Bölüm 2 / 10
TESLİMAT
Nefise, mağaza kapanıncaya kadar kendini tuttu. Defalarca dolan gözlerini kimseye belli etmeden elinin tersiyle sildi. Tek bir damla gözyaşı dökmedi.
Nihayet 22.00 de AVM’nin kapıları kapanıncaya kadar. Mesaisi bitip kendini caddeye attığında elini, Gökalp’i gördüğünden beri sızı artan kalbinin üzerine yerleştirdi. Canı öyle çok yanıyordu, bu öyle derin bir acıydı ki avaz avaz bağırmamak için kendiyle mücadele ediyordu. Duyguları yıllarca süren bir savaştan çıkmışçasına yorgun ve bitikti. Mantığı geçmişi bırakıp geleceğe bakmasını söylüyordu ama olmuyordu. Yapamıyordu. Gönlüne söz geçiremiyordu. Metroya yetişmek için hızlı adımlarla yanından geçen insanların aksine ayağında tonlarca yük varmış gibi ağır adımlarla yürüyordu. Sevdiği adama kendi elleriyle damatlığını giydirmişti. Daha ötesi var mıydı?
Metro durağında gördüğü banka doğru adımlarken bedenini taşıyamaz hale gelmişti. Hayatının en değerli, en güzel anıları ruhunu yavaş yavaş öldüren zehre dönüşmüştü artık. Son nefesini vermek üzere olan bir hastanın çaresizliğiyle banka oturdu. Bu halde eve gitmek istemiyordu.
Dakikaların nasıl geçtiğini anlamadı. Saatler oturduğu bankın üzerinde su gibi akıp gitti. İçinde taşıdığı karanlık dünyaya kendini öyle kaptırmıştı ki aynı mağazada çalışan iş arkadaşının selamını fark etmedi. Defalarca çalan telefonunun sesini duymadı. Kendine geldiğinde durakta onun dışında kendisini garipseyen bakışlarla süzen birkaç insan kalmıştı. Ürktü bakışlardan. Korktu. Yerinden kalkıp son metroya bindi. Bulduğu boş koltuğa yerleştiğinde cüzdanından yıllar öncesine ait olan fotoğrafı çıkarttı. Şiddetlenen gözyaşlarıyla fotoğrafa bakarken o günün anıları canlandı.
6 YIL ÖNCE
Üniversite sınav sonuçlarının açıklandığı gün buluşmuşlardı. Nefise heyecanla “Sonuçlara baktın mı?” diye sordu.
Gökalp kolunu genç kızın beline dolayarak onu kendine çekti. “Bir öpücük verirsen belki söylerim”
Erkek arkadaşının yakınlığı karşısında utandığı için, hafifçe geri çekilerek onu kendinden uzaklaştırmaya çalıştı. Etrafına bakınarak “Ya, yolun ortasında yapma şunu. Şimdi biri görecek.” dedi.
Nefise’nin uyarısına gülümseyen genç adam alınmış gibi başını önüne eğdi. “Ben senin için taa Gaziantep’ten Adana’ya geleyim, hem de sırf sonuçları beraber öğrenelim diye, sen hastalıklıymışım gibi davran bana. Yazık bana yazık! Gerçekten hiç hak etmiyorum.”
Gökalp’in sitemli sözlerinden sonra hemen koluna girdi. “Aşkım özür dilerim. Seni kırmak istememiştim ama biliyorsun işte. Biri görür, laf söz olur diye korkuyorum. Ailemi üzmek istemiyorum.”
Nefise kendini ifade etmeye çalıştığında Gökalp işaret parmağını sevdiği kızın dudağının üzerine yerleştirerek “şişşşt” dedi. “Tamam yahu sakin ol.
Takıldım sadece. Seninle uğraşmayı sevdiğimi bilmezmiş gibi konuşma. Bugüne kadar seni hiç istemediğin bir şeye zorladım mı ben.”
Karşılıklı gülmeye başladıklarında el ele tutuşup her zaman buluştukları kafeye gittiler. İçeriye girdiklerinde Gökalp heyecanlı, Nefise ise korku doluydu. Çünkü onu kaybetmekten çok korkuyordu. Gaziantep ve Adana arası iki saatlik mesafeydi. Hafta sonları rahatça görüşebiliyorlardı ama erkek arkadaşının yazdığı üniversitelerin hepsi çok uzaktı. İçinden bir his, giderse onu bir daha göremeyeceğini söylüyordu.
Gökalp ÖSYM’nin sistemine girip sonucu gördüğünde sevinçle bağırdı.
“İşte bu be! İstanbul Teknik Üniversitesi, mimarlık!”
Nefise’nin gözleri korkuyla doldu. Gidecekti, sevdiği ondan çok çok uzaklaşacaktı. Yüzüne her daim aşkla bakan ela gözleri belki de aynı şekilde başka gözlere bakacaktı.
