MyStoryBölüm 4 / 4

Bölüm 4 / 4

4.BÖLÜM

Avluda derin bir sessizlik hüküm sürüyordu. Rüzgâr, asmanın yapraklarını hışırdatıyor, güneş taş zeminde gölgeler oynatıyordu ama hiçbiri bu sessizliği bozmaya yetmiyordu. Rezan Ağa'nın bastonunun sesi hâlâ duvarlarda yankılanıyor gibiydi.

Kadının adı Aslı'ydı. İstanbullu, modern, bakımlı bir kadındı. Üzerinde sade ama kaliteli olduğu her halinden belli olan bir elbise vardı. Ama asıl dikkat çeken, bakışlarıydı. Gözleri avluda gezinirken bir aslanın avını süzmesi gibiydi; sakin ama tetikte, kendinden emin ama her an hamle yapmaya hazır. Tek eli hafifçe karnındaydı; henüz belirginleşmemişti ama o hareket, taşıdığı sırrı herkese ilan eder gibiydi.

"Baba," dedi Baran tekrar, bu sefer sesi daha az gür, daha çok savunmacıydı. "Bu Aslı. Karım." Duraksadı. "Ve yakında torununuz olacak."

Delal Hanım'ın eli ağzına gitti. Gözleri büyüdü; oğluna, sonra Aslı'nın karnına, sonra da arkasını dönüp terastaki Zeliş'e baktı. Kadının yüreği ikiye bölündü. Oğlu gelmişti, bir torun müjdesiyle gelmişti ama bu geliş, bir yuvanın yıkılışının habercisiydi aynı zamanda.

Azat, terastan avluya inen merdivenleri ağır adımlarla indi. Gözleri kardeşindeydi; nefretle, hayal kırıklığıyla, öfkeyle baktı ona. "Ne yaptın sen?" dedi dişlerinin arasından. Sesi alçaktı ama taşıdığı tehdit, avludaki herkesin tüylerini diken diken etti.

"Abi, ben anlatacağım," dedi Baran. Elini Aslı'nın beline doladı. "İzin ver de..."

"Anlatacak ne var?" diye gürledi Rezan Ağa. Bastonunu bir kez daha yere vurdu. "Ben sana emanet ettim bu kızı! On iki yıl bekledi o! On iki yıl boyunca bu evin kızı oldu, gelini oldu, her şeyi oldu! Sen ne yaptın?" Adamın sesi avluda yankılanırken Aslı irkilmedi bile. Sadece başını hafifçe yana eğdi, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

Zeliş ise hâlâ terastaki yerinde duruyordu. Elleri taş duvara kenetlenmiş, tırnakları taşın arasına girmişti. Mizgin bir kolunu Zeliş'in beline dolamış, diğer eliyle de Berfin'in elini tutuyordu. Berfin ağlıyordu; sessizce, hıçkırmadan, sadece gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Abisi onun kahramanıydı, şimdiyse bu kahraman, Zeliş'in kalbine bir hançer saplamıştı.

"Baba, Zeliş'i ben seçmedim," dedi Baran. Sesi titremiyordu, gözlerinde en ufak bir pişmanlık kırıntısı yoktu. "Sen seçtin. Daha çocuktum. O da çocuktu. On iki yıl geçti; ben büyüdüm, kendi kararlarımı kendim vermeyi öğrendim. Aslı'yı seviyorum. Onunla bir aile kuruyorum." Durdu. Zeliş'e dönüp bakmadı bile. Sanki orada yokmuş gibi. "Zeliş'e haksızlık ettiğimi biliyorum. Ama yalan söyleyip onu oyalamaktansa gerçeği söylemek daha doğru."

Zeliş, Baran'ın sözlerini duydukça içinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. Ama daha çok acıtan, Baran'ın ona bakmamasıydı. Sanki Zeliş bir mobilyaydı, bir duvardı, bir gölgeydi. On iki yılın sonunda, kocası onu görmüyordu bile.

