Bölüm 3 / 3
Avuç İçi Kadar
Hepimiz avlunun ortasına baktık. Beritan koşarak geldi, kolları arasına aldı beni.— Neler oluyor, bu üstündeki ne?Gözlerimden süzülen yaşların ardındaki puslu dünyadan ona bakıyordum. Başındaki öfkeyle duvağımı çekip fırlattı yere.— Burada üç beş adam toplanmış, masum bir canın hayatını mı mahvedeceksiniz!Adar’ın ailesinden birkaç kişi Beritan’ı hoyratça itip avlunun ortasına savurdu. Tam o sırada Fırat koşarak geldi, ellerimi sıkıca kavradı. Nefes nefeseydi.— Hadi, hadi gidelim!Gözlerinin içine baktım. Kalbim kırgındı; "Sen değil miydin daha dün bahçemde başkasını öpen?" diye haykırmak istedi ruhum. Ama yine de o çocuksu yanım, kalbimin o deli damarı "Durma, dörtnala koş peşinden," diye fısıldıyordu. Tam adımımı atacakken, koluma saplanan o sert pençeyle irkildim. Öyle bir sıkıyordu ki canımı... Dönüp baktığımda karşımda Adar’ı buldum. Kararlı, karanlık ve tavizsizdi.— Git... Git ama abin de kardeşim de ölecek!Kelimeler göğsüme birer kurşun gibi saplandı, ellerim iki yanıma düştü. Fırat’a döndüm, sesim bir fısıltıdan farksızdı:— Gelemem... Gidin siz.— Seni almadan asla!Korumalar onları yaka paça dışarı atarken, Adar’ın amca oğlu Beritan’ı yerden kaldırdı. İkisinin bakışları anlık bir duraklamayla birbirine kenetlendi ve hemen ardından o ağır, demir kapılar üzerimize kapandı. Sanki az önce kopan kıyamet hiç yaşanmamış gibi, dedem elindeki kırmızı kuşakla öylece bana bakıyordu. Bir başkası, yerdeki duvağı alelacele alıp yeniden başıma iliştirdi. Kırmızı kuşak bu kez abimin titreyen ellerine tutuşturulmuştu. Abim bana doğru adım atınca gözlerimi gözlerine diktim:— Sakın abi! Sakın...Gelinliğimin eteklerini iki yanımdan kavrayıp hızla avlunun çıkışına doğru yürürken, arkamdan annemin hıçkırıklara boğulan sesi yükseldi:— Yezda, özür dilerim... Koruyamadım sizi yavrum!Adımlarım yavaşladı. Gözyaşları içinde anneme sarıldım, babamın boynuna ağladım, Berfin’ime sımsıkı tutundum. Konağın diğer sakinleri ise birer heykel gibi dikilmiş, bizi izliyordu. Abim de son bir umutla sarılmak istedi bana; ama elimi kaldırıp "Dur!" işareti yaptım. Bir adım geri gitti, gözlerindeki o çaresiz pişmanlığı gördüm. Nereden bilebilirdim ki birbirimizi bir daha asla göremeyeceğimizi? Bunun son görüşümüz, son vedamız olduğunu bilseydim... Her şeye rağmen, her şeye inat, ona son bir kez sarılmaz mıydım?Apar topar bir arabaya bindirildim, konvoy harekete geçti. Yanımdaki koltuğa oturan Adar, sessizliği bozan ilk kişi oldu:— Kimdi o?Gözlerimi onun buz kesmiş çehresine çevirdim. Dişlerimi sıkarak, içimdeki tüm nefreti kusarcasına fısıldadım:— Benim bir hayatım vardı... Ben sizden önce de yaşıyordum!Sözlerimdeki o ağır sitemi anlamış olacak ki, tek bir kelime bile etmeden kafasını çevirip sessizce dışarıyı izlemeye koyuldu.Gözlerimin önünden gitmiyordu o son anlar... Annemin o çaresiz bakışı, koca bir çınar gibi bildiğim babamın duvarın dibine çöküşü ve Berfin’imin arabanın arkasından yükselen o acı feryadı:— Ablaaa!Kulaklarımdan silinmeyen o ses, gitgide uzaklaşan ama hafızama kazınan o silüetler... Sadece ağlıyordum, elimden gelen tek şey hıçkırıklarımı boğazıma dizmekti. Nefesim