Bölüm 4 / 10
Stran ve Türkü
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte konvoy çoktan hazırdı. Annem beni hafifçe sallayarak uyandırdı:
“Hadi kızım, kalk. Gelin almaya gideceğiz.”
Yataktan sitemle doğrulup sızlandım: “Allah aşkına bitsin şu Mardin serüveni artık, gerçekten çok yoruldum…”
Annem bıyık altından gülerek takıldı: “At üstünde değilsin diye yorulmuşsundur sen!”
Gözlerimi devirip dolabıma yöneldim; üzerime şortumu ve tişörtümü geçirdim. Annem kıyafetimi görünce kaşlarını çattı: “Hadi kızım, düzgün, uzun bir elbise giy. Ne bu böyle?”
“Anne, benim tarzım bu. Birileri için niye değişeyim ki, aşk olsun!”
Annem daha fazla uzatmayıp pes edercesine aşağı indi, ben de peşinden süzüldüm. Beni görenlerin bakışlarındaki o şaşkınlığı ve rahatsızlığı hissetmemek imkânsızdı ama umursamadım. Kimse için kendimden taviz verecek değildim.
Herkes arabalara kurulmuş bekliyordu. Derken biri, “Durun, Azad Ağa gelmedi daha,” dedi. Zaman geçiyor, Azad Ağa’dan bir türlü iz çıkmıyordu. Sıcakta beklemekten canım iyice sıkılmıştı.
“Anne, bilseydim bu kadar bekleyeceğimizi hiç kalkmaz, biraz daha uyurdum,” diye fısıldadım. Annem eliyle susmamı işaret etti.
Sonunda paşa hazretleri teşrif edince herkes hareketlendi. Azad, Şiyar’ın yanına yaklaşıp, “Kusura bakma, araba yolda bozuldu, o yüzden geç kaldım,” dedi.
Şiyar tam anlayışla cevap verecekti ki dayanamayıp söze atladım:
“Aaa, başka arabanız yok muydu? Çok üzüldüm gerçekten, onlarca insanı burada boşu boşuna beklettiniz!”
Kelımeler ağzımdan çıkar çıkmaz pişman oldum; dilime eşek arısı soksun! Azad bakışlarını bana çevirdi. Beni baştan aşağı öyle bir süzdü ki yerin dibine girmek istedim. Sonra tek kelime etmeden dönüp arabasına bindi. Kendimi hiç bu kadar kötü hissetmemiştim.
Arabaya bindiğimizde Alaz kendi kendine söylenmeye başladı:
“Ya Ahenk, sen salak mısın? Ne diye bulaşıyorsun adama? Bak, adam seni adam yerine bile koyup cevap vermedi! Kızım, ben ‘adamın kardeşine ilgi duyuyorum’ diyorum, sen gidip adamlara çatıyorsun!”
Alaz’ın çenesi durmak bilmiyordu. En sonunda koluna sertçe bir tane patlattım:
“Eh, sus be artık! Şu kulağındaki küpene, kolundaki dövmene bak bir… Çok beklersin, verirler sana kızı!”
Gelin evine vardığımızda ortalık bir anda savaş alanına döndü. Silahlar patlamaya başladı; ama ne patlamak! Dur durak bilmiyorlardı. En sonunda kulaklarımı tıkayıp Serhat’a bağırdım:
“Yeter, kesin şunu! Çoluk çocuk var burada, ne yapıyorsunuz? Maganda mısınız siz?”
Serhat tek bir sözümle arkasını dönüp silahları susturdu.
Herkes gelinin evden çıkışına odaklanmışken, Azad’ın adımlarının yanımda durduğunu hissettim. Derin, vakur ve mesafeli bir ses tonuyla konuştu:
“Çok konuşuyorsun Ahenk. Bizim bir kültürümüz, usulümüz var; ama senin her şeye bir yorumun hazır.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. O ise bakışlarını kaçırmadan devam etti:
“Biz sana ‘Niye böyle giyiniyorsun, neden saçların boyalı’ diyor muyuz? Sen niye sürekli bizi yargılıyorsun?”
Azad’ın bu sözleri karşısında bir an afallasam da hemen çenemi dikleştirip gözlerinin tam içine baktım. İçi kaynayan ama geri adım atmayan o hırçın tavrımla söze girdim:
“Saçım boya falan değil bir kere! Tamamen kendi rengi. Ama boya olsa bile bu seni hiç ilgilendirmez! Kimse benim dış görünüşüme, kıyafetime yorum yapamaz, bunu yargılamak sana düşmez!”
Bir adım yaklaşıp sesimi daha da sertleştirdim:
“Eğer bir hatam varsa, insanlara ya da etrafa zarar verecek bir şey yapıyorsam beni uyarırsın, eyvallah. Ama gelip de sırf sizin gibi yaşamıyorum diye beni yargılayamazsın Azad Ağa!”