Aslı ise o sırada konuştu. Sesi yumuşaktı, ipek gibi akıyordu ama her hecesinde ince bir zehir vardı. "Baran'cım, sanırım burada hoş karşılanmıyoruz." Gözlerini Zeliş'e çevirdi, süzdü onu tepeden tırnağa. "Zavallı kızcağız, kim bilir neler hissetti yıllarca. Seni beklemek... ne büyük bir hayal kırıklığı olmalı." Son kelimeyi öyle bir vurguladı ki, sanki Zeliş'in değil de Baran'ın hayal kırıklığına uğradığını ima eder gibiydi.

Mizgin'in kolları Zeliş'in belinde sıkılaştı. "Bu ne cüret!" diye mırıldandı dişlerinin arasından.

Aslı duymazdan geldi. Baran'ın koluna girdi, karnına dokunan elini biraz daha belirginleştirdi. "Üzgünüm, yolculuk beni biraz yordu. Baran, odamıza çıkabilir miyiz?"

Baran sonunda Zeliş'e döndü. Ama bakışları öyle yabancıydı ki... Ne bir özür, ne bir pişmanlık, ne de en ufak bir tanıma vardı o gözlerde. Sanki karşısında on iki yıldır onu bekleyen karısı değil de, yolda karşılaştığı herhangi biri varmış gibi.

"Zeliş," dedi sadece. Adını söyleyişi bile yabancıydı. Sonra başka bir şey söylemeden, Aslı'yı da alıp konağa doğru yürüdü.

O an Zeliş anladı. Baran onu hiç görmemişti. Ne on iki yıl önce, ne on iki yıl boyunca, ne de şimdi. Onun için Zeliş diye biri yoktu. Sadece bir engeldi, bir yükümlülüktü, bir gölgeydi.

Terasta Mizgin ve Berfin Zeliş'e sarılırken, Zeliş'in gözünden tek bir damla yaş süzüldü. Ama ağlamadı. On iki yıldır biriktirdiği yaşlar içinde kaldı.

Avluda ise ikizler birbirlerine baktı. Mirza'nın elleri yumruk olmuştu. "Bu böyle kalmayacak," dedi kardeşine. Miran ise sessizce başını salladı. Onlar, ablalarının intikamını almadan durmayacaklardı.

Rezan Ağa bastonunu yere bir kez daha vurdu. Bu sefer ses daha tok, daha kesindi. "Bu iş burada bitmedi," dedi. "Bitmeyecek de."

Konağın içinde ise Aslı, merdivenleri çıkarken dudaklarındaki o ince gülümseme hâlâ yerindeydi. Buraya gelmişti, kazanmıştı. Ama henüz bu evi, bu aileyi, bu toprakların ne demek olduğunu bilmiyordu. Bilmediği bir şey daha vardı: Zeliş, göründüğü kadar kolay pes edecek biri değildi. Ve Zaviroğlu konağı, on iki yıldır Zeliş'in eviydi. Aslı ise sadece bir misafirdi.

Bunu ikisi de henüz bilmiyordu. Ama zaman her şeyi gösterecekti.

* Güneş Mardin'in taş evlerinin ardında kaybolurken, Zaviroğlu konağının avlusuna ilk defa bu kadar ağır bir sessizlik çökmüştü. Ne çeşmeden su akan ses, ne avludaki asmanın hışırtısı, ne de mutfaktan gelen tencere tıkırtıları... Sanki her şey donmuş, herkes nefesini tutmuş, olacakları bekliyordu.

Rezan Ağa çalışma odasına kapanmış, Delal Hanım'la baş başa kalmıştı. Kadının gözleri kızarmış, ağlamaktan şişmişti ama sesi çıkmıyordu artık. Rezan Ağa koltuğunda oturmuş, tespihini çekiyordu. Boncukların sesi odada yankılanıyor, ne diyeceğini bilemeyen adamın yerine konuşuyordu.

"Rezan," dedi Delal Hanım sonunda. Sesi fısıltı gibiydi. "Ne yapacağız? O kız on iki yıl bekledi. On iki yıl! Biz ona gelin demedik, kız dedik. Şimdi oğlumuz gelmiş, başka bir kadınla, üstelik karnında bebesiyle..."

Rezan Ağa tespihi avucunun içinde sıktı. "Biliyorum Delal. Biliyorum." Derin bir nefes aldı. "Ama oğlumuzdur diye bir şey diyemiyorum. Zeliş'in hakkı Zeliş'indir. Bu böyle biline."

