Bölüm 5 / 21
5. Bölüm: Gri Gözler
Amber
Suyum, Bay Kowalski'nin çamaşırhanesinde, dört numaralı kurutma makinesinin önünde geldi.
Temmuzun ilk haftasıydı ve Chicago bir fırının içi kadar sıcaktı. Dairemizde klima yoktu. Annemin bir mağazanın indirim sepetinden bulduğu küçük vantilatör, odadaki sıcak havayı bir yerden alıp başka bir yere taşımaktan başka bir işe yaramıyordu. Bu yüzden öğleden sonraları aşağıya, çamaşırhaneye iniyordum. Bay Kowalski oraya, müşteriler serinlesin diye eski ama güçlü bir klima taktırmıştı. Ben de bir plastik sandalyeye oturuyor, ayaklarımı başka bir sandalyenin üstüne uzatıyor ve dönen çamaşırları seyrederek kendimi bir deniz kenarında sanıyordum.
O gün Bay Kowalski bana buzlu limonata getirmişti. Bardağı elime tutuşturup tam "Annen bu akşam lazanya mı yapıyor?" diye soracakken, oturduğum sandalyenin altından ılık bir şeyin aktığını hissettim. Önce limonatayı döktüğümü sandım. Sonra bardağın hâlâ elimde ve dolu olduğunu gördüm.
Bay Kowalski yere baktı. Ben de yere baktım. Dört numaralı kurutma makinesi tam o anda programını bitirip tiz bir zil çaldı.
"Bay Kowalski," dedim, sesim inanılmaz derecede sakin çıkmıştı, "sanırım suyum geldi."
Bay Kowalski yetmiş iki yaşındaydı, savaş görmüş, iki karı gömmüş, bir kez de kendi çamaşırhanesinde çıkan yangını tek başına söndürmüş bir adamdı. Ama o an yüzü, makinelerden çıkan en beyaz çarşaf kadar beyaza döndü. "Su," dedi. "Su. Evet. Su gelir. Su gelince..." Etrafına baktı, sonra en yakındaki çamaşır sepetini kaptı ve içindeki havluları ayaklarımın altına sermeye başladı. "Kuru tutalım. Önce kuru tutalım."
"Bay Kowalski, o havlular Bayan Patterson'ın."
"Bayan Patterson anlar!"
Annem çiçekçideydi. Telefonu açtığında önce ne söylediğimi anlamadı, sonra anladı ve bir şeyin yere düştüğünü duydum. Sonradan, çiçekçinin vitrinindeki en büyük vazoyu devirdiğini öğrendim. "Hemen geliyorum!" diye bağırdı. "Hastaneye git, ben oraya gelirim! Taksi çağır! Hayır, taksi çağırma, taksiler pahalı! Hayır, çağır! Ödemesini ben yaparım!"
Taksiyi çağıramadım. O saatte hiçbir uygulama araç bulamıyordu. Sonunda Bay Kowalski, çamaşırhanenin teslimat minibüsünün anahtarlarını aldı ve beni arka kapıdan, kucak dolusu çarşaf ve havlu çuvalının arasından geçirerek yolcu koltuğuna yerleştirdi. Minibüsün kliması çalışmıyordu. Arka tarafı, teslim edilmeyi bekleyen kırk iki torba temiz çamaşırla doluydu ve her virajda torbalardan biri öne doğru kayıp ensemi okşuyordu.
Penny'yi yoldan aradım. Penny o sırada okulda bir finansal muhasebe sınavındaydı ve telefonu açmamalıydı. Ama açtı.
"Doğuruyor musun?" diye fısıldadı.
"Doğurmaya gidiyorum. Bay Kowalski'nin çamaşır minibüsüyle."
"Ne?"
"Uzun hikâye. Hastaneye gel."
"Sınavın ortasındayım!"
"O zaman sınavını bitir."
