Bölüm 2 / 10
Sarı Fırtına
Fırtına gibi eser, geçtiğim yeri darmadağın ederdim; huyum böyleydi. Sarı saçlarım rüzgârı arkasına aldıkça dalgalanır, yeşil gözlerim hırçın Karadeniz’in en derin yerini aratmazdı.
Kızlarla önceden sözleşip yaylanın tam göbeğinde, dağın yamacına kurulmuş o ahşap evimizde buluştuk. Kendi ellerimle buram buram kokan tereyağlı güzel bir mıhlama hazırlamıştım. Yanımıza birkaç parça bir şey daha alıp doğanın kalbine attık kendimizi. Kahvaltının ardından patikadan aşağı süzülüp denizin hırçın sularına indik. Kızlar arkamdan "Ahenk, fazla açılma!" diye çırpınsa da fırtına söz dinler miydi? Umursamadım. Kulaç attıkça açıldım, denize meydan okudum.
Kıyıya döndüğümde Leyla öfkeyle sitem etti: "Bir daha seninle hiçbir yere gelmeyeceğim!"
Zeynep de arkasından ekledi: "Al benden de o kadar! Açılma dedikçe daha da uzaklaşıyorsun."
Üzerimden süzülen sulara aldırmadan kızlara bakıp gülümsedim: "Uşaklar, beni yeni mi tanıyorsunuz? Hele bir sakin olun, her zaman yaptığım şey işte."
Öfkeleri pek geçmemişti ama dağın yamacındaki yeşilliklere yayılıp yorgunluk çıkardık. O güzelim tatil gününü birlikte deviriyorduk. Tam o sırada Emine, yüzünde kıkırdayan bir gülümsemeyle sessizliği bozdu: "Akşama istemem var ha... Geleceksiniz değil mi kızçeler?"
Hepimiz başımızı kaldırıp şaşkınlıkla Emine’ye baktık. Leyla sitemle doğruldu: "Emine sen deli misin? İstemen var ve sen burada vakit mi öldürüyorsun? En önemlisi de bunu bize daha yeni mi söylüyorsun?"
Emine o rahat tavrıyla güldü: "Abartmayın yahu, küçük bir isteme işte."
Kızlar bir anda ayaklandı: "Hadi, çabuk hazırlığa!"
Biraz tatlı bir telaş, biraz gülüşmeyle eve döndük. Odama geçip en güzel kıyafetlerimi giyindim. Tam kapıdan çıkacakken annem sordu: "Nereye güzel kızım?"
"Emine’nin istemesi var anne, oraya geçiyorum."
Söz merasimi cıvıl cıvıldı, herkes eğleniyordu. Emine ile Ali, gözlerinin içi gülerek birbirlerine aşkla bakıyorlardı. Onların bu halini izlerken ensemde beliren o rahatsız edici sıcaklığı hissettim. Amcamın oğlu Ateş, gölgem gibi dibimde bitmişti. Gözlerimi devirdim ama Ateş daha da yaklaştı.
"Ali ve Emine çok mutlu... Biz de olabiliriz Ahenk," diye fısıldadı.
Gülerek yüzüne baktım: "Seninle mi? Asla Ateş, asla."
Tam oradan uzaklaşacakken sertçe kolumdan çekti: "Benimsin Ahenk. O sarı saçların, yeşil gözlerin... Hepsi benim. Kokun da, bu küçük dudakların da benim."
Hiç tereddüt etmeden diğer elimle koluna sert bir darbe indirdim: "Adi herif! İnsan kuzenine kardeşi gibi bakar. Sen nasıl bir adamsın?"
Kolumu daha da sıktı: "Sen de bu kadar güzel, bu kadar asi olmasaydın Sarı Fırtına..."
Kolumu hızla kurtardım. Öfkem gözlerimden saçılıyordu. Emine’nin yanına gidip onu öptüm ve mekânı hızla terk ettim. Arkamdan gelen ayak seslerini duyunca arkamı dönüp bağırdım: "Ateş! Buradan çekip gitmezsen yemin ederim seni burada delik deşik ederim!"
