Bölüm 1 / 1
Karanlık Gün
Bölüm 1 (Köyün sıcağı altında çalışan Zeynep, elindeki çapasını yorgunlukla toprağa vuruyordu. Henüz gençti, yüzünde baharın tazeliği vardı ama bakışlarında derin bir mahzunluk gizlenmiş gibiydi. Tarlada çalışan diğer kadınlarla birlikte yorucu günleri paylaşırken tek sığınağı annesinin yanında bulduğu huzurdu.
Ağanın oğlu Cemal, uzun zamandır gözüne kestirmişti Zeynep’i. Güç ve paranın verdiği şımarıklıkla, istediği her şeyi elde etmeye alışmıştı. Fakat Zeynep, onun sert bakışlarından da, köydeki dedikodulardan da uzak durmaya çalışıyordu.
Bir gün, Cemal’in planı devreye girdi. Tarlada birlikte çalışan genç kızlardan biri, paranın cazibesine kapıldı. Cemal, ona gizlice birkaç deste para uzatarak fısıldadı: — “Zeynep’i dere kenarına götür. Ona oyun oynayacağız. Sen karışma, gerisini ben hallederim.”
Kız, utangaç bir gülüşle parayı aldı. O gün iş bitiminde Zeynep’e döndü: — “Zeynep, dere kenarında serinleyelim mi? Hava çok sıcak, biraz oturalım.”
Zeynep önce tereddüt etti. İçinde kötü bir his vardı ama arkadaşına güveniyordu. “Peki,” dedi. Çantasını omzuna alıp kızla birlikte dereye doğru yürüdü.
Dere kenarında ağaçların gölgesi düşmüş, suyun sesi huzur veriyordu. Zeynep birkaç taş toplayıp suya attı. Tam o sırada arkasında bir gölge belirdi. Döndüğünde Cemal’i gördü. Kalbi hızla çarpmaya başladı. — “Ne işin var burada?” dedi ürkek bir sesle.
Cemal’in gözlerinde hoyrat bir kararlılık vardı. — “Seni bekliyordum, Zeynep.Arkadaşı çoktan geriye çekilmiş, sessizce oradan uzaklaşmıştı. Zeynep neye uğradığını anlamadan kendini Cemal'in zorbalığının içinde buldu. Direndi, ağladı, yalvardı ama Cemal acımasızdı. O gün dere kenarı Zeynep'in ömründe hiç unutamayacağı kara bir lekeye dönüştü. Günlerce içine kapandı. Eline iğne-iplik alsa, su taşısa bile gözleri boşluğa bakıyordu. Ne güldü ne de konuştu. Üç gün sonra annesi Hatice, kızındaki bu sessizliği fark etti. Bir gece odasına girip yanına oturdu. — “Kızım, bana doğruyu söyle. Senin gözlerin eskisi gibi parlamıyor. Ne oldu sana?” Zeynep'in gözleri doldu. Yanağından süzülen yaşları saklamaya çalıştı ama olmadı. Annesine sarıldı, titreyen dudaklarıyla fısıldadı: — “Ana... Ben kirlendim. Cemal bana kötülük etti. Ne yapacağım ben?” Hatice'nin kalbine bir bıçak saplanmış gibi oldu. Gözleri karardı, elleri titredi. Kızını bağrına bastı, hıçkırıklarla ağladı. — “Ah kızım... Bu acıya nasıl dayanırız? Baban ve abinler duysa seni yaşatmazlar. Biz seni koruyacağız, Allah'ın izniyle.” O gece sabaha kadar düşündü Hatice. Ertesi gün köydeki uzak bir akrabasını aradı, sonra İstanbul'da yaşayan Fatma Teyzeyi telefonla buldu. Durumu gözyaşlarıyla anlattı. — “Fatma, sana emaneten bir kızım var. Yüreğim yanıyor ama onu burada saklayamam. Yoksa töre onu bizden koparır. Sen sahip çıkar mısın? "3. kısım Fatma Teyze'nin sesi telefondan sakin ve kararlı geldi: — "Hatice, üzülme. Zeynep bana öz kızım gibi olur. Onu yanıma gönder, ben gözüm gibi bakarım." Hatice, üç gün sonra gizlice hazırlık yaptı. Zeynep'e birkaç kıyafet, biraz para ve bir dua kitabı verdi. Gözlerinden yaşlar süzülürken kızının alnına öptü: — "Sabret kızım. Allah sabredenlerle beraberdir. Belki de bu yol seni huzura çıkarır." Zeynep, köyden gizlice ayrıldı. Arabanın camından son kez dağlara baktığında içi sızladı. Ama biliyordu, geriye dönse ölümü göze almak zorunda kalacaktı. Birkaç gün sonra İstanbul'a vardığında onu Fatma Teyze karşıladı. Kollarını açıp sıkıca sarıldı: — "Korkma yavrum. Bundan sonra burası senin evin." Zeynep, yeni bir hayatın kapısından içeri adım atıyordu. İçinde hâlâ yaralar vardı ama belki de şehir, ona Allah'ın bir lütfu olarak huzur getirecekti. Ve çok geçmeden, bu yeni mahallede, Zeynep'in kaderini değiştirecek bir isimle tanışacaktı. bölüm sonu"
2.bölüm Zeynep, köyden ayrılırken yüreği paramparça olmuştu. Annesinin gözyaşları hâlâ kulaklarındaydı: — “Kızım, burası sana dar… Git, Allah seni korusun. Fatma’ya sığındığında ben de biraz rahat edeceğim.”
