MyStoryBölüm 5 / 10

Bölüm 5 / 10

Sizler Ve Bizler

İnanılmaz, muhteşem ötesi bir düğündü. Bütün o kalabalığın ve coşkunun arasında kızlar beni adeta zorla halaya kaldırdı. "Bilmeyeyim ben, beceremem," diye direnmeme rağmen beni kırmadılar; en basit adımlarla ritme uyum sağlamamı sağladılar. Tam adımlarımı toparlayıp karşı tarafa göz gezdirdiğimde Azad’ı gördüm. O da halaydaydı ama adımları çok daha ağır, duruşu çok daha heybetliydi.

Sol elimde Helin vardı. Helin’le bir an göz göze geldik, ardından bakışlarım yeniden Azad’a kaydı. Çatılmış kaşlarıyla doğrudan bize bakıyordu. O sert bakışların hedefi olmanın huzursuzluğuyla hemen Helin’in elini bırakıp annemin yanına çekildim.

Alaz, arkamdan yanaşıp kışkırtıcı bir edayla, "Kıza niye trip atıyorsun ya?" diye laf attı.

Ben ise hemen abime dönüp fısıldadım: "Abi, adam bizim kıza yaklaşmamızı istemiyor işte. Bak, kaşları çatılmış bizi izliyor."

Abim ters bir bakış atıp kestirip attı: "Başlatma lan! Korkuttu mu adam seni?"

Gözlerimi devirip başımı dikleştirdim. "Sen bilirsin Alaz... Ayrıca çok iyi bilirsin ki bu dünyada kimse beni korkutamaz."

Gece nihayet sona ermiş, kalabalık yavaş yavaş dağılmıştı. Geriye yalnızca Azad ve ailesi kalmıştı. Azad, Mirza Amca’ya dönerek, "Gençlere konak hediye ettim dayı. İster sizinle kalırlar, ister orada," dedi.

Cümlesini bitirmesine fırsat vermeden hemen Mirza Amca ve babamın arasına girdim. "Hadi baba, bizim de artık yola çıkmamız lazım. Şimdi çıkarsak sabaha Karadeniz topraklarına girmiş oluruz."

Mirza Amca babacan bir tavırla araya girdi: "Durun hele! Düğündü, telaştı derken sizi doğru düzgün ağırlayamadık bile. İki gün daha buradasınız İdris, bir yere bırakmam."

Ben şaşkınlıkla bakarken, arkada duran yaşlı adam babama doğru bir adım attı: "İdris Bey, sizi bizde misafir etmekten şeref duyarız."

Azad’ın kaşları daha da çatıldı ama babasının sözünün üzerine söz söyleyemezdi. El mahkûm, sesi pürüzlü bir şekilde, "Babam doğru söylüyor," demekle yetindi.

Babam bu ısrarlara dayanamayıp teklifi kabul edince sesimi bir tık daha sertleştirerek kararlılığımı koydum: "Tamam baba, siz kalıyorsunuz o zaman. Ben arabayı, abimi ve şoförü alıp gidiyorum."

Helin, o naif ve yumuşak sesiyle hemen söze girdi: "Acele etme ne olur... Seni daha yeni tanıdık, biraz daha vakit geçirelim."

Bakışlarımı Azad’a dikip alaycı bir tebessümle yanıtladım: "Siz yeni insanlar tanıyor musunuz Helinciğim? Normalde 'sizler' ve 'bizler' arasında çok büyük farklar var sanıyordum."

Sözlerim ortamda soğuk bir rüzgâr estirdi, herkesten hafif bir uğultu yükseldi. Yaşlı adam hoşgörüyle gülümsedi: "Ah kızım, 'sizi bizi' mi var bu işin? Herkes insan... Böyle konuşma, böyle düşünme hiç."

Azad ise gözlerini bir an bile üzerimden ayırmıyordu. Tam o sırada Serhat samimiyetle elini sırtıma atıp, "Hadi ama, herkes kalmanı çok istiyor. Hem seni buralarda biz gezdirmek istiyoruz," dedi.

Alaz bunu görür görmez kıskançlıkla beni hafifçe kendine doğru çekti. "Kalırız, kalırız... Ahenk de kalır," diye kestirip attı.

Serhat’ın eli havada boşta kalmıştı. Azad ise çenesi kenetlenmiş bir halde, Serhat’ın o boşta kalan eline öfkeyle bakıyordu.

Herkes salonda konuşmaya devam ederken fırtınadan kaçar gibi hızla kaldığım odaya çıktım. Arkamdan Alaz geldi; elindeki telefonu hışımla yatağa fırlatıp bağırdı: "Derdin ne senin? Ben 'Seviyorum' diyorum, sen inatla 'Gidelim' diyorsun!"