Ateş sapıkça bir gülüşle adımlarını hızlandırdı: "Yapsana..."
Belimdeki silaha uzandım ve salisesinde Ateş’in tam yüzüne doğrulttum. Yüzündeki sırıtış bir anda donup kaldı: "Doğruymuş demek... Belinde silahla geziyorsun ha?"
"Evet, doğru! Senin gibi sapıkların ilacı bu," dedim. Yüzümdeki fırtınayla arkamı dönüp hızlı adımlarla eve yürüdüm.
Eve girdiğimde annem valizimi hazırlamıştı bile. Yüzümün kireç gibi olduğunu görünce endişelendi: "Ne oldu kuzum? Yüzün sapsarı..."
Nefes nefese sitem ettim: "Anne, şu Ateş’in önünü kesin artık! Adam iyice çığırından çıktı."
Annem gelip yüzümü sevgiyle öptü: "Boş ver onu, ben babana söylerim. Yarın Mardin’e gidiyoruz zaten. Sen şimdi erken uyu, dinlen."
Anneme sımsıkı sarıldım: "Gidelim anne... Şu adamı iki gün görmeyeyim, o bile bana kafi."
YOLCULUK
Yolculuk ve Masalsı Karşılaşma
Yola çıktığımızda, Rize’nin büyülü coğrafyasını ilk kez keşfeden bir seyyah gibi, her dağı, her vadiyi hayranlıkla izliyordum. Yeşilin binbir tonu, bulutların dansıyla birleşip gözlerimin önünde epik bir masal tablosu oluşturuyordu. Abim, şaşkınlığıma gülerek, “Bir daha gelmeyecekmiş gibi bakma, sanki bu sonsuz güzellik kaybolacakmış gibi,” dedi. Ona gözlerimi devirip, “Abi, ne olur bu büyüleyici yolu bana zindan etme, bırak bu anın tadını çıkarayım,” diye rica ettim. Abim, yaramaz bir çocuk gibi burnumu sıkıp, “Seninle uğraşmak, hayatın en büyük keyfi,” dedi, gülümseyerek.
Bir süre sonra kitap okumaya başladım ama zihnim Karadeniz’in masalsı manzarasıyla o kadar meşguldü ki, kelimeler uçup gidiyordu. Abim aniden sessizliği bozdu: “Karadeniz’in o nemli, serin havasını geride bıraktıkça, Doğu’nun o kavurucu, mistik sıcağı beni benden aldı. Siz de hissediyor musunuz o sıcaklığı, o ateşli nefesi?” Ben de gülerek, “Hissediyorum merak etme, sarı saçlarından dumanlar yükseliyor, adeta bir ateşböceği gibi parlıyorsun,” diye şakalaştım. Babam, bilge bir masal anlatıcısı gibi söze girdi: “Doğu sıcakttır, doğrudur. Ama unutmayın, Doğu insanının kalbi, o güneşten çok daha sıcaktır. Onların misafirperverliği, sofralarındaki lezzetler, paylaşımları eşsizdir. Gitsen de, gitmesen de, sana en güzelini sunmak için yarışırlar. Biz de öyleyiz ama farklı kültürler, farklı yaşamlar, farklı masallar... Bunları görmek, hissetmek insanı zenginleştirir.” Babama hak vermiştik; hiç bu açıdan bakmamıştık, bu yolculuğun sadece mekanları değil, yürekleri de keşfetmek olduğunu anlamamıştık.