daralıyor, göğsüm sıkışıyordu. Kendi cehennemime doğru yol alıyordum; ya da ben öyle sanıyordum.Zaman ne kadar geçti bilmem, nihayet arabalar durdu. Karşımda ucu bucağı görünmeyen, heybetiyle insanı ezen kocaman bir konak yükseliyordu. Beni kollarımdan tutup indirdiler. Başımı kaldırıp o taş duvarlara baktığımda, konağın girişinde gururla parıldayan o isim kazınmıştı zihnime:"Altındağ Konağı" Konağın o devasa kapısından içeri adımımı attığım an, kulakları tırmalayan zılgıtlar ve adımları yeri döven halaylar karşıladı beni. Şaşkındım, idrak edemiyordum. Bu insanlar neye eğleniyordu böyle? Bir kadının, bir genç kızın cenazesi kalkarken, bunlar neyin kutlamasını yaşıyordu? Ruhum bir köşede sessizce can çekişirken, ben upuzun tahta bir sandalyeye oturmuş, etrafı izliyordum. Herkes yabancıydı... Dilleri bile yabancı geliyordu kulağıma; aksanlarını seçemiyor, anladığımda ise ne cevap vereceğimi bilemiyordum.Başımı hafifçe yana çevirdiğimde, bakışlarıyla o sert taş avluyu delecekmiş gibi duran bir adam gördüm. Adar... Göğsüm daralıyor, yüreğim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Zaman bir zehir gibi aktı, gece yarıyı çoktan geçti. Kadınlar kollarımdan tutup beni yukarıya, o karanlık odaya çıkardılar. Rojda, yüzündeki buruk bir tebessümle eğildi kulağıma:— Korkma, tamam mı? dedi.Ne diyordu bu? Ben hiç o kısmını düşünmemiştim ki... Hayatımın enkaza dönüşünün acısından, bir "kadın" olmanın korkusuna sıra gelmemişti. Yatağın kenarında yaban bir kuş gibi otururken kapı sertçe açıldı. Üstüme üstüme geliyordu sanki gölgesi. Bedenim zangır zangır titriyor, ellerim terliyor, kalbim göğüs kafesimi yırtmak istiyordu.Ne sert, ne de yumuşak; bütünüyle düz ve ruhsuz bir ses tınısıyla konuştu:— Aç duvağını.Sesimi çıkarmadan, titreyen parmaklarımla duvağı başımdan sıyırıp attım. Göz göze geldik. Ceketini omuzlarından silkip tekli koltuğa fırlattı ve buyurdu:— Otur.Üzerimdeki o bana iki beden büyük, emanet gibi duran gelinlikle zor bela gösterdiği yere oturdum. Gözlerini gözlerime dikti, kelimeleri birer birer vurdu yüzüme:— Biz gerçek bir karı koca değiliz! Ve hiçbir zaman da olmayacağız. İkimiz bir bedeliz; sen burada istediğin gibi yaşayabilirsin, kimse sana karışmayacak, buna ben de dahil. Ben bu evliliği istemiyorum. Öyle "sonradan severim, alışırım" oyunlarına da girmeyeceğim. Ne sana dokunacağım ne de seninle aynı yatağa gireceğim. Hayatını burada yaşa ama ben senin kocan değilim, sen de benim karım olmayacaksın!Sözleri her bir hücreme çarptıkça içimdeki o korkunç düğüm çözüldü, nefesim nihayet bir düzene girdi. Bu adamla aynı çatıyı paylaşmak kolay olmayacaktı belki ama bu kurallar, bu cehennemin içindeki tek sığınağım olabilirdi. Onun bu netliğinden cesaret bularak fısıldadım:— Bir şey söylemek istiyorum.Hafifçe kafasını salladı.