Bölüm 5 / 5
5.BÖLÜM
Mardin'de sonbahar yeni başlamış, taş sokakların üzerindeki asmalar henüz tam sararmamıştı. Zaviroğlu konağına geleli üç hafta olmuştu Baran'ın. Üç hafta... Ama bu üç hafta, on iki yılın bütün yükünü omuzlara bindirmeye yetmişti.
Zeliş o sabah her zamanki gibi güneş doğmadan uyanmış, mutfağa inmişti. Ama bu sefer farklı bir şey vardı; gözlerinde uykusuzluğun ötesinde, derin bir düşüncenin izleri vardı. Dün gece rüyasında annesini görmüştü. Berivan'ı. Yıllar sonra ilk defa. Rüyada annesi avluda oturmuş, bir yandan türkü söylüyor, bir yandan da bir şeyler dikiyordu. Ama ne diktiği belli değildi. Zeliş yanına gitmek istemiş, ayakları yere yapışmıştı sanki. Annesi başını kaldırmış, ona bakmış ve gülümsemişti. O gülümseme... Zeliş uyandığında yastığı ıslaktı. Ama ağladığını hatırlamıyordu.
Annesi ne haldeydi acaba? Babası hâlâ hayatta mıydı? "Topal Necdet" lakaplı adam, Rezan Ağa'nın verdiği parayı ne yapmıştı? İçkiye mi yatırmıştı, yoksa bu sefer gerçekten ailesine mi bakmıştı? Evin büyümüş müdür? On iki yıl önce sekiz yaşında olan kardeşi, şimdi yirmi yaşında bir genç kız olmalıydı. Hasan ise... Hasan'ın otizmi ne durumdaydı? Konuşabiliyor muydu artık? Yoksa hâlâ o sessiz dünyasında, kimseye dokunmadan mı yaşıyordu?
Ve Hazar... Hazar abisi. Zeliş'in aklına düştüğünde içi sızlıyordu. On iki yıl önce, o korkunç günlerde, Zeliş'i en çok savunan, babasına karşı diklenen oydu. "Zeliş'i vermem" diye bağıran, evin ortasında kıyamet koparan... Ama sonra o da gitmişti. Bir gece yarısı, kimseye haber vermeden, İstanbul'a kaçmıştı. O günden beri ne arayan vardı ne soran. Ne ölüsü ne dirisi... Zeliş bazen düşünüyordu; acaba Hazar abisi bir gün çıkıp gelse mi? Yoksa onu hiç görmemek, bilmemek daha mı iyiydi? En azından hayatta olduğunu, bir yerlerde nefes aldığını umut edebiliyordu. Ya öldüyse? Ya çoktan toprak olduysa? Bu düşünce Zeliş'in içini dağlıyor, ama kimseye bir şey söyleyemiyordu. Rezan Ağa bile bilmezdi Hazar'ın nerede olduğunu. Bilse söylerdi.
Bu sorular Zeliş'in zihninde dönüp duruyordu ama hiçbirine cevap aramaya cesareti yoktu. Rezan Ağa'ya sormaya korkuyordu. Asıl korkusu şuydu: Babası hâlâ hayattaysa, Zeliş'in burada olduğunu biliyordu. Bir gün çıkıp gelebilir, Rezan Ağa'dan para koparmaya kalkabilir, olmazsa ortalığı birbirine katabilirdi. Zeliş babasını tanıyordu; gözü doymayan, eli kirli bir adamdı. Rezan Ağa'nın verdiği başlık parasını çoktan yemiş, şimdi de Zeliş'in üzerinden yeni bir kazanç kapısı arıyor olabilirdi. Zeliş evliydi evet, ama Topal Necdet için töre, kanun, nikâh ne ifade ederdi ki? O, istedi mi her şeyi yıkıp geçerdi. Zeliş bu yüzden korkuyordu işte; bir gün babası çıkagelir, annesini, kardeşlerini de alır getirir, "hakkım" diye tutturur, buradaki huzurunu da paramparça ederdi.
O yüzden susuyordu. On iki yıldır sustuğu gibi.
Elleri hamuru yoğururken, bir yandan da içindeki boşluğu yoğuruyordu sanki. On iki yıl boyunca her sabah "bugün" diye uyanmıştı. Baran'ın döneceği gün diye. Ama şimdi Baran dönmüştü işte. Hem de karısıyla, karnındaki bebeğiyle. Ve Zeliş'e bir kez olsun, gerçekten bakmamıştı.
*
Kahvaltı saati geldiğinde, uzun masa her zamanki gibi terasa kurulmuştu. Ama bu sabah eksikler vardı. Azat ve Mizgin erkenden şirkete gitmiş, ikizler ise üniversiteye yetişmek için çoktan çıkmışlardı. Masada sadece Rezan Ağa, Delal Hanım, Berfin ve henüz inmemiş olan Baran ile Aslı vardı. Ve tabii Zeliş.
Baran ve Aslı merdivenlerden indiklerinde, Aslı'nın karnı üzerindeki dar elbiseyle hafifçe belli oluyordu. Henüz üç aylıktı; gören dikkatli bakmazsa anlamazdı bile. Ama Aslı, elini karnında tutmayı hiç ihmal etmiyordu. Baran ise onun yanında yürüyordu; eli kadının belinde, gözleri karısının üzerindeydi. Ona bir şey söyledi, Aslı güldü. Aralarındaki rahatlık, Zeliş'in boğazına bir yumru gibi oturdu.
Baran masaya yaklaşırken annesini alnından öptü. "Günaydın anne," dedi. Sonra babasına döndü, elini öptü. "Günaydın baba." Berfin'e çimdik attı yanağından. "Günaydın ufaklık."