Nihayetinde, hedefimize ulaştık. Bizi karşılayan kapıda siyah arabalar, korumalar, mistik bir hava vardı. Tarihi taş konağın kapısında, oymalı ahşap üzerine altın harflerle “DURAN KONAĞI” yazıyordu. Bu sadece bir isim değil, köklü bir geçmişin, nufüzlu bir ailenin hikayesiydi. Masal buraya yeni başlıyordu. İçeri girdiğimizde, babam ve Mirza Amca, yılların özlemiyle, sıcak bir kucaklaşmayla gülüştüler. Annem ve Suna Teyze de, geçmişten gelen dostluğun sıcaklığıyla sarıldılar. Onlar da, zamanın ötesinde bir bağla birbirine bağlanmıştı.
Merdivenlerden dört genç indi; iki erkek, iki kız... Erkekler, dağ gibi heybetli, dalkıran (dalyan) gibi yakışıklıydı. Kızlar ise, gökyüzündeki yıldızlar gibi parlak, peri kızı kadar güzeldi. Abim yanıma eğilip, “Şu uzun boylu kız, sadece güzel değil, adeta bir masal prensesi, değil mi?” deyince, “Saçmalama abi, iki gün sık dişini, bu masaldan çıkacağız,” dedim. Gençler yaklaşınca babam bize baktı: “Bakın çocuklar, Mirza Amcanız, hanımı Suna Teyzeniz.” Saygıyla adamın elini öptüm. Abim eğilince, ona doğru baktılar; dövmeli, küpeli... Belki farklıydık ama bir şey demediler. Erkekler, “Hoş geldiniz,” deyince ellerini göğüslerine koydular. Kızlar da, abime karşı aynı saygılı hareketi yaptı. Masal, farklı kültürlerin, farklı inanışların, farklı dünyaların buluşmasıydı. Onlar da böyleydi, geleneklerine, inançlarına sadıktılar.
Hemen bizi masaya buyur ettiler: “Yoldan geldiniz, yorgun ve açsınız.” Sofra, bereketin, bolluğun simgesi gibiydi. Ne yoktu ki! Her şey etli, her şey lezzetli, her şey sevgiyle hazırlanmıştı. Masalın bu ziyafet bölümünde, abim bana bakıp tekrar fısıldadı: “Uzun boylu kız gerçekten çok güzel, adeta peri.” “Alaz, saçmalama!” dedim. “Adamlar sana, dövmelerine nasıl baktılar? Masalda bile farklılıklar sorun olur. Kız mı verecekler sana bu efsanevi konaktan?” Abim gülüp, “Saçlarımı boya sandılar herhalde, doğallığına inanmadılar,” dedi. Gülerek, “Yok, orada suçun yok, sarışınız işte, bu masalda bizim de bir rolümüz var,” dedim.
Küçük olan Serhat’tı, büyük olan ise evlenecek olan Şiyar. Serhat’ın gözleri her daim üzerimdeydi ama hiç oralı olmadım. Kızlar, Dicle ve Berfin… Dicle bana bakıp gülümseyerek, “Ne kadar güzelsin Maşallah, sapsarısın,” dedi. Ben de gülerek yanıtladım: “Teşekkür ederim, sarışınız biz; abimle de çok benzeriz.” Kızlar gerçekten çok sıcakkanlıydı.
Kısa bir sohbetin ardından bize ayrılan odalara geçtik. Mardin büyüleyiciydi; burası gerçekten de masal diyarını andırıyordu. Sabah uyandığımda konaktan sesler yükseliyordu. Saate baktım, henüz altı bile olmamıştı. Şaşkınlıkla “Bu saatte neden uyumuyorlar ki?” diye mırıldandım ve başımı tekrar yastığa koydum. Annem beni uyandırdığında saat dokuzdu. Hemen dar bir pantolon ve askılı bir bluz giyip dışarı çıktım. Konaktaki herkes bir işle meşguldü. Çalışanların aralarında fısıldaştığını duydum. Biri, “Böyle dolanırsa iki güne kalmaz kararır,” diyor; diğeri ise, “Olsun, esmerlik bile çok yakışır, çok güzel kız,” diye karşılık veriyordu. Onlara göre fazlasıyla farklıydım.