Zeynep, o gece boyunca yollarda düşündü. Her taş, her ağaç, her dağ ona Selim’in kahkahasını, o korkunç günü hatırlatıyordu. Dere kenarında yere düşüşünü, elleriyle toprağı tırmalayışını… O anı ne kadar unutmak istese de gözlerinin önünden silinmiyordu. İstanbul otogarında indiğinde kalabalık üzerine üzerine geliyordu. İçinde tarifsiz bir korku vardı. Sanki herkes onun yaşadıklarını biliyor, gözleriyle yargılıyordu.
Tam o sırada, orta yaşlarını geçmiş, başı örtülü, yüzünde şefkatle karışık bir hüzün olan bir kadın ona doğru yürüdü. Bu, Fatma Teyzeydi. — “Sen Zeynep’sin değil mi yavrum?” dedi, ellerini uzatarak.
Zeynep başını salladı, gözyaşlarını tutamayarak kadına sarıldı. — “Teyze, ben çok kötüyüm… Çok kirliyim. Bana sahip çıktın,ben sana yük olurum,” dedi titreyen sesiyle.
Fatma Teyze onun saçlarını okşadı. — “Hışşşt… Sus kızım. Senin hiçbir suçun yok. Sen Allah’ın tertemiz bir kulusun. Günah senin değil, o alçağın elinden geldi. Sen benim kızım olacaksın, yük değil, can parçam olacaksın.”
O gün, Zeynep ilk kez kendini biraz olsun güvende hissetti. Ama geceleri kabuslar peşini bırakmıyordu. Yastığına başını koyduğunda Selim’in hoyrat kahkahasını, zorla tuttuğu ellerini, toprağa karışan çığlıklarını hatırlıyor, titreyerek uyanıyordu.
Fatma Teyze her sabah mutfaktan seslenirdi: — “Zeynep, yavrum gel kahvaltıya.” Ama Zeynep çoğu zaman sessiz oturur, önündeki ekmeğe bile dokunamazdı.
Bir sabah dayanamayıp gözyaşlarıyla patladı: — “Teyze… Ben ne yapacağım? İnsanların yüzüne nasıl bakacağım? İçim yanıyor, ben yaşayamam artık.”
Fatma Teyze, karşısına oturup ellerini tuttu. — “Zeynebim, bak kızım… Allah kuluna kaldıramayacağı yükü vermez. Sen yanıyorsun, ama bu ateş seni pişirecek, seni başka bir insana dönüştürecek. İnsanlar ne derse desin, senin kalbinin temizliğini Allah biliyor.”
Her gün böyleydi... Zeynep çalışmaya başlamıştı artık bir tekstil atölyesinde. Parmakları ipliklerin arasında dolaşırken sanki her düğümde acısını örüyor, her dikişte geçmişini gizlemeye çalışıyordu. Ama yalnız kaldığında gözleri doluyordu: — "Ya Rabbi... Benim suçum neydi? Ben sadece çalışıyordum, ben sadece yaşamak istiyordum..." O anlarda Fatma Teyze yanına gelir, sessizce onun sırtını sıvazlardı. — "Yavrum, ağla. Ağlamak kalbin ilacıdır. Ama sakın Allah'tan ümidini kesme." Zeynep, her gün biraz daha içe kapanıyor, ama aynı zamanda Fatma Teyze'nin sözleriyle içinde küçük bir kıvılcım doğuyordu. Bir akşamüstü caminin minaresinden yükselen ezan sesi kalbine işledi. O ses, sanki yaralı ruhuna şifa veriyordu. Fatma Teyze tebessümle ona baktı: — "O ses var ya kızım, işte huzurun anahtarıdır. Müezzin Yusuf'un sesi... Bir gün tanışırsınız. O da genç, tertemiz, dert bilen bir evlat gibidir." Zeynep derin bir nefes aldı. İlk defa kalbinin karanlığına küçük bir ışık düşmüştü. Belki de gerçekten, bu şehir ona yeni bir hayat sunacaktı.