Sesinde sıcaklık vardı. On iki yılın özlemiyle karışık bir sıcaklık. Ama Zeliş'in olduğu tarafa döndüğünde o sıcaklık kayboldu. Yerini mesafeli bir baş selamı aldı, hepsi o kadar.
Zeliş başını eğdi, cevap vermedi. Vermesine gerek kalmamıştı zaten; Baran çoktan Aslı'ya dönmüş, onun sandalyesini çekiyordu.
"İyice kahvaltını hap," dedi Aslı'ya, sesi yumuşaktı.
"Şu sıra iştahım açık," dedi Aslı. Elini karnına koydu.
Baran gülümsedi. Sonra dönüp Delal Hanım'a baktı. "Anne, bugün Aslı'yı biraz gezdireceğim. Uzun zamandır buralarda değilim, ikimize de iyi gelir."
Delal Hanım başını salladı. "Olur..."
Zeliş konuşulanları duymuyordu bile. Sadece Baran'ın Aslı'ya bakışını görüyordu. O bakış... Zeliş on iki yıl boyunca o bakışın hayalini kurmuştu. Baran'ın ona böyle bakacağı günü beklemişti. Ama şimdi o bakış, başka bir kadının üzerindeydi.
*
Kahvaltı boyunca Aslı konuştu. Konuşmayı seviyordu. İstanbul'u anlattı, ama öyle bir anlatıyordu ki, sanki Mardin'deki her şey eksik, her şey yetersizdi.
"Burada hava ne kadar kuru," dedi bir ara, elini yüzüne götürerek. "Cildim kurudu. İstanbul'da nem oranı daha dengeli."
"Alışırsın," dedi Baran, Aslı'nın sırtını sıvazlayarak. "Buranın havası da başka güzeldir."
Aslı gülümsedi. "Tabii alışırım, burası artık benim de evim." Sonra gözleri istemsizce Zeliş'e kaydı.
Soru masum görünüyordu, ama ses tonu öyle değildi. Sanki Zeliş'in bu evdeki yerini tartmaya çalışıyordu.
Zeliş başını kaldırdı, Aslı'ya baktı. İçinden neler geçiyordu oysa Zeliş'in.
Baran ikisinin arasındaki gerilimi hissetti. Hissetti ama karışmadı. Zeliş'in ne yaşadığını tahmin edebiliyordu, Aslı'nın da ne yapmaya çalıştığını... Ama araya girmek işleri daha da kötüleştirirdi. O yüzden sustu, çayından bir yudum aldı.
*
O öğleden sonra Zeliş, avlunun en kuytu köşesindeki taş banka oturmuş, elindeki tespihi çekiyordu. On iki yıldır hiç bu kadar sıkı tutmamıştı onu. Boncuklar parmaklarının arasından kayıp gidiyor, her biri bir yılı temsil eder gibiydi.
Mizgin yanına geldi sessizce. Şirketten yeni dönmüştü. Kocası iş yaparken o da yanında oturumuştu.
Mizgin Zeliş'in elini tuttu. İki kadın öylece oturdular; biri on iki yıldır kocasını bekleyen, diğeri yıllardır çocuk özlemiyle yanan.
"Yenge," dedi Zeliş sonunda. Sesi fısıltı gibiydi. "Sen anneni özlüyor musun?"
Mizgin şaşırdı. Zeliş hiç böyle sorular sormazdı. "Özlüyorum," dedi. "Ama benim annem arada geliyor, görüşüyoruz. Sen... sen hiç gitmiyorsun onların yanına."
"Gidemem," dedi Zeliş. "Babam... biliyorsun nasıl biri olduğunu. Rezan Ağa'nın verdiği parayı çoktan bitirmiştir. Şimdi beni görse, buraya gelir, huzur bırakmaz. Belki de annemi, kardeşlerimi alır getirir, 'hakkım' diye tutturur. Ben bu aileyi o adamın şerrinden korumak zorundayım."
Mizgin'in eli sıkılaştı Zeliş'in elinde. "Annen?"
Zeliş'in gözleri doldu. On iki yıldır ilk defa. "Annem... annem ne haldedir bilmiyorum. Kardeşlerim... Evin büyümüştür. Yirmi yaşına geldi. Koskoca kadın oldu. Hasan... Hasan yirmi üç yaşında şimdi. Nasıldır, konuşabiliyor mudur acaba? Babam ona bakmış mıdır, yoksa bir köşeye mi atmıştır?" Sesi kırıldı, tespihi tutan eli titredi. "Hazar abim... o da yok. Nerede, ne halde, ölü müdür diri midir bilmiyorum. Belki de çoktan unuttu bizi."
"Hazar abin mi?" dedi Mizgin. "Hiç bahsetmemiştin."
Zeliş acı bir gülümseme sundu. "Aklıma düştükçe içim yanıyor. O da beni korumaya çalışırdı. Ama sonra kaçtı. Bir gece yarısı... kimseye söylemeden gitti. Belki de en doğrusunu yaptı. Babamın elinden kurtuldu en azından."
Mizgin, Zeliş'in yüzüne baktı. Bu kız, on iki yıldır ne acılar çekmişti de kimseye göstermemişti. Annesinin yokluğu, kardeşlerinin bilinmezliği, babasının tehdidi, abisinin kayboluşu... Hepsini içine atmış, bu konağa gelin değil kız olmuştu.
"Sen," dedi Mizgin kararlı bir sesle. "Sen fazlalık değilsin. Bu ev senin evin. Baran mı? Baran şu an görmüyor. Ama bir gün görecek. O gün geldiğinde, çok geç olacak."