— Okulum peki?.. Okulumu burada, dışarıdan da olsa devam ettirme şansım var mı?Yüzündeki o katı ifade hiç değişmedi:— Hayır Yezda! Bu imkânsız. Sen, ben her ne kadar istemesem de bu aşiretin gelin ağasısın artık. Bu dediğin zor ve imkânsız... Unut onu!Daha fazla üstelemedim. Ayağa kalkıp odanın içindeki diğer kapıyı açtım; tahmin ettiğim gibi banyoydu. O ağır gelinliği üzerimden sıyırıp attım, yerine sıradan bir pijama takımı giyip odaya döndüm. O da üstünü değiştirmiş, koca yatağa uzanmıştı bile. İçimden, "Ne hödük adam!" diye geçirdim. Madem aynı yatağı paylaşmayacaktık, ne diye kuruluyordu o koca yatağa? Hiç ses etmedim, yatağın ucundaki pikeyi alıp tekli koltuğa sığıştım.Sabahın ilk ışıkları odaya sızarken kapı sertçe vuruldu. İkimiz de yattığımız yerden fırladık. Adar gidip kapıyı açtı, karşısında Rojda duruyordu.— Ne oldu Rojda?— Abi... Şey... Anamlar şeyi ister...— Ben anama dedim ya! Böyle bir saçmalık istemesin benden. Ben gördüm göreceğimi. Git abim, söyle onlara, ben şahidim; başkasının görmesine gerek yok!Çarşafı istiyorlardı... Ne iğrenç, ne aşağılık bir gelenekti bu böyle. Adar kapıyı kapatıp banyoya geçti, duşunu alıp odadan çıkıp gitti. Ben yoktum onun için. Ben sanki bu dünyada hiç yaşamıyordum...Tam bir hafta bu şekilde geçti. Tek bir kelime etmeden, yüzüme bile bakmadan geçip gidiyordu yanımdan. Ben ise bu koca konağın havasına, kurallarına yavaş yavaş alışmaya çalışıyordum. Sidar Ağa da karısı Zelal Hanım da bana karşı çok iyilerdi, beni bağırlarına basmışlardı. Ama Adar... Masaya gelince tek kelime etmiyor, yemeğini hızla yiyip kalkıyordu.Bir akşam, Sidar Ağa o ağır şivesiyle sessizliği böldü:— Adar! Sesine hasret kaldık oğul. Konuş, iki kelam et, yeter daha...Adar, babasının aksine, İstanbul’da büyümüş olmanın verdiği o duru ve düzgün Türkçesiyle cevap verdi:— Ben mutlu değilim baba. Siz mutlu olacaksınız diye burada yalandan gülüp konuşamam.O an kalbimden bir parçanın koptuğunu hissettim. Bu koca konakta, herkes o ağır şiveyle konuşurken, o böyle güzel konuşmayı nerede öğrenmişti? Bu kalabalık ailede sadece o ve ben, aynı temiz Türkçeyle konuşuyor, aslında aynı yalnızlığı paylaşıyorduk. Zelal Ana iç çekerek lafa girdi:— Zeynep... Kızın bugün pasaportunu, vizesini almış. Gitmişler buralardan...İşte o an nefesim kesildi. O sevdiği adamla buralardan çekip giderken, ben burada kimlerin günahının bedelini ödüyordum? Demek ailem tamamen gitmişti... Neden beni aramamışlardı? Neden bana bir kez olsun veda etmemişlerdi?Yemekten sonra Adar odaya girince, ben de hemen arkasından daldım içeri. Günler sonra ilk kez ona karşı konuşacaktım:— Şey...— Söyle.— "Gittiler" dedin aşağıda... Peki, bana neden veda etmediler? Neden aramadılar?Bana döndü, gözlerinde en ufak bir acıma kırıntısı yoktu:— Deden izin vermemiş. Telefonunu kırmışlar, pasaportunu yırtıp atmışlar! Sana dair hiçbir şey kalmadı artık Peyman konağında.Öyle düz, öyle soğuk konuşuyordu ki... Sarf ettiği her cümle ciğerime saplanan birer hançer gibiydi. Ardından cebinden bir telefon çıkarıp elime tutuşturdu:— Yeni telefonun. İçinde sadece annenin ve babanın numarası var. Ne abinle ne de Zeynep’le konuşacaksın, yasak.