Bir saniyelik bir sessizlik oldu. Sonra Penny'nin sandalyesini geri ittiğini ve gözetmene "Arkadaşım doğuruyor, bu soruların hepsinin cevabı aktif hesaplarda!" diye bağırdığını duydum. Sonradan o sınavdan en yüksek notu aldığını öğrendim. Penny bunu hâlâ, Mia'nın ona getirdiği şansa bağlar.
Hastanenin acil girişine vardığımızda bir sancı beni ikiye büktü. Bay Kowalski minibüsü kapının tam önüne, park etmenin kesinlikle yasak olduğu yere çekti ve kapıdan fırlayıp içeriye koştu. Görevlilere ne söylediğini bilmiyorum ama otuz saniye içinde iki hemşire ve bir tekerlekli sandalye yanımdaydı. Beni sandalyeye otururken Bay Kowalski de minibüsün kapısını açtı ve içinden, en üstteki torbadan bir yastık kılıfı çıkarıp bana uzattı.
"Al," dedi. "Temiz. Kucağına koyarsın. İnsan elinde temiz bir şey olunca daha az korkar."
O yastık kılıfının üzerinde mavi çiçekler vardı ve kime ait olduğunu hiçbir zaman öğrenemedim. Ama doğum boyunca onu elimden bırakmadım.
Doğum on dört saat sürdü.
Bunu yazarken bile karnımın kasıldığını hissediyorum. Kimse size doğumun ne kadar uzun, ne kadar sıkıcı ve aynı zamanda ne kadar korkunç olabileceğini anlatmaz. Filmlerde kadının suyu gelir, bir saat sonra da kucağına mis kokulu, temiz bir bebek verilir. Gerçek hayatta ise saatlerce bir yatakta yatar, monitörlerin bip sesini dinler, her sancıda dünyanın sona erdiğini sanır ve sancı geçtiğinde de bir sonrakinin ne zaman geleceğini düşünerek titrersiniz.
Annem yarım saat sonra geldi. Saçları dağılmış, önlüğünün üstünde hâlâ çiçekçinin yeşil yaprakları vardı. Elinde de, kim bilir nasıl, bir tepsi lazanya vardı.
"Anne," dedim, iki sancının arasında. "Neden lazanya getirdin?"
"Hemşirelere," dedi. "İnsan, kızını doğurtacak kadınlara boş elle gelmez."
Hemşireler lazanyayı yediler. Sonradan bana, o gece doğumhanedeki herkesin bana daha iyi davrandığını ve bunun lazanyayla ilgisi olduğunu düşündüklerini söylediler. Annemin dünya görüşünün özeti buydu. Her kapıyı bir tepsi lazanya açardı.
Penny sınavdan bir saat sonra geldi. Sırtında, son iki aydır hazırladığı ve "Doğum Çantası" adını verdiği dev bir sırt çantası vardı. Çantayı açtığında içinden bir pijama, bir diş fırçası, iki paket ıslak mendil, bir termos papatya çayı, kendi yaptığı bir doğum çalma listesi ve üç romantik roman çıktı.
"Neden kitap getirdin?" diye sordum.
"Uzun sürer diye."
"Ben mi okuyacağım?"
"Hayır. Ben okuyacağım. Sana sesli okuyacağım. Dikkatin dağılsın."
Gerçekten de okudu. Sancıların arasında bana, bir İskoç dükünün kale bahçesinde bir kızla karşılaşmasını anlatan bölümü okudu. Dük, kızın elini tutuyor ve ona "Senin için savaşırım, kılıcımla, kalbimle ve servetimle," diyordu. Ben tam o cümlede bir sancıya yakalandım ve Penny'ye, düküne de kılıcına da servetine de neler yapacağımı tek tek sıraladım. Penny kitabı kapattı. Doğumun geri kalanında bir daha açmadı.
Gece yarısından sonra her şey hızlandı. Doktor, hemşireler ve bir sürü makine aynı anda odaya girdi. Annem sağ elimi tuttu. Penny sol tarafıma geçti ve sesi titreyerek, "Ben her şeyi göreceğim," dedi. "Ben senin şahidinim. Doğumunun belgeselini ben yapacağım."