Keşke Mizgin'in dediği doğru olsaydı. Ama Zeliş bilmiyordu ki, o gün geldiğinde gerçekten de çok geç olacaktı. Baran, Zeliş'i geri kazanmak için bütün Mardin'i, bütün aşiretleri, hatta kendi ailesini karşısına alacaktı. Ama o güne daha çok vardı. Şimdilik, Baran sadece karışmıyordu. Zeliş'in varlığını kabullenmiş, ama onu hayatının bir parçası olarak görmüyordu.
*
Akşam olduğunda, konağın büyük salonunda Rezan Ağa ile Baran baş başa kalmıştı. Rezan Ağa oğlunu çağırmış, konuşmak istemişti.
"Baba, beni çağırmışsın," dedi Baran, babasının karşısındaki koltuğa otururken. Sesi sakindi, saygılıydı. "Hayırdır?"
Rezan Ağa tespihini sehpanın üzerine bıraktı. Oğluna baktı. "Baran, buraya geleli üç hafta oldu. Bu sürede Zeliş'le ilgili ne düşündüğünü söylemedin. Nedir niyetin?"
Baran derin bir nefes aldı. Dirseklerini dizlerine koydu, ellerini birleştirdi. "Baba, açık konuşayım. Ben Zeliş'i karım olarak görmüyorum. Bunu biliyorsun. Benim karım Aslı."
"Onu anladık," dedi Rezan Ağa. "Ama Zeliş burada. Bu evin içinde. Ona ne olacak?"
"Ne olmasını istiyorsun baba? Ben ona düşman değilim. Onu üzmek, incitmek gibi bir niyetim yok. Ama onunla evli gibi de yaşayamam. Bu ikimize de haksızlık olur."
Rezan Ağa sessiz kaldı. Tespihini eline aldı, boncukları çekmeye başladı.
"Zeliş'e bir hayat kurması için yardım edelim," diye devam etti Baran. "Okuyabilir, çalışabilir, ne isterse yapabilir. Biz arkasında oluruz. Ama bu evlilik... bu evlilik çocuk yaşta alınmış bir karardı. İkimiz de çocuktuk."
"O bekledi," dedi Rezan Ağa. Sesi ağırdı. "On iki yıl bekledi."
Baran başını eğdi. Bu gerçeğin ağırlığını hissetmişti. "Biliyorum," dedi sessizce. "Ama ben ona beklemesini söylemedim baba. Gitmeden önce de söylemedim, gittiğim sürede de söylemedim. Onu oyalamadım. Aramadım, yazmadım, umut vermedim. Yanlış anlama, acımasızlık yaptığımı düşünme. Tam tersine... Ona yalan söylemek istemedim."
Rezan Ağa oğlunun yüzüne baktı uzun uzun. Orada bir pişmanlık aradı, bir kırılma, bir yumuşama... Ama bulamadı. Baran sadece gerçekleri söylüyordu, ne eksik ne fazla.
"Peki," dedi Rezan Ağa sonunda. "Sen böyle düşünüyorsun. Ama şunu bil: Zeliş bu evin kızıdır. Benim kızımdır. Onu kimseye harcatmam. Sen bile olsan."
Baran başını kaldırdı. "Ben de onu harcamak istemiyorum baba. Ben sadece... onu hayatımdan çıkarmak istiyorum. İkimiz de kendi yolumuzu bulalım."
Salonda sessizlik oldu. Dışarıda rüzgâr asmanın yapraklarını hışırdatıyor, uzaklardan bir köpek havlaması duyuluyordu.
Ama o sessizliğin içinde, Zeliş'in kalbi atıyordu. O sırada salona bitişik mutfakta, elinde boş bir tepsiyle durmuş, konuşulanları duymuştu. Duymuştu ve hiçbir şey hissetmemişti. Ne öfke, ne üzüntü, ne hayal kırıklığı. Sadece boşluk. On iki yıllık bekleyişin karşılığı, kocasının onu "hayatından çıkarmak" istemesiydi.
Tepsiyi tezgâha bıraktı. Elleri titremiyordu. Gözleri dolmamıştı. Sadece bileğindeki eski tespihe baktı. Onu çıkarmayı düşündü. Ama yapmadı. Henüz değil. O gün gelecekti. Ama henüz değil.
*
O gece Zeliş odasında, pencerenin önünde oturdu. Dışarıda Mardin'in taş evleri birer birer kararıyor, yıldızlar gökyüzünde beliriyordu. Annesini düşündü yine. Berivan'ın ellerini, türkülerini, saçlarını okşayışını... Sonra kardeşlerini. Evin'i, Hasan'ı... Sonra Hazar abisini.
"Neredesiniz?" diye fısıldadı karanlığa. "İyi misiniz?"
Cevap gelmedi. Sadece rüzgâr uğuldadı taş duvarların arasından.
Zeliş başını cama yasladı. On iki yıldır ilk defa, gerçekten yalnız hissetti kendini. Bu konakta, bu ailede, bu şehirde... Her şeyin ortasında, bir başınaydı.
Ama bilmiyordu ki, kader ağlarını örmeye başlamıştı bile. Uzaklarda bir yerlerde, Hazar nefes alıyordu. Evin büyüyor, güzelleşiyordu. Ve çok yakında, hepsinin yolu bu konağa düşecekti. Kimi sevdayla, kimi acıyla, kimi ölümle...
Ama o güne daha vardı. Şimdilik sadece rüzgâr esiyor, yıldızlar parlıyor ve Zeliş bekliyordu. Her zamanki gibi.