O sırada ahırdan gelen kişneme sesini duyup oraya doğru yöneldim. Serhat adındaki adam oradaydı, atıyla ilgileniyordu.
“Senin atın mı?” diye sordum.
Beni aniden karşısında görünce eli ayağına dolandı. Gözlerimin en içine bakarak güçlükle, “Evet, benim,” diyebildi.
Gülümseyerek ata yaklaştım ve okşadım. “Yağız bir Küheylan... Arap atı,” dedim hayranlıkla.
Şaşkınlığını gizleyemeyerek, “Evet... Atların dilinden anlıyor musun?” diye sordu.
“Evet, benim de bir Arap atım var, çok severim. Adı Asi. Ama yanına bir arkadaş daha istiyorum, bir İngiliz safkanı.”
Şaşkın bakışları hâlâ üzerimdeydi. Kendine has şivesiyle, “Ailen izin veriyor mu peki?” diye sordu.
“Veriyor tabii. Sizin buralarda kadınlar at binmez mi?”
Hafif bir tebessümle, “Çok nadir... Hatta yok denecek kadar az,” dedi.
“Serhat, bir tur binebilir miyim?” diye sordum.
Bana önce tereddütle baktı, ardından yolu tarif etti: “Git gel ama sakın kaybolma.”
Büyük bir heyecanla atın üzerine atlayıp dörtnala sürdüm. Mardin’in dar ve tarihi sokaklarında rüzgar gibi esiyordum. Beni gören herkes dönüp bir daha bakıyordu. Ancak dar bir sokakta, aniden karşımı kesen siyah bir cip yüzünden acı bir frenle durmak zorunda kaldım. Araçtan inen şoför sitemle, “Bacım ne yapıyorsun! Burada at mı sürülür?” diye bağırdı.
Hemen attan inip karşılık verdim: “Asıl bu daracık sokakta bu hızla araba mı sürülür?”
O sırada arabanın arka kapısı açıldı ve içinden heybetli, oldukça yakışıklı bir adam indi. “Ama önce siz çıktınız karşımıza,” dedi. Türkçesi son derece düzgün ve akıcıydı.
Sitemli bir tonla, “Hayır, önce sen benim karşıma çıktın,” dedim.
Gülümseyerek, “Peki, öyle olsun. İyi misiniz? Buralı değilsiniz herhalde,” dedi, hafif alaycı bir tavırla.
“İyiyim. Ve evet, buralı değilim. Ayrıca lütfeder gibi 'Peki ben olayım' diyerek beni geçiştirmeyi kes.”
Şoför, sinirle araya girdi: “Ağam, sizi tanımıyor. Tanısa böyle konuşamazdı!”
Tavrımı bozmadan şoföre döndüm: “Yoo, yine böyle konuşurum. Ağanla ters konuşan adamın ağzı mı yamuluyormuş? Sen ne iki büklüm oluyorsun hemen?”
Daha fazla dinlemeden hırsla ata atladım ve hızla konağa döndüm. Annemle babam beni atın üstünde görünce küplere bindi. Babam, “Ahenk, burada olmaz! Yeter artık, başına bir şey gelecek ya da kaybolacaksın!” diye çıkıştı.
Atın üzerinden inerken Mirza Amca gülerek araya girdi: “Karışma İdris kıza... Bizim Serhat da çok sever atları. Bak ne güzel biniyor işte.”
Sohbet devam ederken masaya geçtik. Mirza Amca, Şiyar’a dönerek, “Azat Ağa geldi mi?” diye sordu.
Şiyar, “Gelmiştir, kınaya yetişir herhalde,” yanıtını verdi.
Babam da lafa girdi: “Azat çok helal süt emmiş, dürüst bir adamdır. Onunla ortak ol, beni hiç pişman etmedi.”
Demek babamın bile takdirini kazanan bu adam Azat’tı... Kimdi acaba bu herkesin dilindeki Azat Ağa?