— Sen istesen de ben onlarla konuşmam zaten, dedim sessizce.Zaten annemi aramaya, o sesi duymaya ne yüzüm vardı ne de cesaretim...Günler haftaları, haftalar ise ayları kovaladı. O amansız konuşmanın üzerinden tam altı ay geçmişti. Kocaman altı ay... Biliyordum, istemediği bir evliliğin içindeydi ama korktuğum gibi bunun acısını benden çıkarmamıştı. Lakin, bir insan nasıl olur da karşısındaki kadına hiç yokmuş gibi davranabilirdi? Bunu nasıl başarabiliyordu?Ve en acısı neydi biliyor musun sevgili okur? Ben bu adama aşık olmuştum. Evet, evet, yanlış okumadın; ben beni görmeyen bu adama körkütük aşık olmuştum. "Aferin salak!" dediğini duyar gibiyim içinden... Ama o odanın içine sinen kendine has kokusu, boyu posu, sert sakalları ve o hiç yumuşamayan çatık kaşları karşısında iradem darmadağın oluyordu. Sabahları ondan önce uyanıyor, dakikalarca yüzünün hatlarını izlerken buluyordum kendimi. Kendime ne kadar kızarsam kızayım, bu tatlı ızdırabın tam ortasına düşmüştüm bir kere. Ailesiyle aram artık çok daha iyiydi, konağı sevmiştim, hepimiz bir şekilde geçiniyorduk; biri hariç... Adar hariç. O, evin içinde mutsuz bir gölge gibi dolaşmaya devam ediyordu.Bir akşam yemeğin ardından odama geçtim. Evin yardımcısı Elif, elinde Adar’ın elbiseleriyle dolaptan bir şeyler topluyordu.— Elif, neler oluyor? Ne yapıyorsun onları?— Gelin ağam... Adar ağam emir verdi, "Eşyalarımı topla, bundan sonra misafir odasında kalacağım," dedi.O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü, dumura uğradım. İşler düzeleceğine daha da berbat bir hal alıyordu. Gözlerim dolsa da Elif’e belli etmedim, ona yardım etmeye başladım. Tam o esnada Adar içeri girdi. Eşyalarını katladığımı görünce duraksadı:— Elif, çık dışarı.Elif hızla odadan çıkarken, Adar elimdeki gömleği yavaşça aldı. Ardından, hiç beklemediğim bir anda ellerimi kavradı. O an kalbim öyle bir sıkıştı, nefesim öyle bir hızlandı ki... Şok içinde yüzüne bakıyordum. Beni karşısındaki tekli koltuğa oturttu, kendisi de önümde diz çöktü.— Yezda, ben yapamıyorum... En iyisi ayrı odalarda kalmak. Olmuyor... Ben bu dayatma hayatı yaşamak istemiyorum, sana da yaşatmak istemiyorum. Karşımda küçücük duruyorsun, avuç içi kadarsın... İnan bana, Rojda’ya bakar gibi bakıyorum sana. Sen daha on sekiz yaşındasın. Şimdi okulunda olman gerekirken, o sorumsuz abin yüzünden nerede, ne haldesin... Benim de hayalim bu değildi. Bu yüzden bu evliliği burada, kafamda noktalıyorum. Sen artık benim değil, anamın babamın kızısın. Bitti... Beni anla, olur mu?Altı ayın sonunda bana bu cümleleri kurdu... Canımı göğsümden söküp aldığını bilmeden, ciğerimi yakarak çekti gitti. Eğer bana diğer berdel kocaları gibi zalimce davransaydı, ondan nefret eder ve bu gidişine sevinirdim. Ama o benim her sıkıntımı gideriyor, bana saygı duyuyordu. Şimdi ne diyebilirdim ki? Sustum... Sadece başımı salladım. Odadan çıkıp gittiğinde, arkasında hıçkırıklara boğulan, iç çekişleriyle sarsılan bir enkaz bıraktı.Sabah kahvaltısında tüm aile masadaydı. İkimizin farklı odalardan çıktığını gören konak ahalisi şaşkınlık içindeydi. Yerlerimizi aldığımızda Sidar Ağa’nın kaşları çatıldı:— Adar, neden başka odada kalıyorsun oğul?