*
O sabah güneş, Zaviroğlu konağının üzerine her zamankinden farklı doğdu. Daha soluk, daha ağır... Sanki gökyüzü bile olacakları hissetmiş, matemini erkenden kuşanmıştı.
Zeliş her zamanki gibi erkenden kalkmış, mutfağa inmişti. Ama içinde tarif edemediği bir sıkıntı vardı. Ne hamur mayalanıyordu avuçlarında, ne de çay demleniyordu. Elleri işe gitmiyor, aklı bir türlü toparlanmıyordu. Dün gece yine rüyasında annesini görmüştü. Berivan'ı. Ama bu sefer farklıydı. Annesi gülümsememişti. Sadece bakmıştı Zeliş'e. Uzun uzun, derin derin... Sanki veda eder gibi.
Zeliş uyandığında ter içindeydi. Kalbi deli gibi çarpıyor, elleri titriyordu. Ama yine de kimseye bir şey söylememiş, her zamanki gibi mutfağa inmişti. Belki de ondandı işte; hamurun tutmaması, çayın demlenmemesi...
*
Kahvaltı saati geldiğinde uzun masa terasa kurulmuştu. Rezan Ağa her zamanki gibi masanın başına geçmiş, tespihini çekiyordu. Delal Hanım onun yanında, sessizce çayını yudumluyordu. Azat ile Mizgin karşılıklı oturmuş sessizce duruyorlardı. Son zamanlarda Mizgin'in yüzünde hep bir hüzün vardı; Azat bunu biliyor, ama konuşamıyordu. Deniyorlardı, doktorlara gidiyorlardı, ama sonuç değişmiyordu. Yine de Azat her sabah karısının elini tutmadan sofraya oturmazdı. Bugün de öyle yaptı; parmakları Mizgin'in parmaklarına dolandı, sıktı. Mizgin başını kaldırdı, zayıf bir gülümseme verdi kocasına. İkisi de susuyor, ama birbirlerini anlıyorlardı.
Miran ve Mirza her zamanki gibi neşeliydi. Mirza, Miran'ın omzuna vurmuş, "Dün yine geç kaldın derse, hoca kafanı koparacak," diyordu. Miran ise, "Sen kendi notlarına bak, benim kafam sağlam," diye karşılık veriyordu. Ama Delal Hanım'ın bir bakışıyla sustular. Annelerinin gözlerinde bir şey vardı bu sabah. Bir huzursuzluk.
Berfin merdivenlerden koşarak indi. Nedense o da hissetmişti havadaki ağırlığı. Sessizce yerine oturdu.
Baran ve Aslı da indiler. Baran annesinin alnından öptü, babasının elini öptü. Aslı ise her zamanki gibi elini karnında tutarak yürüyordu. Baran, Aslı'nın sandalyesini çekti, oturmasına yardım etti. Aralarındaki yakınlık belirgindi; Baran karısına karşı ilgiliydi, şefkatliydi. Ama Zeliş'in olduğu tarafa dönüp bakmadı bile. Her zamanki gibi.
Zeliş, elinde demli çaydanlıkla terasa çıkıyordu. Üzerinde sade bir elbise, saçları her zamanki gibi örgülü, bileğinde o eski tespih...
Rezan Ağa'nın telefonu çaldı. Adam telefonu açtı, bir süre dinledi. Masadakiler konuşmaya devam ediyordu; Miran Mirza'ya bir şey fısıldıyor, Berfin çayını karıştırıyordu. Ama Rezan Ağa'nın yüzü yavaş yavaş değişiyor, çizgileri derinleşiyordu. Tespihi tutan eli önce yavaşladı, sonra tamamen durdu.
"Ne zaman?" dedi sadece. Sesi boğuktu.
Bir süre daha dinledi. Sonra telefonu kapattı, tespihi avcunun içine sıkıştırdı.
Masadaki herkes susmuştu. Rezan Ağa'nın yüzündeki ifade, kötü bir şeyler olduğunu haykırıyordu. Delal Hanım elini kocasının koluna koydu. "Ağam, hayırdır?"
Rezan Ağa cevap vermedi. Gözleri Zeliş'i aradı. Tam o sırada Zeliş, elinde demli çaydanlıkla masaya yaklaşıyordu.
"Zeliş," dedi Rezan Ağa. Sesi öyle ağır, öyle yorgundu ki, Zeliş olduğu yerde kaldı. "Otur kızım."
Zeliş'in elleri titremeye başladı. Daha hiçbir şey duymamıştı ama biliyordu. İçinde bir yerlerde, o rüyanın ne anlama geldiğini biliyordu. Çaydanlığı sehpaya bıraktı, boşalan elleriyle tespihini kavradı.
"Az önce aradılar," dedi Rezan Ağa. Sesi titriyordu. "Annen... Berivan... ve kardeşin Hasan..."
Zeliş'in gözleri büyüdü. Nefesi kesildi.
"Gece... sobadan zehirlenmişler. İkisi de..."
Cümlenin devamı gelmedi. Gelmesine gerek de yoktu. Zeliş'in dizlerinin bağı çözüldü, olduğu yere çöktü. Ama ağlamadı. Sadece baktı boşluğa. Gözleri kupkuru, dudakları bembeyaz...
"Annem..." diye fısıldadı. Sanki bu isimlerin anlamını yeni öğreniyor gibiydi.
Mizgin fırladı yerinden, Zeliş'in yanına koştu. Azat da kalktı, karısının arkasından gitti. Ama Zeliş onları görmedi bile. Gözleri boşluğa dikilmiş, elleri kucağında hareketsiz...