"Penny, sen kan görünce bayılıyorsun."
"Bu sefer bayılmayacağım. Kendimi hazırladım. Videolar izledim."
Doktor bana ıkınmamı söylediğinde, Penny cesur bir şekilde öne eğildi ve doktorun omzunun üzerinden baktı. Bir saniye baktı. İki saniye baktı. Üçüncü saniyede gözleri tavana döndü ve çok sessizce, neredeyse zarif bir şekilde, geriye doğru yığıldı. Bir hemşire onu tam zamanında yakalayıp duvarın dibindeki sandalyeye oturttu.
"Arkadaşınız iyi," dedi hemşire. "Bu, en sık gördüğümüz şeydir."
"Biliyorum," dedim. "Birinci sınıfta grip aşısı olurken de bayılmıştı."
Penny'nin bayılması, o doğumun belki de tek iyi yanıydı. Çünkü o kadar komikti ki gülerek ıkındım. Doktor bana iki kez "Gülme, ıkın!" dedi ama yapamadım. Gülmeyi bırakamıyordum. Gülerken ağlıyor, ağlarken de annemin elini sıkıyordum. Annemin parmaklarını o kadar sıktım ki ertesi gün iki tanesi morarmıştı. Annem onları bana, üç hafta boyunca, bir savaş madalyası gösterir gibi gösterdi.
Sonra bir ses duydum.
İnce, öfkeli, dünyaya geldiği için kızgın bir ağlama sesiydi. Odadaki bütün makinelerin sesini bastırdı. Penny o sesle uyandı, sandalyesinden doğrulup "Ne kaçırdım?" diye sordu.
"Bir kız," dedi doktor. "Sağlıklı, güzel bir kız."
Onu göğsüme koydular. Islak, kırmızı ve buruşuktu. Bir yumruğunu ağzına sokmuştu ve ağlamayı bıraktığında küçük, düzensiz nefesler alıyordu. Kokusu hiçbir şeye benzemiyordu. Ne sabuna ne süte ne de herhangi bir çiçeğe. Kendi kokusuydu. O koku, hayatımın geri kalanında içimde bir şeyin yerine oturmasını sağlayacak tek kokuydu.
"Merhaba, Mia," dedim. Sesim çatlamıştı. "Merhaba, benim kızım."
Mia gözlerini açtı.
Yenidoğan bebeklerin gözlerini açmadığını sanırdım. Mia açtı. Sadece bir anlığına, sanki dünyanın nasıl bir yer olduğunu kontrol etmek ister gibi. Hastanenin floresan ışıkları altında, kirpiklerinin arasından bana baktı. Gözleri koyuydu, bulanıktı ve bütün yenidoğanların gözleri gibi belirsiz bir renkteydi.
Ama o anlık bakışın içinde, bir kış sabahı göl yüzeyinin rengine benzeyen bir şey vardı.
Kendime bunun yorgunluk olduğunu söyledim. On dört saattir uyumamıştım. Gördüğüm şey bir yanılsamaydı.
Annem ağlıyordu. Penny de ağlıyordu, sonradan bunu bayıldığı için mi, yoksa Mia için mi yaptığını tam olarak çözemediğini söyleyecekti. Ben ise ağlamıyordum. Sadece kızımın kalbinin göğsümün üstünde attığını hissediyordum. Hızlı, inatçı, dörtnala koşan küçük bir at gibi.
Tıpkı ilk ultrasonda duyduğum ses gibi.
Kimse size doğumdan sonrasını da anlatmaz.
Hastaneden üç gün sonra çıktık. Bay Kowalski bizi aynı çamaşır minibüsüyle aldı. Bu sefer arka tarafı boşaltmış, yerleri silmiş ve Mia'nın puset koltuğunu kemerle iki kez sabitlemişti. Yol boyunca saatte otuz kilometreyi geçmedi. Arkamızdaki arabalar korna çaldıkça camı açıp "Bebek var!" diye bağırdı. Bir taksici ona orta parmağını gösterdi. Bay Kowalski de ona Lehçe bir şey söyledi. Annem o kelimenin anlamını sorduğunda, Bay Kowalski kızardı ve cevap vermedi.