— Ben öyle uygun gördüm baba. Senin ve aşiretin bana dayattığı bu sahte hayatı yaşamayacağım!Sofradan hışımla kalkıp gitti. Arkasında yine harabe olmuş bir Yezda bırakarak...Akşam saatlerinde Sidar Ağa’nın ablası, yani halaları konağa gelmişti. Avlunun ortasında beni sıkıştırıp zehrini akıttı:— Ne biçim bir karısın sen? Kocan bile senden, odasından kaçmış!Yutkundum, bu kadına ne diyeceğimi bilemeden kalakaldım. Tam o sırada arkadan o sert ve koruyucu ses yükseldi:— Hala! Yezda’nın hiçbir suçu yok! O da benim gibi zoraki bir evliliğin kurbanı. Buradan hepinize sesleniyorum; benim elim hâlâ Yezda’nın üzerindedir. O hâlâ benim himayem altında! Kimse onun kalbini kırmaya cüret etmesin!Sözünü bitirir bitirmez arkasını dönüp odasına çekildi. Ne hissedeceğimi bilemez bir halde kalakaldım. Koruyordu, görüyordu evet... Ama karısını değil, himayesindeki bir emaneti korur gibi...Bu şekilde üç ay daha devrildi. Hiç mi konuşmaz, hiç mi yüzü gülmez, hiç mi tebessüm etmezdi bir insan? Her gün gözümün önünde bir parça daha eksiliyor, yok oluyordu. Benim canım onun için yanıyordu, ailesi ayrı, ben ayrı kahroluyorduk.Bir sabah, konaktan yükselen büyük bir kargaşa sesiyle uyandım. Yatağımdan fırlayıp üzerime gelişigüzel bir şeyler geçirerek avluya çıktım.— Nereye Adar?! diye kükrüyordu Sidar Ağa.Adar’ın elinde valizi vardı, yüzü kararlıydı:— Yapamıyorum, duramıyorum burada! Beni İstanbul’dan koparıp buraya getirdiniz. İstediğiniz o hayatı, hiç tanımadığım bir kızı boynuma yük ettiniz! Ben gidiyorum... Almanya’ya, oradaki işlerin başına geçeceğim. Siz de burayla ne haliniz varsa görün!O sırada gözleri bana değdi. Bakışlarımdaki o yalvarışı görünce sesini sabitledi:— Bakma bana öyle! Demedim mi sana, bizden olmaz diye?Zelal Ana bir yandan ağlıyor, kuzenleri "Ne yapıyorsun?" diye önüne geçmeye çalışıyordu. Sidar Ağa ise elini kalbine götürmüştü, nefes nefese konuştu:— Bu zavallı kızın ne günahı var oğul? Biz bu kızı sen yoksan ne diye tutalım bu konakta? Elinden okulunu, ailesini, gençliğini aldık... Şimdi sen gidersen, bu leçer aşiret ona ne gözle bakar, ne derler?— Kızınız olsun ana! Nikâhım üzerinde zaten, başka da bir şey gelmez elimden. Dönmeyeceğim, ancak sesimi duyarsınız bundan sonra. Ben yapamıyorum!Babası en sonunda avazı çıktığı kadar bağırdı:— Bırakın! Bırakın gitsin! Yemin olsun sana Adar, sen benim oğlumsun ama bu kıza çektirdiklerinin bedelini ödeyeceksin. Orada hiçbir vasfın, hiçbir desteğim olmayacak senin! Öyle bir hale düşeceksin ki, "Baba ben ettim, sen etme" diyeceksin!Adar, babasına son bir kez baktı, valizini sıkıca kavrayıp kapıya doğru adımladı. O an içimden kopan o cılız ses dudaklarımdan döküldü:— Gitme... Beni de götür!Adımlarını durdurdu, arkasını dönüp son kez yüzüme baktı:— Ben zaten senden gidiyorum Yezda... Hoşça kal. O size emanet!Büyük demir kapıyı arkasından çekip gitti. O gitti, ben bittim... Evin üzerini kapkara bir cenaze havası kaplamıştı. Odama koştum, öyle hıçkırarak ağlıyordum ki, canım göğsümden çıkıp gidecek sandım. Virane, harap, rezil bir haldeydim. Ne olacaktı şimdi bana? "Himaye" adı altında bu konakta bir sığıntı gibi ne yapacaktım?Akşam çöktüğünde ayaklarım beni onun terk ettiği odaya götürdü. Uzandığı o yatağa bıraktım kendimi. Yastığı hâlâ öyle güzel kokuyordu ki, o kokuyu size tarif edemem... Hıçkırıklarım odanın dışına taşarken içeriye ürkek adımlarla Rojda girdi.— Yezda, ağlama ne olur...