"Annem!" diye bir çığlık koptu Zeliş'in dudaklarından. Öyle bir çığlık ki, sadece konağın değil, bütün Mardin'in taşlarını titretti. Kuşlar havalandı avludan, rüzgâr durdu, zaman durdu.
"Allahım!"
Zeliş'in elleri başına gitti, saçlarını kavradı. Vücudu sarsılmaya başladı; ağlamıyor, haykırıyordu. On iki yıldır içinde biriktirdiği ne varsa, hepsi o çığlıklarla dökülüyordu.
"Ben gelmedim! Ben gelemedim!"
Mizgin sarıldı Zeliş'e. Berfin de koştu, o da sarıldı. Ama Zeliş onları hissetmiyordu. Vücudu kasılmış, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açılmıştı.
Delal Hanım gözyaşları içinde kalktı yerinden. "Kızım," dedi, "kızım sakin ol..."
Ama Zeliş sakin olamazdı. Annesi ölmüştü. Kardeşi ölmüştü. Ve o, on iki yıldır onları görmemişti. Babasının şerrinden korktuğu için annesine bile gidememişti. Rezan Ağa'nın verdiği parayı çoktan yemiş olan Topal Necdet, kızını görse yine bir kazanç kapısı olarak görür, buraya musallat olur diye ödü kopmuştu. Ve şimdi, o korku yüzünden, annesini ve kardeşini bir daha hiç göremeyecekti.
Baran, Zeliş'in çığlıklarıyla sarsıldı. İlk defa, gerçekten baktı ona. O ana kadar mesafeli durduğu, karışmamayı seçtiği o kadın, şimdi yerlerde, paramparça olmuştu. Baran'ın içinde bir şey kıpırdadı. Uzun zamandır hissetmediği, hatta varlığını unuttuğu bir şey...
Aslı elini Baran'ın koluna koydu. "Baran, yukarıya çıkalım..." diye fısıldadı.
Ama Baran duymadı bile. Gözleri Zeliş'teydi.
Rezan Ağa ayağa kalktı. Adamın gözlerinden birer damla yaş süzüldü. O kızın annesini, kardeşini koruyamamıştı. "Kaldırın kızımı," dedi, sesi titreyerek. "Odasına çıkarın. Dinlensin biraz."
Mizgin ve Berfin, Zeliş'i kollarından tutup kaldırdılar. Zeliş'in bacakları tutmuyor, vücudu kendini salıveriyordu. İki kadın onu sürükleyerek merdivenlere doğru götürdüler. Zeliş çığlık atmıyordu artık; sadece inliyor, mırıldanıyordu.
"Annem... Hasan... Annem..."
*
O gece Zaviroğlu konağında kimse uyuyamadı. Zeliş'in çığlıkları duvarlarda yankılanmış, herkesin yüreğine bir kor düşmüştü. Delal Hanım sabaha kadar mutfakta, kazanlarla helva kavurdu. Komşulara, mezarlığa, ihtiyaç sahiplerine dağıtılacaktı.
Rezan Ağa çalışma odasında sabahladı, tespihi elinde, duaları dilinde...
Mizgin ve Berfin, Zeliş'in kapısının önünden ayrılmadılar. Ara ara içeriden gelen hıçkırıklar kesiliyor, sonra yeniden başlıyordu. Azat bir ara geldi, karısının eline bir bardak su tutuşturdu. "Sen de dinlen," dedi sessizce. "Hasta olacaksın." Mizgin başını salladı, ama yerinden kalkmadı.
Miran ve Mirza, salonun bir köşesinde oturuyorlardı. İkisi de suskundu. İlk defa, şakalaşmıyorlardı. Mirza elindeki kalemi kırıp duruyor, Miran ise boşluğa bakıyordu. Onlar da Zeliş'i abla bellemişti. Ve şimdi ablalarının acısı, onları da vurmuştu.
Baran ise yatağında dönüp durdu. Gözlerini her kapattığında, Zeliş'in o çığlığını duyuyordu. "Annem! Hasan!" O ses, beynine kazınmıştı. Aslı yanında uyuyordu, eli karnındaydı. Baran ona baktı, sonra tavana çevirdi gözlerini. Ne hissettiğini bilmiyordu. Ama bildiği bir şey vardı: Zeliş'in acısı, onu hiç beklemediği bir yerden vurmuştu.
İçinde ki merhamete engel olamıyordu.
*
Ertesi sabah güneş, Mardin'in üzerine kara bir örtü serilmiş gibi doğdu. Gökyüzü kurşuni, rüzgâr soğuk... Sanki şehir de yas tutuyordu.
Cenaze namazı öğle namazını müteakip Ulu Cami'de kılınacaktı. Zeliş o sabah odasından çıktığında, üzerinde siyah bir elbise, başında siyah bir tülbent vardı. Yüzü solgun, gözleri çökmüş, dudakları çatlamıştı. Ama ayaktaydı. Mizgin ve Berfin bir yanında, Delal Hanım diğer yanında, merdivenlerden yavaş yavaş indi. Her adımı bir asra bedeldi.
Avluda tüm aile toplanmıştı; Rezan Ağa, Azat, Miran, Mirza, Baran... Hepsi siyahlar içinde, başları eğik bekliyorlardı. Aslı da oradaydı. Ama ilk defa kenarda durmuş, karışmamayı seçmişti. Yüzünde o her zamanki gülümseme yoktu. Acımıştı doğrusu Zeliş'e.
"Kızım," dedi Rezan Ağa, Zeliş'in elini tutarak. "Araba hazır. Önce camiye, sonra mezarlığa gideceğiz."
Zeliş başını salladı sadece. Konuşamıyordu. Boğazı düğümlenmiş, sesi çekilmişti.