Nefise’nin gözyaşlarını gören Gökalp’in sevinci boğazına dizildi. Ağladığında kırmızı renk alan burnunun üzerine minicik bir öpücük kondurdu. Kendi elleriyle gözlerini silerken üzüntüsünün sebebini sordu “Bu gözyaşları neden? Ben… Sevinirsin sanmıştım”
Nefise tebessüm etmeye çalışarak onun adına mutlu olduğunu dile getirdi. “Sevindim tabi. Sevinmez olur muyum? En büyük hayalindi bu senin.
Heyecanına gölge düşürdüğüm için özür dilerim. Sadece, hani gözden uzak olan gönülden de uzak derler ya, beni unutmandan, bensizliğe alışmandan, seni kaybetmekten korkuyorum.”
Nefise’nin sözlerine karşılık Gökalp yanına daha da sokularak özür dilenecek bir şey olmadığını, yanlış düşündüğünü söyledi. “Asla!” dedi.
“Seni unutmamın imkânsız olduğunu bilmezmiş gibi söyleme böyle. Yaralama beni. Seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun. Hem ayrıca ben yerleştirilmekten çok, sana kavuşmak için bir adım daha ilerlediğimi düşündüğümden mutlu oluyorum. Üniversite biter bitmez evlenebileceğiz artık. Belki seneye sende arkamdan gelirsin”
O gün birlikte Gökalp’in üniversiteyi kazanmasını kutladılar. Veda vakti geldiğinde Nefise telefonundan Sezen Aksuya ait olan bir şarkı açıp kulaklığının birini onun kulağına diğerini ise kendine taktı. “Bu şarkı benim sana armağanım olsun. Beni unutma, olur mu?”
Beni unutma, unutma
Bilirsin unutulmak dokunur ya her insana
Sende kendi payından bir hatıra seç,
ve ben o olayım unutma,
Beni unutma
GÜNÜMÜZ
Nefise geçmişe yaptığı yolculukla evine ulaştığında kapıyı, onun yolunu pencereden izleyen ablası açtı. Kardeşini bitmiş halde gören Selin “Bu halin ne!” diye sordu. “Defalarca aradım seni neden cevap vermedin? Başına bir şey geldi sandım, meraktan öldüm”
Selin'in azarını işitmedi Nefise. Dudaklarından açıklama olarak tek bir kelime çıkabildi “Gökalp…” Daha fazla konuşmayı yüreği kaldırmadığından ablasına sarılarak ağlamaya başladı. Fakat bu sarılış oğlunun diğer odadan gelen sesini duyduğundan çok uzun sürmedi. “Daha sonra konuşuruz” diyerek bebeğine bakmak için içeriye girdi. Selin, kardeşinin bu kadar sarsıldığına göre durumun ciddi olduğunu düşündü fakat Nefise’nin anlatmasını beklemekten başka yapabileceği bir şey yoktu. Onun arkasından hareketlenirken “Bugün çok ağladı.” dedi “İş yerinde üzülmeyesin diye belli etmedim ama bütün gün çok huzursuzdu. Bıraktığın sütleri bile zor içirdim”
Bebeğin yatağına yaklaşan Nefise, üç aylık olan oğlu Çağrı’yı kucağına alıp kokusunu içine çekerken gözlerini sımsıkı yumdu. Ağlamak istemiyordu. Şeffaf görünen kanlı gözyaşlarının bebeğine değmesine izin veremezdi. Çünkü bebeğinin annesinin üzüntüsünü hissedeceğini biliyordu.
Selin bebeğini doyurmaya çalışan kardeşine bakarak “Bak görüyor musun, anasının kokusunu alınca nasılda sustu.” dedi. “Bu çocuğun garezi bana. Annesini istiyormuş sıpa.”
Selin'in muzip ses tonuyla moral vermek için söylediklerinden sonra dudaklarında buruk bir gülümseme beliren Nefise, sessizce bebeğini emzirmeye devam etti. Selin, onun sessizliğinin altında yatan nedeni merak etse de Nefise'nin konuşmasını beklemedi. Bir süre sonra bebek annesinin sütüyle derin bir uykuya daldığında konuşmak istediğini söyleyerek Nefise'yi küçük oturma odasına çağırdı. “Gökalp dedin, orada kaldın. Anlat bakalım, neler oldu. Hakkında yeni bir şey mi duydun?”
Nefise tekrar ağlamaya başlarken boş ellerine baktı. Bedeni, acısını belli edercesine hıçkırıklarla titriyordu. Anlatmak istiyordu ama derdini ifade edecek her kelime boğazına yumru gibi oturmuştu. Güçlükle yutkunduktan sonra “Bugün damatlık almaya mağazaya geldi.” dedi. “O, evleniyor abla.”
Kardeşinin gözyaşlarına dayanamayan Selin, öfkeyle ayağa kalktı. “Ah Nefise! Ben sana daha ne söyleyeyim? Sana defalarca git onunla konuş dedim. Her şeyi anlat. Aşkı anlattığı kadar büyükse affeder seni dedim. Demedim mi?”
“Abla biliyorsun olanları. Ben sevdiğim adama ihanet ettim. Karşısına geçip hainliğimi nasıl itiraf ederdim. Her şeyi bile bile yüzüne nasıl bakardım. Bunu kolay mı sanıyorsun. Ayrıca bizim için artık çok geç biliyorsun. Evleniyor.”