İlk hafta, hayatımın en uzun haftasıydı.
Mia iki saatte bir uyanıyordu. Bazen bir saatte bir. Bazen hiç uyumuyordu. Emzirmenin doğal ve kolay bir şey olduğunu sanıyordum. Değildi. İlk günlerde Mia memeyi tutmayı bilmiyordu, ben de ona nasıl öğreteceğimi bilmiyordum. İkimiz de ağlıyorduk. Göğüslerim çatlamış, kanamış, her emzirmede dişlerimi sıkıp tavana bakmama neden olacak kadar acımaya başlamıştı. Annem, hastanedeki emzirme danışmanının verdiği broşürü baştan sona ezberlemiş, gecenin üçünde yanıma oturup bana yüksek sesle okuyordu. Broşürde gülümseyen, saçları taranmış, makyajlı bir anne vardı. Ben o anneye bakıp onu hiç sevmediğime karar verdim.
Uyuyamıyordum. Mia uyuduğunda bile uyuyamıyordum, çünkü nefes alıp almadığını kontrol etmek zorundaydım. Beşiğinin başında durup göğsünün inip kalkmasını izliyordum. Bazen annem beni orada, ayakta uyuklarken bulup yatağıma götürüyordu.
Bir gece, hiçbir sebep yokken ağlamaya başladım. Mia uyuyordu, annem uyuyordu, dışarıda sokak sessizdi. Ben ise mutfak masasında oturmuş, elimdeki soğumuş bir bardak sütün üstüne gözyaşlarımı döküyordum. Neden ağladığımı bilmiyordum. Mutsuz değildim. Mia'yı her şeyden çok seviyordum. Ama içimde, ağırlığını tarif edemediğim bir şey vardı. Sanki bedenim bir gemi, ben de o gemide yolunu kaybetmiş bir yolcuydum.
Annem mutfağa girdi, beni gördü ve hiçbir şey sormadı. Karşıma oturdu, elimi tuttu. "Ben de ağlardım," dedi. "Sen doğduktan sonraki ilk ay, her gece ağlardım. Baban beni deli sanırdı."
"Bu normal mi?"
"Normal. Ama sürerse, iki haftadan uzun sürerse, doktora söyleyeceğiz. Söz mü?"
Söz verdim. Sürmedi. Bir sabah uyandığımda, içimdeki o ağırlığın biraz hafiflediğini fark ettim. Mia ilk kez, karnını doyurduktan sonra memeden ayrılıp bana bakmış ve dudaklarının kenarında bir şey kıpırdamıştı. Doktor bunun bir gülümseme değil, gaz olduğunu söyleyecekti. Ben ise bunun bir gülümseme olduğuna karar verdim ve o kararla iyileşmeye başladım.
Doğumdan altı hafta sonra, kontrol için hastaneye gittiğim gün, ilk kez tartıya çıktım.
Rakamı yazmayacağım. Ne olduğu önemli değil. Önemli olan, o rakamı gördüğüm anda hissettiğim şeydi. Doktor bana bunun normal olduğunu, bedenimin dokuz ay boyunca bir insanı büyüttüğünü ve kendine gelmesi için zaman gerektiğini söyledi. Ona inandım. Aklımla inandım. Ama o akşam, Mia uyuduktan sonra banyonun kapısını kilitledim ve aynanın karşısında, üstümdeki geniş tişörtü çıkardım.
Karşımdaki kadını tanımıyordum.
Karnım, sönmüş bir balon gibi gevşek ve yumuşaktı. Üstündeki pembe çizgiler mora dönmüştü. Göğüslerim ağırlaşmış, kollarım ve bacaklarım kalınlaşmıştı. Yüzüm yuvarlak, gözlerimin altı mor, saçlarım yağlı ve dağınıktı. Kafede çalıştığım günlerde müşterilerin "tatlı kız" dediği o ince yüzlü, hızlı adımlı kız, bu aynanın içinde bir yerlerde kaybolmuştu.