Siyah araba konağın önünde bekliyordu. Zeliş, Rezan Ağa'nın yardımıyla arabaya bindi. Peşinden Delal Hanım, Mizgin ve Berfin... Azat, Miran, Mirza ve Baran ise ikinci arabaya bindiler.
Konvoy, Mardin'in dar sokaklarından geçerek Ulu Cami'ye doğru ilerledi. Yol boyunca Zeliş camdan dışarı baktı. Annesinin onu gezmeye çıkardığı sokaklar, çocukken seksek oynadığı kaldırımlar, Selvi'yle oturup bebeklerini oynattıkları taş duvar... Hepsi geçip gidiyordu. Ve Zeliş biliyordu ki, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
*
Ulu Cami'nin avlusu, cenaze için toplanan cemaatle doluydu. Komşular, akrabalar, aşiretin ileri gelenleri, hatta Zeliş'i sadece uzaktan tanıyanlar... Herkes oradaydı. Berivan ve Hasan'ın tabutları musalla taşına konulmuştu. Yan yana, tıpkı hayatta oldukları gibi.
Zeliş arabadan indiğinde, ayakları taş zemine değdi. İlk defa, annesine bu kadar yakındı. On iki yıldır. Ama annesi onu göremiyordu artık.
Musalla taşına doğru yürüdü. Her adımda dizlerinin bağı çözülüyor, ama Mizgin ve Berfin onu bırakmıyordu. Tabutlara yaklaştı. Annesinin tabutu, Hasan'ın tabutu... Tahtaların üzerine yeşil örtüler serilmişti. Zeliş elini uzattı, annesinin tabutuna dokundu. Tahta soğuktu. Ölüm kadar soğuk.
"Anne," diye fısıldadı. "Ben geldim."
Tam o sırada, cemaatin arasından bir adam sıyrılıp öne çıktı. Topallayarak yürüyordu. Üzerinde eski püskü bir ceket, sakalları birbirine karışmış, gözleri kan çanağı... Topal Necdet.
Ama Zeliş onu görmedi bile. Gözleri sadece tabutlardaydı.
Necdet'in arkasından ise genç bir kız geliyordu. Üzerinde soluk bir elbise, başında yarım yamalak bağlanmış siyah bir tülbent... Ama gözleri... O gözler, Zeliş'in gözlerinin aynısıydı. Derin, acılı, ama hâlâ umut taşıyan... Evin.
Zeliş başını kaldırdığında, önce Necdet'i gördü. Babasını. On iki yıl sonra, annesinin cenazesinde. Adamın yüzünde sahte bir acı maskesi vardı, ama gözleri başka bir şey söylüyordu. O gözler fırsat kolluyor, hesap yapıyordu. Zeliş babasını tanıyordu; cenaze bile onun için bir kazanç kapısıydı. Ama Zeliş ona bakmadı bile. Gözleri Evin'i buldu.
Ve zaman durdu.
İki kardeş, annelerinin tabutunun başında, on iki yıl sonra ilk defa karşı karşıya geldiler. Evin büyümüştü. Zeliş'in küçük kardeşi, yirmi yaşında genç bir kadın olmuştu. Ama gözlerindeki o korku, o çaresizlik... Aynıydı.
"Evin," dedi Zeliş. Sesi fısıltı gibiydi, ama herkes duydu sanki.
Evin'in dudakları titredi. Gözlerinden yaşlar boşandı. "Abla," dedi. Sesi çatallaşmış, yılların özlemiyle yanmıştı. "Abla..."
Ve sonra iki kardeş, birbirlerine doğru atıldılar. Kollarını birbirlerine doladılar, sımsıkı sarıldılar. Zeliş, kardeşinin saçlarını kokladı; o koku, çocukluklarının kokusuydu. Yoksulluğun, acının ama aynı zamanda annelerinin türkülerinin kokusu. Evin, ablasının boynuna gömüldü, hıçkırıkları tüm avluyu doldurdu.
"Abla... Annem gitti... Hasan gitti... Ben yalnız kaldım..."
"Yalnız değilsin," dedi Zeliş. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu şimdi. On iki yıldır tuttuğu yaşlar, kardeşine sarılınca boşalıvermişti. "Ben buradayım. Artık seni bırakmayacağım. Duyuyor musun beni?"
Baran gözlerini kaçırdı. Boğazına bir yumru oturmuştu. Zeliş'in kardeşine sarılışını, onu korumak ister gibi göğsüne bastırışını gördü. Ve o an, bu kadının ne kadar güçlü olduğunu, neler yaşadığını, neleri göze aldığını anladı.
*
Cenaze namazı kılındı. Hoca'nın sesi avluda yankılandı, eller semaya kalktı, dualar edildi. Zeliş ve Evin yan yana, safın içinde duruyorlardı. Elleri birbirine kenetlenmişti. On iki yılın ayrılığı, bu dua anında birleşmişti.
Namazdan sonra konvoy, Mardin'in en eski mezarlığına doğru yola çıktı. Mezarlık, şehrin en yüksek noktalarından birindeydi. Buradan bütün Mardin görünüyordu; taş evler, dar sokaklar, uzakta Suriye sınırı... Berivan ve Hasan, bu güzel manzaraya karşı sonsuza kadar uyuyacaklardı.
Tabutlar mezarların başına getirildi. Zeliş ve Evin, mezarların başında el ele duruyorlardı. Mizgin ve Berfin onların arkasında, Delal Hanım ve Rezan Ağa yanlarında...
Hoca dualar okudu. Cemaat amin dedi. Tabutlar toprağa indirildi.