"Peki ya o kadın? Ya karnındaki çocuk? Onlar ne olacak?"

"Onlar da oğlumun sorumluluğu," dedi Rezan Ağa. "Ama Zeliş bizim sorumluluğumuz. Ben o kıza on iki yıl önce söz verdim. Bu evin kızı oldu dedim. O sözümün arkasındayım."

Delal Hanım başını salladı. Ama içinde bir yerde, işlerin bu kadar kolay olmayacağını biliyordu.

*

Konağın diğer kanadında, Aslı ve Baran'a verilen odada ise bambaşka bir hava vardı. Oda genişti; taş duvarları, ahşap tavanı, el dokuması kilimleriyle tam bir Mardin odasıydı. Ama Aslı'nın yüzündeki ifade, buraya ait olmadığını haykırıyordu.

"Baran," dedi kadın, yatağa otururken. Eli hâlâ karnındaydı, sanki her an herkese oradaki varlığı hatırlatmak ister gibi. "Burası çok... farklıymış."

"Alışırsın," dedi Baran, bavulları köşeye çekerken. Sesi dalgındı. Pencereden dışarı, karanlığa karışan avluya bakıyordu.

Aslı onun dalgınlığını fark etti. Dudaklarına yine o ince gülümseme yerleşti. "O kız," dedi yavaşça. "Zeliş miydi? O da burada mı kalıyor?"

Baran'ın sırtı hafifçe gerildi. "Bu evde kalıyor. On iki yıldır burada." Sesi düzdü, renksizdi.

"Anlıyorum," dedi Aslı. Ayağa kalktı, Baran'ın arkasına geçti, kollarını beline doladı. "Seni beklediği için mi bu kadar tepkililer? Yoksa..." Duraksadı, sesine sahte bir şefkat yerleştirdi. "Yoksa bana mı bir tepki var? Gerçi kız umutluymuş senden. "

Baran döndü, Aslı'nın ellerini tuttu. "Saçmalama. Ben onu tanımıyorum bile. Çocuktuk. Babamın zoruyla oldu her şey." Gözlerini kaçırdı. "Seni seviyorum. Sen ve bebeğimiz... siz benim ailemsiniz."

Aslı gülümsedi. Bu sefer gerçekten. Ama o gülümsemenin ardında bir zafer değil, bir strateji vardı. Bu evi, bu aileyi, bu düzeni çözmüştü. Zeliş denilen kız, on iki yıl beklemişti belki ama Aslı sadece birkaç ayda Baran'ı avucunun içine almıştı. Şimdi sıra, bu koca konağın geri kalanını fethetmekteydi.

*

Zeliş ise o saatte kendi odasındaydı. Ya da "kendi" dediği odaydı; aslında yıllar önce Baran'ın odasıydı burası. Delal Hanım, Baran gittikten sonra burayı Zeliş'e vermişti. "Oğlumun karısıdır, hakkıdır," demişti. Zeliş bu odada büyümüş, bu odada hayal kurmuş, bu odada Baran'ın dönüşünü beklemişti.

Şimdi ise aynı odada, pencerenin önünde oturmuş, karanlığa bakıyordu. Mizgin ve Berfin gitmişti; Delal Hanım "dinlen kızım" diyerek onu yalnız bırakmıştı. Ama Zeliş'in dinlenmeye değil, düşünmeye ihtiyacı vardı.

On iki yıl. On iki yıl boyunca her sabah "bugün" diye uyanmıştı. Her akşam "yarın" diye yatmıştı. Baran'ın göndermediği mesajları beklemiş, etmediği telefonları beklemiş, atmadığı adımları beklemişti. Ama en çok da, onu görmesini beklemişti. Bir gün dönüp de "Zeliş" demesini, gözlerinin içine bakmasını, onu gerçekten görmesini beklemişti.

Bugün gördü. Ama hiçbir şey hayal ettiği gibi olmadı.

Baran ona yabancı gibi bakmıştı. Daha kötüsü, hiç bakmamıştı. On iki yılın sonunda, Zeliş onun için bir hiçti. Sadece bir engel. Bir formalite. Bir yük.