Nefise; girdiği ağlama krizi yüzünden başka bir şey söyleyemezken Selin, onun ne kadar üzüldüğünü gördüğünden daha fazla üzerine gitmek istemedi.
Konuşmak yerine kardeşine yanında olduğunu göstermek için sarıldı. “Ah be Nefise! Ben sana ne diyeyim ki? Kendi cehenneminde yanmayı seçen sen oldun.”
O gece bebek sabaha kadar doğru düzgün uyumadı. Çünkü her saat başı anne sütüyle beslenen Çağrı, Nefise’nin sütü kesildiğinden tam olarak doyamıyordu. En son çareyi sabaha karşı Selin buldu. O saatte mama bulmak için dışarıya çıkamayacaklarından pirinci haşlayıp suyunu süzgeçten geçirdi. İçine az miktarda şeker atıp biberona koydu. “Üzüntüden sütün kesilir tabi. Neden şaşırıyorum ki.”
Pirincin suyunu içen bebek nihayet doyduğunda tekrar derin bir uykuya daldı. Nefise bebeği beşiğine yatırmak yerine kendi yatağına yatırdı. Oğlunun kokusuna, varlığına ihtiyacı vardı.
“Uyku ölümün kardeşidir. Gece dalarsın falan, Allah korusun hiç farkında olmadan çocuğun üzerine yatıp boğarsın bak. Sakın yanına alma.”
Ablasının, zihninde patlayan sözleriyle yatağında sıçrayarak uyanan Nefise yanındaki beşikte uyuyan Çağrı’ya baktı. Elini yüreğinin üzerine koyup çok şükür dedi. Gecesi hem Gökalp ile yaşadığı karşılaşma hem de bebeğini doyuramamasının üzüntüsüyle ters yüz olmuştu. Üzerine birde doğru düzgün uyuyamaması psikolojisini yerle bir etmişti. Tekrar yatağına uzanıp Çağrıyı izlemeye başladı. O an bir şey fark etti. Hiç kıpırdamıyordu. Tekrar evhamlanarak doğruldu. Kalbine yine korku çöreklendi. Çünkü nefes almıyor gibi geldi. Her zaman soluk alıp verirken bir yükselip bir alçalan minik bedeni bu sefer sabit duruyordu. Panikleyerek beşiğin üzerine eğildi, yüzünü bebeğinin göğsüne hafifçe yasladı. Bu sırada odaya giren ablası tuhaf bir bakış attı. “Ne yapıyorsun sen?”
“Abla, kalbi atmıyor sanki”
Nefise’nin ağlamaklı çıkan ses tonuyla söylediklerinden sonra Selin koşarak beşiğin yanına geldi. Kardeşinin sözleri onuda korkutmuştu. Fakat Nefise'ye göre daha serinkanlıydı. İşaret ve başparmağını bebeğin burun kanatlarına yerleştirerek canını acıtmayacak şekilde sıktı. Burnundan havayı rahat alamayan Çağrı yüzünü sağa sola çevirerek kıpırdandı. “Ödümü kopardın Nefise! Uyuyor çocuk”
Oğlunun nefes alıyor olması, ablasının kısık sesle söylenmeleriyle Nefise’nin ağlaması şiddetlendi. “Bir an için…” dedi fakat dili cümlesini tamamlamaya varmadı. Selin sakin olmasını, bebeğin sağlığının gayet yerinde göründüğünü söyledi. “Akşamdan beri sinirlerin harap oldu, ondan böyle oldun sen”
Nefise geri çekilip yüzünü gözünü sildi. “Eczane açılmıştır. Uyanmadan gidip mama alayım ben.”
Sabah 10.00 de mağazaya girdiğinde işe reyondaki askıda bulunan gömlekleri düzenlemekle başladı. Bu sırada reyon şefi Emin bey yanına yaklaştı. “Nefise, dünkü müşterinin aldığı damatlığın tadilatı yapıldı. Ürünü teslim etmek için götürür müsün?”
Nefise şaşırdı. Çünkü bu işle uğraşan erkek personeller vardı. “Ama…” Demişti ki reyon şefi sözünü kesti. “Bunun senin işin olmadığını bende biliyorum ama akşam damatlık servisi verdiğimiz müşteri az önce aradı. Özellikle teslimat için seni istedi. Adam kıl birine benziyor ve kıl da olsa müşteri veli nimet biliyorsun”
Bir önceki akşam damatlık alan tek müşteri Gökalp olduğundan Nefise canının çekildiğini, zerrelere bölündüğünü hissetti. Sevdiği adam onu bile isteye ayağına çağırıyordu. Ama neden? Ne kadar mutlu olduğunu göstermek için miydi ? Ondan sonra mutlu bir hayat kurduğunu gözünün içine sokmak, nispet yapmak mıydı amacı.
Yaşların dolduğu gözlerini saklamak için başını eğip yaptığı işe devam ederken. “Anladım Emin Bey. Götürürüm tabii.” dedi