Zeliş mezara doğru bir adım attı. Sonra bir adım daha. Ve birden, dizlerinin üzerine çöktü. Evin de onun yanında.
"Anne!" diye haykırdı Zeliş. Sesi, mezarlığın sessizliğini yırttı. "Anne kalk! Hasan kalk! Ben geldim! Ben geldim işte!"
Elleriyle toprağı kavradı. Tırnakları taşlara sürtüyor, kanıyordu ama hissetmiyordu.
"Kalk! Kalk artık! On iki yıl bekledin beni, ben geldim! Kalk da gör beni! Kalk da sarıl bana!"
İki kardeşin çığlıkları birbirine karıştı. Mezarlıktaki herkes donup kalmıştı. Kimisi ağlıyor, kimisi dua ediyor, kimisi de ne yapacağını bilemeden öylece bakıyordu.
O sırada Baran dayanamadı. İleri atıldı, Zeliş'in yanına çöktü. Ellerini onun toprağı kavrayan ellerinin üzerine koydu.
"Zeliş," dedi. Sesi titriyordu. İlk defa, gerçekten konuşuyordu onunla. "Zeliş, bırak. Bırak artık. Annen gitti."
Zeliş başını kaldırdı, Baran'a baktı. Gözleri kan çanağı, yüzü toprak içindeydi. "Gitti," diye fısıldadı. "Gitti... Annem gitti... Kardeşim gitti..."
"Gitti," dedi Baran. Gözleri doluydu. "Ama sen buradasın. Sen yaşıyorsun. Ablalık et kardeşine, salma kendini."
Zeliş, Baran'ın gözlerine baktı. On iki yıldır ilk defa, Baran onu görüyordu. Gerçekten görüyordu. Ama Zeliş için artık çok geçti.
Yavaşça doğruldu. Baran'ın ellerini tuttu, sıktı. Sonra kalktı. Artık ağlamıyordu. Gözleri kupkuruydu. Toprağa baktı, sonra gökyüzüne...
"Allah'ım yardım et..."
Döndüler, arkalarını mezara verdiler. Ve yürümeye başladılar. İki kardeş, el ele, Zaviroğlu ailesinin arasında, mezarlıktan ayrıldılar.
Necdet ise geride kalmış, Rezan Ağa'nın yanına yaklaşmaya çalışıyordu. "Ağam," dedi, sesini alçaltarak. "Bu acı günde masraflar çok..."
Rezan Ağa ona soğuk bir bakış fırlattı. "Defol Necdet. Karının ve oğlunun cenazesinde bile para mı düşünürsün?"
Necdet dişlerini sıktı. "Zeliha benim kızım. Babasınu böyle bırakmaz. "
"Evin'de dahil kızların artık benim himayemde," dedi Rezan Ağa. "Red edeceklerini düşünmüyorum ikisininde."
"Bana kim bakacak?" Dedi Necdet çatık kaşlarla.
"Defol Necdet!"
*
Cenazeden sonraki günlerde Zaviroğlu konağına bir ağırlık çöktü. Zeliş odasından pek çıkmıyor, ama şimdi yanında Evin vardı. İki kardeş, geceleri aynı odada uyuyor, birbirlerine sarılıp ağlıyorlardı.
Rezan ağa zar zor Necdet'in ağzını kapamıştı bir kaç gün Evin onlarda kalsın ablası ile acısını paylaşsın diye.
Evin, yıllardır babasının zulmü altında yaşamış, annesine ve Hasan'a bakmıştı. Şimdi bu büyük konakta, sıcak bir yatakta yatmak, karnını doyurmak, korkmadan uyumak... Bunlar ona rüya gibi geliyordu. Ama her gece annesini ve Hasan'ı rüyasında görüyor, ağlayarak uyanıyordu. Zeliş ise onu her seferinde sakinleştiriyor, saçlarını okşuyordu.
Baran ise Zeliş'i izliyordu. Artık onu yok sayamıyordu. Baran'a göre Zeliş'e bu yaklaşımı dostane olsada Aslı için değişen bir şeylerin başıydı.
Üçüncü gün Rezan Ağa, Berivan ve Hasan için mevlüt okutmaya karar verdi. "Kızımın annesidir, kardeşidir," dedi. "Bu evin vefası vardır."
Mevlüt haberi Mardin'e yayıldı. Zaviroğlu konağının avlusu, komşularla, eş dostla, aşiretin ileri gelenleriyle doldu. Herkes baş sağlığına geliyor, dualar okuyordu. Kazanlarla yemek pişirilmiş, avlunun dört bir yanına sofralar kurulmuştu.
Zeliş ve Evin, siyahlar içinde, yan yana oturuyorlardı. Elleri birbirine kenetlenmişti.
Mevlüt başladı. Hoca'nın sesi avluda yankılanıyor, dualar göğe yükseliyordu. Herkes huşu içinde dinliyordu.
Tam o sırada avlunun kapısında bir hareketlenme oldu. Necdet, yanında iki akrabasıyla içeri dalmıştı. Yüzünde öfke ve açgözlülük vardı. Hoca'nın duasını umursamadan, doğruca Evin'in oturduğu yere yürüdü.
"Karıma çocuğuma Mevlüt okuturken bana sordunuz mu?" Kalk!" diye bağırdı, Evin'in kolundan tutup kaldırmaya çalışarak. "Gidiyoruz! "
Evin korkuyla çığlık attı. "Baba, ne olur!"
"Sus! Seni götüreceğim! Benim kızımsın, benim sözümü dinleyeceksin!"
