Bölüm 3 / 10
Cevapsız Kehanet
Kahvaltıdan sonra amansız, sessiz bir hazırlık başladı. İçeri giren yardımcılar kucak dolusu altın taşıyordu; akıtmalar, kemerler ve adını bile bilmediğim onlarca takı… Suna yengeye dönüp, “Bunlar hep gelin için mi?” diye sordum.
Suna teyze gülümseyerek, “Evet kızım, bir bu kadar da yarın düğünde takılacak,” dedi.
Ben de hafifçe gülerek takıldım: “E, gelin hanım hayatı boyunca çalışmaz artık!”
Bana manalı bir bakış atıp, “E sen de gel Serhat’ıma, alayım seni. Sana daha çok takarım, en güzellerini dizerim,” dedi.
Gülerek başımı salladım: “Yok be teyze, baksana bana! Benden hiç gelin olur mu? At üstünde dağ bayır gezerim ben; yayladan çıkarıp konağa sokamazsın beni.”
Suna yenge kıkırdarken, ağzımdan çıkan her kelimenin gelecekteki esaretim olacağını nereden bilebilirdim ki?
Tam bunları düşünürken içeri Alaz girdi. “Gel Ahenk,” diyerek beni kaldığımız odaya götürdü. Pencere kenarına çekip, “Bak şuna,” dedi.
Aşağıda, Dicle ve Berfin’in yanında peri kızı gibi bir kız duruyordu. Aşırı güzel, kendinden emin ve büyüleyiciydi.
“E abi, ne var yani?” dedim umursamazca.
Abim gözlerini kızdan ayırmadan, “Çok güzel değil mi? Görür görmez vuruldum, bakışıp duruyoruz zaten,” dedi.
Birden sinirlendim: “Alaz, kim bilir kimin karısı, kızı ya da kardeşi! Uzak dur milletten.”
Koluma yapışıp yalvardı: “Ne olur git öğren, kimmiş?”
Aşağı indim. Yanlarına yaklaştığımda kız gayet kibar bir sesle, “Hoş geldin,” dedi. Sesi de en az yüzü kadar naifti. Dicle araya girip bizi tanıştırdı: “Ahenk, bu halamın kızı Helin.”
Demek kuzeniymiş…
Akşama doğru herkes hazırlanmıştı. Kızlar yöresel kıyafetlerini giymiş, altın kemerlerini ve tokalarını takmışlardı. Bana da vermişlerdi ama reddettim: “Ben kendi kıyafetlerimi giyeceğim.” Minik, kısa bir elbise tercih etmiştim. Saçlarımı dağınık bir topuz yapmıştım ve bu halimle kalabalığın içinde epey dikkat çekiyordum.
Herkes kendi dilindeki türküleri söylerken ben de neşeyle katıldım: “E bari ben de söyleyeyim size bir türkü!” Kızlar heyecanla beklemeye başladı. Söylemeye başladım:
“Yar senin hasretini yandım uyuyamadım ben,
Verdiğim sözleri, yakmışım gemileri…”
Ben türküye devam ederken aniden, “Damat baskını var!” diye bir bağırtı koptu ve erkekler içeri girdi. Damat tam karşıdaydı, onun hemen arkasında ise sabah tartıştığım o adam duruyordu. Ben türküyü kesmeden söylemeye devam ederken gözlerimiz birbirine kenetlendi. O şaşkındı, ben şaşkındım…
Nihayet sustum. Damat gelini öpünce fırsat bu fırsat diyerek babamın yanına süzüldüm. Fısıltıyla, “Baba, bu adam kim?” diye sordum.
Babam sanki gizli bir şey konuşmuyormuşuz gibi gayet açık bir sesle, “Azad Dervişoğlu, iş ortağım. Gel tanıştırayım,” diyerek beni ve abimi peşinden sürükledi. Azad adını duyunca gözleri bize kaydı. Demek Azad buydu… Babam bizi tanıştırdı. Elimi uzattığımda o da uzattı. Kısa bir tokalaşmanın ardından hemen abimin yanına kaçtım.
