sohbet ediyordu. Yüzümü görünce her şeyi anladı. Ceketinin cebinden bir zarf çıkardı ve elime tutuşturdu.

"Bunu sana zaten verecektim," dedi. "Bebek için. Açma, burada açma. Eve gidince aç."

Eve gidince açtım. İçinde beş yüz dolar ve kafenin duvarından indirilmiş siyah beyaz Chicago fotoğraflarından biri vardı. Fotoğrafın arkasına Gary, eğri büğrü el yazısıyla şunu yazmıştı: "Bu şehir seni yenemez, çocuk. Ben yıllarca denedim, seni yenemedi."

Temizlik işi bir ay daha sürdü.

Rosa, hamileliğimin sekizinci ayında beni koridorun sonunda, yorgunluktan bir sandalyeye çökmüş hâlde buldu. Elinde toz bezim, karnımın üstünde de elimle dinlenen Mia vardı. Mia o aylarda bir futbolcu gibi tekme atıyor, özellikle gece yarısından sonra kendini dünya şampiyonasında sanıyordu.

Rosa yanıma çömeldi ve bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra derin bir nefes aldı. "Şirket seni artık çalıştıramayacağımı söyledi, mija," dedi. "Sekizinci aydan sonra izin vermiyorlar. Sigorta yüzünden."

"Herkes sigortayı seviyor bu aralar," dedim.

Rosa güldü. Sonra cebinden buruşuk bir zarf çıkardı. "Kızlar topladı," dedi. "Fazla değil. Ama kızlar topladı."

Zarfı aldım. Bu sefer ağladım. Toz bezini bırakmadan, Rosa'nın kuralına uyarak ağladım. Rosa da benimle birlikte ağladı ve gözyaşlarımızla kırkıncı katın koridorundaki aynaları sildik. Sonra Rosa beni son kez kırkıncı katın koridoruna, o yasak kapının önüne götürdü.

"Son gecen," dedi. "Bir kurala uymamaya hakkın var."

O kapının önünde durdum. Buzlu camın arkasındaki karanlık ofise, şehrin ışıkları arasındaki boş koltuğa son kez baktım. Sonra önlüğümün cebinden sarı bir yapışkan not kâğıdı ve bir kalem çıkardım. Neden yaptığımı bilmiyorum. Belki de o geceden beri içimde taşıdığım bir alışkanlıktı bu. Kâğıda küçük, gülen bir surat çizdim ve onu buzlu camın sağ alt köşesine, kapı kolunun hemen yanına yapıştırdım.

"Bu ne?" diye sordu Rosa.

"Hiçbir şey," dedim. "Patronun oğluna bir hoş geldin hediyesi. Döndüğünde ofisinde gülen birini bulsun."

Rosa bana, sanki kafamın biraz karıştığını düşünüyormuş gibi baktı ama bir şey söylemedi. Muhtemelen ertesi gece o notu söküp atacaktı. Ben de bunu umursamadım. Bazı şeyler, kimse görmese de yapılmalıydı.

Asansöre bindiğimizde aynada kendimi gördüm. Şişmiş yüzümü, kocaman karnımı, bileklerimden taşan ayaklarımı ve gözlerimin altındaki morlukları gördüm. Aynadaki kadın yorgundu. İşsizdi. Elinde iki zarf ve bir siyah beyaz fotoğraf vardı. Kızının babasının adını bilmiyordu.

Ama ayaktaydı.

Lobiden geçerken, girişin karşısındaki mermer duvarda altın harflerle yazılmış o isme ilk kez baktım. Sonra omuz silktim. Zengin insanların adları birbirine benziyordu. Benim için bu bina, iki zarf ve bir veda demekti. O kadar.

Dışarıda ılık bir haziran yağmuru yağıyordu. Otobüs durağına yürürken Mia karnımın içinde bir tekme daha attı. Bu sefer daha yumuşaktı, sanki sırtıma bir el koymuş gibi.

"Biliyorum," dedim ona. "Bir yolunu bulacağız."

O yaz, hayatımın en zor yazı olacaktı. Ama ben, ilk kez yalnız olmadığımı hissederek eve döndüm.

Uygulamada reklamsız oku