Zeliş ayağa fırladı, kardeşini Necdet'in elinden kurtarmaya çalıştı. "Bırak onu!" dedi dişlerini sıkarak. "O hiçbir yere gitmiyor!"
Necdet, Zeliş'i itti. Zeliş sendeledi, ama düşmedi. Evin'i çekiştiriyor, avludan çıkarmaya çalışıyordu. "Evin benim hikayemde babasıyım onun!"
Rezan Ağa adamlarına işaret etti. Ama Necdet o kadar hızlı hareket ediyordu ki, kimse araya giremeden Evin'i kapıya doğru sürüklemişti bile. Evin ağlıyor, çırpınıyor, "Abla! Abla yardım et!" diye bağırıyordu. Zeliş onlara yetişmeye çalışıyor, ama Necdet'in akrabaları araya giriyordu. Avlu bir anda karışmış, kadınların çığlıkları, erkeklerin bağırışları birbirine karışmıştı.
Tam o anda, büyük tahta kapı gıcırdayarak sonuna kadar açıldı.
Avludaki herkes dondu kaldı. Necdet'in bağırtısı boğazında düğümlendi.
Kapının eşiğinde bir adam duruyordu.
Uzun boylu, geniş omuzlu, dimdik... Üzerinde kusursuz kesimli lacivert bir takım elbise, yakasında sade gümüş bir iğne, ayaklarında pırıl pırıl ayakkabılar... Ama asıl dikkat çeken, duruşuydu. O duruş, yılların mücadelesiyle yoğrulmuş bir gücü, kazanılmış bir otoriteyi haykırıyordu. Saçları özenle taranmış, çenesi hafifçe yukarıda... Ve gözleri. O gözler, Zeliş'in gözlerinin aynısıydı. Acıyı görmüş, ama yenilmemiş olan...
Hazar.
Ama on iki yıl önceki çaresiz çocuk değildi bu. Bu, bambaşka bir adamdı. İstanbul'da bir gece yarısı kaçıp giden o genç, şimdi koskoca bir şirketin CEO'su olarak dönmüştü. Yıllar önce bir otelin mutfağında bulaşık yıkarken, bir adam onu fark etmişti. Ona inanmış, ona yatırım yapmıştı. Hazar da o şansı tepmemiş, gece gündüz çalışmış, okumuş, tırmanmış ve sonunda o adamın şirketini devralarak zirveye oturmuştu. Şimdi buradaydı. Annesinin mevlütünde. Kardeşlerinin yanında.
Hazar'ın gözleri önce Necdet'i buldu. Sonra Evin'i, onun kolundaki babasının pençe gibi elini. Sonra Zeliş'i, perişan halde, kardeşine ulaşmaya çalışan...
"Dokunma kardeşlerime!"
Üç adımda Necdet'in yanına vardı. Eli, babasının Evin'i tutan koluna bir mengene gibi kilitlendi.
"Bırak," dedi. Sesi alçaktı, ama öyle bir otoriteyle yankılandı ki avluda, Necdet irkilerek elini çekti.
Evin sendeledi. Hazar onu belinden yakaladı, düşmesine izin vermedi. Kız kardeşi, korkuyla başını kaldırdı, onu gördü. Ve gözleri büyüdü.
"Hazar... abi?"
Hazar ona gülümsedi. Sert yüzü yumuşadı bir an.
Evin'in dudakları titredi. Sonra bir çığlık kopardı ve kendini abisinin kollarına bıraktı. Hazar onu sımsıkı sararken, Zeliş de onlara doğru koştu.
"Hazar abi!"
Hazar bir kolunu Evin'e, bir kolunu Zeliş'e doladı. Üç kardeş, avlunun ortasında, herkesin bakışları altında, birbirlerine sarıldılar. On iki yılın acısı, özlemi, pişmanlığı... Hepsi bu sarılışta eridi.
"Geç kaldım," dedi Hazar. Sesi boğuktu, ama güçlüydü. "Yine geç kaldım. Ama artık buradayım."
Hazar, kardeşlerini yavaşça bıraktı. Onları arkasına aldı. Sonra döndü, babasına baktı.
Necdet, oğlunun gözlerindeki ifadeyi görünce bir adım geri attı. "Hazar... oğlum..." diye kekeledi.
"Ben senin oğlun değilim," dedi Hazar. Sesi buz gibiydi. "On iki yıl önce değildim, şimdi hiç değilim."
Avluya derin bir sessizlik çöktü. Herkes nefesini tutmuş, bu hesaplaşmayı izliyordu.
"Sen bir baba olsaydın," diye devam etti Hazar, bir adım öne çıkarak, "annem ve Hasan şimdi hayatta olurdu. Sen bir baba olsaydın, ben kaçmak zorunda kalmazdım. Sen bir baba olsaydın, Zeliş'i satmaya kalkmazdın. Sen bir baba olsaydın, ele güne soyunu sopunu rezil etmezdin!"
Necdet'in ağzı açıldı, kapandı. Hiçbir şey söyleyemedi.
"Şimdi beni iyi dinle," dedi Hazar. Sesi alçaktı, ama bütün avlu duydu. "Zeliş'i de Evin'i de götüreceğim buradan, adam ol bir defa zorluk çıkarma!"
Baran Hazar'ın Zeliş'i götüreceğinizi duyduğunda rahatsızca kıpırdandı olduğu yerde. 12 yıldır Zeliş'in görmediği bir adamdı Hazar. Abisi olabilirdi ama kimse aynı kalmıyordu. Nasıl emanet edeceklerdi Zeliş'i?
Ama kader çoktan ağlarını örmüştü. Mardin dışına çıkmayan bir masalın başlangıcının ilk günüydü O gün...