Abim kulağıma eğilip, “Kızı öğrendin mi Ahenk?” diye sordu.
“Evet abi. Adı Helin, 22 yaşında. Halasının kızıymış.”
Abim hayranlıkla, “Adı da kendi gibi çok güzelmiş… Demek Azad’ın kardeşi,” dedi.
Aklından çıkarsın, vazgeçsin diye, “Belki karısıdır, ne biliyorsun?” dedim.
Abim sinirle yüzüme baktı: “Salak mısın kızım? Halasının kızıymış ya! Azad da halasının oğlu, kardeşler bunlar…”
Susmuştum. Mantıklıydı.
Azad’a gizli gizli bakıyordum. Konağın başköşesine geçmiş, yaşça büyük adamların arasında bir heybet abidesi gibi oturuyordu. Bakışları tek bir an bile bizden tarafa kaymıyordu.
Vakit hayli ilerlemiş, kalabalık yavaş yavaş dağılmıştı. Artık odama çekilmek istiyordum ama yakın aile fertleri hâlâ avludaydı; annemle babam da onların arasındaydı. Yanlarına doğru süzülüp fısıltıyla, “Ben odaya çıkıyorum, haberiniz olsun,” dedim.
Tam arkamı dönüp ilk adımımı atacaktım ki, tek bantlı topuklu ayakkabımın ucu taşların arasına sıkıştı. Kayan ayağımla dengemi kaybedip düşerken, ayakkabımın bandı bir anda kopuverdi. Kendimi birden yanı başımda duran Serhat’ın kollarında buldum. Güçlü elleri belimi kavrayıp beni düşmekten son anda kurtarırken, dağınık topuzum çözüldü; gür saçlarım gecenin karanlığına döküldü.
Serhat’ın yüzünde beliren o saf, tarifsiz mutluluğu nasıl anlatsam bilmem... Ama hemen toparlanıp kendimi geriye çektim. Dicle kıkırdayarak, “Yeşilçam filmleri gibi sahne oldu valla!” diye takıldı.
İstemsizce gözlerim Azad’ı aradı. Bize bakıyordu; kaşları öyle bir çatılmıştı ki, bakışlarındaki gölge geceyi daha da karartmış gibiydi. Hemen Alaz’a dönüp, “Ayakkabım yırtıldı, yardım etsenize,” dedim.
Alaz hiç ikiletmeden beni kucağına aldı. Merdivenleri tırmanırken bir yandan da söyleniyordu: “İp gibi ayakkabı giyersen olacağı bu!”
Omuzuna hafifçe vurup, “Sus Allah aşkına, çıkar beni! Utanıyorum zaten,” diye fısıldadım.
Alaz neşeyle kahkaha attı: “Ahenk, gel seni Serhat’a verelim. Bak adam hayatını kurtardı, can borcun var! Şart olarak da Helin’i bana istelim, nasıl?”
Yüzüne hafifçe vurup, “Git yaşlı halalarını al salak!” dedim. Kahkahası koridorda çınlarken beni odama bırakıp geri aşağı indi.
Ayağımdaki kopuk ayakkabıyı fırlatıp hemen pencerenin kenarına geçtim. Avluya bakıyordum. Azad gidiyordu... Tam konaktan çıkacakken durdu, arkasını dönüp Helin’e elini uzattı. İşte tam o anda bakışları yukarıya, benim olduğum pencereye kaydı.
Göz göze geldik. Çatılmış kaşlarının altındaki o sert bakışlara çekinmeden, korkusuzca karşılık verdim. Ama kalbimdeki o tuhaf gerilime daha fazla dayanamayarak perdeyi hızla yüzüne kapattım.
Nefes nefeseydim; göğsümün ortasında hiç bilmediğim bir fırtına kopuyordu.