Kızın eli, bileğindeki eski tespihe gitti. On iki yıldır hiç çıkarmamıştı onu. Baran'ın düğün günü verdiği, "bakıp bakıp ağlarsın arkamdan" dediği o tesbih... Zeliş onu hiç çıkarmamıştı. Şimdi ise parmakları boncuklarda gezindi, ama dualar diline gelmedi. İçinde ne dua edecek güç vardı, ne de beddua edecek kin. Sadece boşluk vardı. Koca bir boşluk.

*

Ertesi sabah Zeliş, her zamanki gibi güneş doğmadan uyandı. Alışkanlıktı; on iki yıldır bu konakta ilk kalkan hep o olurdu. Mutfağa indi, çaydanlığı ocağa koydu, pişiler için hamuru yoğurmaya başladı. Elleri alışkındı, kafası başka yerde olsa da bedeni ne yapacağını biliyordu.

Tam o sırada mutfağın kapısı açıldı. Gelen Mizgin'di. Gözleri şişmişti; belli ki o da uyumamıştı.

"Yenge," dedi Zeliş, şaşırarak. "Niye bu kadar erken kalktın?"

Mizgin cevap vermedi. Doğruca Zeliş'in yanına gitti, onun ellerini unlu hamurdan çekti ve sımsıkı tuttu. "Zeliş," dedi. Sesi fısıltı gibiydi ama kararlıydı. "Ben senin ablanım. Bu evde ilk ben geldim, sonra sen. İkimiz bu ailenin gelinleri olduk. Ama sen benim kardeşimsin artık. Öz kardeşim."

Zeliş'in gözleri doldu. Ama ağlamadı. Dün ağlamamıştı, bugün de ağlamayacaktı.

"Biliyorum," dedi sadece.

"O kadın," diye devam etti Mizgin, sesini iyice alçaltarak. "O kadın dün akşam bana bir şeyler hissettirdi. İyi şeyler değil. Gözleri... gözlerinde bir şey var. Sanki her şeyi hesaplıyor, herkesi tartıyor gibi."

Zeliş derin bir nefes aldı. "Ne yapabilirim ki? Baran onu seçmiş. Karnında çocuğu var."

"Çocuk tamam," dedi Mizgin. "Ama o kadının bu evde nasıl davranacağı belli olmaz. Biz tetikte olalım. Sen hele bir sakin ol, kendini üzme. Rezan Ağa senin arkanda. Hepimiz arkandayız."

Zeliş başını salladı. Yeniden hamura döndü, yoğurmaya başladı. Yoğurmak iyi geliyordu; bir şeyleri şekillendirmek, bir şeyleri kontrol etmek. Hayatında kontrol edemediği onca şeyin arasında, hiç değilse hamura hükmedebiliyordu.

*

Kahvaltı saati geldiğinde, uzun masa her zamanki gibi terasa kurulmuştu. Ama bu sabah, masanın etrafındaki sandalyelerin bazıları boş kalmıştı. Rezan Ağa yerine oturmuş, her zamanki gibi masanın başına geçmişti ama yüzünde her zamanki o dingin ifade yoktu. Delal Hanım onun yanında, elleri kucağında kavuşmuş, sessizce bekliyordu. Azat ve Mizgin, Berfin ve ikizler de yerlerini almıştı. Sadece iki kişi eksikti.

Onlar da birazdan geldi.

Baran, Aslı'nın elinden tutmuş, terasa çıkıyordu. Aslı bu sabah da özenmişti; hafif makyajı, özenle taranmış saçları, karnını belli eden dar elbisesiyle tam bir İstanbul kadınıydı. Ama o kadar uyumsuzdu ki bu taş terasa, bu ahşap masaya, bu bakır çaydanlığa...

"Günaydın," dedi Baran, herkese bakarak. Ama gözleri yine Zeliş'i atladı.

Zeliş ise onu gördü. Gördü ve içinde bir şeylerin daha koptuğunu hissetti. Baran onu görmüyordu. Görmemek için özel bir çaba sarf ediyordu sanki. Zeliş'in oturduğu yere denk gelen her bakış, bilerek ve isteyerek kırılıyor, başka yöne sapıyordu.