Yerimden kalkıp Alaz’ın yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Sesime sığınan o derin sakinlikle, "Alaz, içim hiç rahat değil... Korkuyorum," dedim. "Sana, bize bir zarar gelecek, biliyorum. Sen resmen ateşle oynuyorsun, yapma abi. Gideceğiz işte, bu Mardin masalı burada son bulacak, olur mu?"

Alaz, yüzündeki ellerimi yavaşça çekip avuçlarımın içini öptü. "Kurban olduğum, sakin ol ne olur... Hiçbir şey olmayacak. İlk defa böyle hissediyorum. Kız da farkında, 'Biz zoruz, imkânsızız' diyor. 'Seni görür görmez hayır diyemedim' diyor ama ben ona da söylüyorum: İmkânsızın içinde bile bir imkân vardır."

Gözlerinin içine, o tanıdık yeşilliklere baktım ve ona sıkıca sarıldım. "Umarım canımız yanmaz," diye fısıldadım. O gece, göğsüme oturan ağır bir huzursuzlukla uykuya daldım.

Sabah kahvaltı masasında neşeli bir hava hâkimdi. Abim elinde telefonla gülümsüyordu. "Sen numarasını nereden buldun?" diye sorduğumda gözleriyle Dicle’yi işaret etti. Dicle meğer onlara yardım etmiş; konuşup anlaştıklarını anlamış gibi bize bakıp gülümsüyordu.

Tam o sırada içeri bir adam girdi: "Mirza Ağam, Azad Ağam gönderdi bizi. Misafirleri konağa alacağız."

Mirza Amca ve babam hemen ayaklandı. Herkes gitmeye hazırlanırken Alaz bana döndü: "Gelmiyor musun sen?"

Başımı iki yana salladım. "Baba, siz gidin. Serhat beni biraz gezdirsin, akşama geleceğim."

Babamlar çıkınca Serhat şaşkın şaşkın bana bakakaldı. Masum bir gülümsemeyle, "E, gezdiririm demiştin ya?" dedim. Bir an afallasa da toparlanıp "Hemen çıkalım o zaman," dedi.

Beni Eski Mardin’in büyüleyici sokaklarına götürdü. Zamanın durduğu o tarihi taşların arasında her yer masal gibiydi, adım başı fotoğraf çekiyordum. Bir ara Alaz aradı. Telefonu açar açmaz, "Ne oldu?" dedim.

"Bir şey olmadı ama gelseydin iyiydi," dedi sıkıntılı bir sesle. "Seni görmeyince yüzleri düştü. Dünkü sözlerinden sonra zaten durum gergindi... Hem durma orada, gel. Azad denen adam sürekli etrafı süzüp seni arıyor."

Atabildiğim en neşeli kahkahayı atıp, "Müstahak sana, daha çok çek!" dedim ve telefonu kapattım.

Serhat bir yandan yürüyor, bir yandan bana geçtiğimiz sokakları anlatıyordu. "Bak, burası da Meryem Ana Kilisesi," diyerek karelerime yenilerini eklememe rehberlik ediyordu. En sonunda bana dönüp, "Acıktın mı?" diye sordu.

Gülerek, "Hem de kurt gibi!" dedim.

Beni büyülü bir terasa çıkardı. Tam karşıda ulu gövdesiyle Ulu Cami duruyordu; insan bakarken kendini masalların tam ortasında sanıyordu. İştahla yemeğimi yerken gözlerim Serhat’a kaydı. Bıçak çatal tutmayı bırakmış, sadece beni izliyordu.

"Neden yemiyorsun? Beni izleyerek karnın doymaz ki," dedim takılarak.

Derin bir nefes aldı. "Biliyor musun, babam sizden bahsettiğinde iki tane şımarık, kendini beğenmiş insan geleceğini sanıyorduk. Ama sen... Sen çok başkasın Ahenk."

"Buyur buradan yak" der gibi gözlerine baktım.

"Babam adını ilk söylediğinde bile farklı gelmişti, merak uyandırıcıydı," diye devam etti. "Ahenk... Demem o ki, beklediğimden çok daha başkasın. Eğer müsaaden olursa..."

Sözü, arkamızdan yükselen buzul kadar soğuk ve sert bir sesle kesildi:

"Müsaadeyi sonra istersin, dayı oğlu!"

İkimiz de birden arkamıza döndük. Gelen Azad’dı. Ve kaşları yine bir fırtına öncesi kadar çatıktı.

Uygulamada reklamsız oku