Azad’ın çatık kaşlarının altındaki gözleri hafifçe kısıldı. Yüzündeki o kaya gibi sert ifade tek bir milim bile esnemedi ama bakışlarında belli belirsiz tuhaf bir şaşkınlık belirdi.
Cevap vermesini bile beklemeden hışımla arkamı döndüm ve başım dimdik arabaya doğru yürümeye başladım. Kalbim göğsümü delercesine çarpıyordu ama ona pabuç bırakmamış olmanın hırsıyla adımlarımı sertçe atıyordum.
STRAN VE TÜRKÜ
Akşam düğün başladığında, üzerime oturan siyah dar balık elbisemi giyip saçlarımı iri dalgalar halinde açık bıraktım. Aşağı indiğimde avlu cıvıl cıvıldı, herkes oradaydı. Gözüm Alaz’a kaydı; Helin denen kızla koyu bir sohbete dalmıştı. Bizimkinin elinden telefon bir an olsun düşmüyordu. İnsanlar bir yanda halay çekiyor, coşkuyla oynuyordu ama ben bu kalabalıktan sıkılmıştım.
Nefes almak için terasın arka tarafına doğru yürüdüm. Gece çökünce Mardin bambaşka bir büyüye bürünüyordu; gerçekten de bir masal şehriydi. Tam o sırada yan tarafımdan gelen bir tıkırtıyla irkildim. Başımı çevirdiğimde Azad’ı gördüm; köşeye çekilmiş, dalgınca sigarasını içiyordu.
Beni fark edince nazik bir sesle, “Kusura bakma, korkuttum galiba,” dedi.
Şaşırmıştım ama belli etmemeye çalışarak, “Yok, korkmadım. Sadece burada olduğunu fark etmemiştim,” dedim.
Sustu. Sigarasından derin bir nefes çekip manzaraya bakmaya devam etti. Ben de gözlerimi Mardin’in ışıklarına diktim; geceye rağmen sıcacıktı burası.
“Sevdin mi Mardin’i?” diye sordu aniden.
Beklemediğim bu soruya tebessümle yanıt verdim: “Evet, güzelmiş... Ama Rize daha güzel.”
Hafifçe gülümsedi. “Herkes kendi memleketini sever, ne de olsa insana doğduğu yer gibisi yok.” Yavaş adımlarla yanıma gelip durdu. O da benimle birlikte derinliğe baktı. Yanı başımda durduğunda yayılan o kokusu öyle güzeldi ki, tarifi imkânsızdı... Ama istifimi hiç bozmadım.
“Doğru,” dedim sadece.
Bakışlarını manzaradan çekmeden hafifçe gülümsedi. “Seni ilk gördüğümde Karadenizli olduğunu anlamıştım zaten.”
Tek kaşımı kaldırıp merakla sordum: “Nasıl anladın?”
“Sarı saçlar, yeşil gözler, bir de o asi bakışlar...”
Alaycı bir gülüşle karşılık verdim: “Bayağı çok Karadenizli kadın tanıdın herhâlde?”
“E, babanla iş yapıyoruz; gelip gidiyorum oralara,” dedi gayet rahat bir tavırla.
Söyleyecek söz bulamayıp sustum. Ancak bir an sonra sesindeki o yumuşak ton birden sertleşti:
“Abin Alaz, Helin’den uzak dursun Ahenk. Birazdan çekip gideceksiniz, durduk yere sorun çıksın istemiyorum. Ama bilesin, bu işin sonu tatlıya bağlanmaz.”
Şaşkınlıkla gözlerine baktım. Nereden biliyordu ki? “Sorun sadece abimde mi?” dedim hırsla. “Helin istemese abim ne yapabilir ki?”
Sesi daha da koyulaştı, baskın bir edayla devam etti: “Helin ne istemiş olabilir ki? Abinin bakışları kızın üzerinde. Bizim aşiret, kardeşlerim, kuzenlerim fark ederse benim gibi sakin kalmazlar.”
Sinirle gözlerimi devirdim. “Tabii, sen daha medenisin ağam, doğru! Ayrıca fark etseler bile Alaz’ın kılına dahi zarar gelemez. Sen Dervişoğlu’ysan, biz de Karadağlar’ız. Umarım bunu unutmazsın!” Sonra hırsımı alamayıp ekledim: “Ne yani, konuşamazlar mı, sevemezler mı? İlla berdel midir nedir ne olacak, kuma mı?”
Azad acı bir tebessümle başını salladı. “Ne berdeli, ne kuması... Burada herkes severek evleniyor zaten. Senin dediğin o şeyler ancak yol çıkmaza girerse olur. Ve Alaz ile Helin yan yana gelemez.”