"Oturun," dedi Rezan Ağa soğuk bir sesle. "Kahvaltı soğumasın."

Aslı, Baran'ın gösterdiği sandalyeye otururken gözleri masayı taradı. Zeliş'i buldu. Ona baktı ve gülümsedi. Öyle bir gülümsemeydi ki bu, "ben kazandım" der gibiydi. "Sen kimsin ki?" der gibiydi. Zeliş bu gülümsemeyi gördü. Ve ilk defa, içinde bir şeylerin kıpırdadığını hissetti. Bu kıpırtı, kabulleniş değildi. Bu, sessiz bir isyandı.

Kahvaltı boyunca Aslı konuştu. İstanbul'u anlattı, oradaki hayatını, Baran'la nasıl tanıştıklarını... Hikâyeyi öyle bir süsledi ki, sanki bir peri masalıydı. Ama her cümlenin altında bir mesaj vardı: "Baran benim. O bana ait. Sen sadece bir hatırasın."

Baran ise sessizdi. Annesinin yüzüne bakamıyordu; Delal Hanım oğluna öyle bir bakıyordu ki, bu bakışlar Baran'ın omuzlarına ağırlık bindiriyordu. Babasının tespih sesi ise masanın diğer ucundan bir saat gibi işliyordu: tik tak, tik tak...

"Peki," dedi Aslı birden, gözlerini Zeliş'e dikerek. "Zeliş Hanım... Siz neler yaparsınız? Yani, burada, bu kocaman konakta zaman nasıl geçiyor?"

Soru masumdu. Ama ses tonu, kelimelerin altındaki iğne, "burada ne işin var senin?" der gibiydi.

Zeliş çatalını bıraktı. Gözlerini Aslı'ya kaldırdı. On iki yıldır ilk defa, birine karşı böyle bir şey hissetti. Bu kızın içinde, babasına bile duymadığı bir öfke tomurcuklanıyordu.

"Bu evin işleri var," dedi sakince. "Ailem var. Sorumluluklarım var. Bu konakta zaman geçmez, zaman doldurulur."

Aslı'nın gülümsemesi bir an dondu, sonra geri geldi. Ama bu sefer daha keskindi. "Ah, tabii. Anlıyorum. Alışkanlıklar... zor bırakılıyor."

Masadaki herkes bu sözlerin altındaki anlamı kavradı. Mirza'nın çatalı tabağa sertçe vurdu. Azat, kardeşine bir bakış fırlatarak onu durdurdu. Rezan Ağa ise sessizce Aslı'yı süzüyordu. Kadın tehlikeliydi. Bunu şimdi herkes anlamıştı.

Ama Zeliş sadece gülümsedi. Onun gülümsemesi farklıydı; içinde ne zehir vardı ne de kin. Sadece derin bir bilgelik vardı; bu topraklarda büyüyen, acıyla yoğrulan, sabırla olgunlaşan bir kadının bilgeliği.

"Haklısınız," dedi Zeliş. "Bazı şeyleri bırakmak zordur. Ama bazen de, bırakmaya değmez."

Kalktı. Boş tabakları topladı. "Müsaadenizle, işlerim var."

Ve arkasını dönüp gitti. O giderken Aslı'nın yüzündeki gülümseme ilk defa tamamen silindi. Çünkü bu kız, onun tahmin ettiğinden daha güçlüydü. Ve bu savaş, Aslı'nın düşündüğü kadar kolay olmayacaktı.

Baran ise Zeliş'in arkasından baktı. İlk defa. Gerçekten baktı. Ve içinde, adını koyamadığı bir şey hissetti. Ama bu sadece bir an sürdü. Aslı'nın eli koluna dokunur dokunmaz, o his kayboldu. Baran yeniden Aslı'ya döndü, yeniden onun dünyasına hapsoldu.

Ama o an, o kısacık an... O, zamanla büyüyecek bir çatlaktı. Ve Zaviroğlu konağının taş duvarları gibi, Baran'ın kalbi de yavaş yavaş çatlayacaktı.

Uygulamada reklamsız oku