O an aklıma o gece geldi. Siyah elbise, ensemde toplanmış saçlar, bir barın yarı karanlığında bana "Ayçiçeği gibi" diyen o boğuk ses. O adam bana şimdi baksa ne görürdü? Muhtemelen hiçbir şey görmezdi. Muhtemelen yanımdan geçip gider, beni bir kalabalığın içindeki herhangi bir yüz sanardı.
Bu düşünce beni beklediğimden fazla incitti. Kendime kızdım. O adamı umursamamalıydım. Ne adını biliyordum ne de bir daha görecektim. Ama yine de, aynaya bakarken içimde bir yer, onun beni bu hâlimle görmeyeceğine sevindi.
Kapının dışından küçük bir ağlama sesi geldi. Mia uyanmıştı. Tişörtümü giydim, aynaya son bir kez baktım ve kendime yüksek sesle, bu sefer annemin duymasından korkmadan şunu söyledim:
"Bu beden bir insan yarattı. Bir gün, onu kendim için de geri alacağım. Ama bugün değil. Bugün, onun annesiyim."
Mia iki aylıkken gözleri renk değiştirmeyi bıraktı.
Çocuk doktoru, gözlüklü ve sakallı genç bir adam, Mia'yı muayene ederken gözlerine ışık tuttu ve gülümsedi. "Renk artık oturmuş gibi," dedi. "Çok güzel bir gri. Pek sık görmeyiz bu tonu. Babası da mı gri gözlü?"
Cevap vermem birkaç saniye sürdü. Annem yanımda bir şey söylemek için ağzını açtı, sonra kapattı.
"Evet," dedim sonunda. "Babası da gri gözlü."
O akşam eve döndüğümüzde, annem salonda televizyonu açtı. Akşam haberlerinin ekonomi kuşağıydı. Bir spiker, Chicago merkezli bir holdingin Londra şubesinin rekor büyüme kaydettiğini anlatıyordu. Ekranda cam bir binanın görüntüsü belirdi, sonra bir toplantı salonu, sonra da masanın başında, arkası kameraya dönük konuşan bir adamın siluetini gösteren kısa bir görüntü. Tam o anda Mia kucağımda kıvranıp ağlamaya başladı.
"Anne, şunu kapatır mısın?" dedim. "Mia'nın uyku saati."
Annem televizyonu kapattı. Ekran karardı. Ve ben, o karanlık ekrana bir an bile bakmadan, kızımı yatak odasına götürdüm.
Mia uyuduktan sonra çekmecemin en dibindeki eski mücevher kutusunu çıkardım. Kapağı açtım ve kol düğmesini avucuma aldım. Gümüşün üstündeki küçük pusulayı başparmağımla okşadım. Sonra beşiğin başına gidip eğildim. Mia uykusunda kıpırdandı, kirpikleri titredi ve bir anlığına gözlerini aralayıp bana baktı.
Kış sabahı göl yüzeyinin rengi. Gri.
Artık buna yorgunluk diyemezdim. Bir yanılsama da diyemezdim. Kızım, o gecenin gözleriyle bana bakıyordu ve bu gözler hayatımın geri kalanında her sabah bana bakmaya devam edecekti.
"Seni ona hiç vermeyeceğim," diye fısıldadım. Kime söylediğimi tam olarak bilmiyordum. Adını bilmediğim bir adama mı, onun dünyasına mı, yoksa kendi korkularıma mı? "Kimse seni benden alamayacak."
Kol düğmesini kutusuna geri koydum, kutuyu çekmecenin dibine, çoraplarımın altına sakladım. Sonra Mia'nın beşiğinin yanındaki yatağıma uzandım ve onun nefesini dinleyerek gözlerimi kapattım.
O gece, iki aydır ilk kez, deliksiz uyudum.