“Niye? Abim küpeli, dövmeli diye mi?”
“Hayır,” dedi tane tane. “Kültür farkı var Ahenk. Bak bize... Biz bir stranız, siz ise bir türkü. Biz sarı dağlarız, siz yeşil ovalar. Biz gecenin sessizliğiyiz, siz sabahın ilk ışığı. Biz uzak yollarız, siz o yolların kenarında açan çiçek...”
Dedikleri bir yandan çok doğru, bir yandan da çok yanlıştı. Hüzünle yüzüne baktım. Alaz kıza bayağı kapılmıştı, Helin’in de ondan aşağı kalır yanı yoktu. İkisi için de içim cız etti.
“Mesele aynı olmak değil ki Azad,” dedim fısıltıyla. “Farklı şehirlerde bir olup, tek bir hikâye yazabilmekte...”
“Doğru diyorsun da...” dedi sitemli bir sesle. “Sizin türkünüzde deniz var, bizim stranımızda dağ.”
Bakışlarımı gözlerinden ayırmadan, “İkisi de aynı göğe bakar ama...” dedim sessizce.
Azad iç çekerek başını iki yana salladı. “Olmaz Laz kızı, olmaz... Kardeşinle abin olamaz. Ben seni uyarıyorum, başkası uyarmakla da kalmaz, bilesin.”
Öfkeyle yüzüne baktım. Berbat bir durumdu bu. İki insan sırf kültürleri farklı diye sevip evlenemez miydi? Ne kadar da saçmaydı!
Derin bir nefes alıp o kırgın öfkemle son sözümü söyledim:
“Biz denizin dalgasıyız, siz dağın rüzgârı... Biz Karadeniz’in yağmuruyuz, siz Mezopotamya’nın güneşi... Biz horonun coşkusuyuz, siz halayın ateşi... Yolları hiç kesişmemeliydi.”dedim…
Azad’ı ardımda bırakıp adımlarımı hızlandırdım. Rüzgâr sertçe yüzüme vururken son bir gayretle arkama döndüm; sesim fısıltıdan hallice ama zehir gibi berraktı: “Haklısın... Çok ama çok haklısın. Bizim isimlerimiz bile yabancı birbirine, kaderimizi büken coğrafyamız bile bir değil.”
Öfkeyle Alaz’ın yanına koştum. Avucundaki telefonu tek bir hamlede söküp aldım; ekranda beliren “Yuvam” yazısını gördüğüm an hattı hışımla kapattım.
Alaz neye uğradığını şaşırarak kaşlarını çattı. “Ne yapıyorsun sen Ahenk?”
“Yuvam kim be!” diye çıkıştım, gözlerimden kıvılcımlar saçarak. “Kaç kişinin ahına giriyorsun sen aynı anda?”
Dudaklarında acı, muzip bir tebessüm peydah oldu. “Helin’le konuşuyordum... İsminin anlamı 'kuş yuvası' demekmiş.”
Gözlerimi devirip başımı iki yana salladım. “Tövbe tövbe... Alaz, sen sevmeyi bilmiyorsun, sen sadece fırtınalı macera peşindesin! Bak, senin sırtın pek, sana bir şey olmaz ama o masum kızın başını yakacaksın. Azad her şeyi anlamış; 'Abin uzak dursun' diyor, başka bir şey demiyor!”
Alaz’ın yüzündeki o hınzır ifade birden silindi, gözleri yangın yerine döndü. “Biliyorum! Yine benim haylazlığıma veriyorsun ama yemin ederim öyle değil... Sevdim diyorum, seviyorum! Kız o kadar masum, o kadar güzel ki... Ben ölsem de kalsam da ömrümün sonundaki tek kadın o olacak.”
“İyi halt ettin!” dedim hırsla. “Adam 'Uzak dursun, bu iş olmaz' diye kestirip attı. Ben yine alttan aldım ama ailemiz senin kadar sakin kalmaz. Bu gece bu şehirden defolup gidiyoruz!”
Alaz birden öfkeyle haykırdı: “Öyleyse edebimle, adabımla istemeye gidiyoruz!”
Donakaldım. “Ha? Ciddisin sen? Hiç tanımadığın bir kız için mi?”
Sesi, koca meydanı yankılatacak kadar gür çıktı: “Evet! Evet, tanıdım diyorum, anlamıyor musun? İlk görüşte hissedersin ya hani... İşte öyle! Öyle işte!”
Bu hararetli atışmamız etraftaki tüm bakışları üzerimize çekmişti. Geceye karışan fısıltıları bastırmak ister gibi hızla kolunu sıkıp onu kenara çektim. İkimiz de içimizdeki yangını bastırmaya çalışarak, hiçbir şey olmamış gibi kalabalığın arasına karıştık.