— Canım çok acıyor Rojda... Hayatım elimden gitti, ailem gitti, okulum gitti... Şimdi de o gitti!Rojda yanıma oturup kollarıyla sardı beni, sesinde büyük bir itirafın ağırlığı vardı:— Abim... Abim senin ona aşık olduğunu anlamıştı Yezda. Sana hiçbir zaman karşılık veremeyeceğini biliyordu. Sırf sen onun yanında daha fazla acı çekmeyesin diye gitti...— Ne?.. Ne diyorsun sen Rojda?— Evet, bana kendisi söyledi. "Yezda beni seviyor, o simsiyah gözleri beni görünce parlıyor ama ben ona karşı hiçbir şey hissetmiyorum. Ona ümit verip buralarda çürütmektense en iyisi gitmek" dedi.Yataktan doğruldum, gözlerimdeki yaşlar aniden öfkeye dönüştü:— Rojda, yemin ederim abin bunu unutmasın, olur mu? Sakın unutmasın! Beni böyle bir acının ortasında tek başıma bırakıp gitti ya, bu günahı unutmasın! Madem iyiliğimi düşünüyordu, götürseydi beni de! Okutsaydı beni orada... Gitmek onun için kolaydı tabii. Neden beni arkasında bıraktı Rojda? Yine karı koca olmazdık, yine dokunmazdı bana; ama en azından orada güçlenirdim, kendi hayatımı kurardım! Ama o ne yaptı? Üzerime o ağır nikâhı kilitleyip kaçtı. Neden? Aşiret kızmasın, aşiret arkasından yasak koymasın diye beni bir kalkan gibi kullandı!Kalbimin her bir parçası kırılan bir cam gibi ruhuma batıyordu. Gitmek bu kadar kolaydı madem, ben de gelmeliydim... Ama o gece, o yatağın içinde kendime büyük bir yemin ettim:"Yezda... Sen güçleneceksin kızım. Bu aşiretin gelin ağası mısın? O zaman tam da öyle davranacaksın. O adam bir gün döndüğünde, karşısında o bıraktığı cılız, avuç içi kadar kızı değil; darmadağın edeceği bir kadını bulacak!"Günler birbirini kovaladı. Zelal Ana hariç konaktaki herkes yavaş yavaş toparlanıyordu. Ben de toparlanacaktım, dik duracaktım. Arada geçen birkaç ayda Adar sadece annesini aradı, sadece onunla konuştu. Babası da ben de ona karşı öyle büyük bir kinle dolmuştuk ki, bizim için artık yok hükmündeydi. Telefon her çaldığında kalbimin dörtnala koştuğunu hissetsem de o deli atın dizginlerini sıkıca tutmayı öğrenmiştim artık. Alışıyordum...Bir gün Zelal Ana’nın telefonundan sesi yükseldi yine:— Adar, oğul... Ne zaman geleceksin gayrı?— Gelmem kolay kolay ana... O orada olduğu sürece ben gelmem.Artık adımı bile ağzına almıyordu. Onun için "Yezda" bitmiş, sadece bir "O" olmuştum...Derken bir gün, konakta büyük aşiret divanı toplandı. Dedem olacak o zalim Zinar Ağa da gelmişti. Sidar Ağa, oğlunun yokluğunu aşirete karşı savunmak zorundaydı ve bunu yapıyordu. Ben de alt kattaki büyük kapıya doğru adımladım. Dedeme doğru yürüdüm; belki içindeki o kan çeker, belki son kez bana acır diye umut ederek karşısına dikildim:— Dede... Beni buralardan götüreceksin, değil mi?Yüzüme tiksinerek, nefret dolu gözlerle baktı. O sebepsiz öfkesi yüz hatlarına kazınmıştı. Dudaklarından dökülen kelimeler kanımı dondurdu:— Kocanı bile elinde tutmayı beceremedin! Ben buraya utana sıkıla gelmişken sen ne yüzle "beni götür" diyorsun? Seni oraya götürsem bile, o küçük kafana sıkılacak tek bir kurşun yeter!Cümleleri öyle korkunç, öyle acımasızdı ki... Gözlerinin içine bakarak son sözümü söyledim:— Sana son kez "dede" dedim... Belki acırsın dedim. Ama bu saatten sonra... Ben de tıpkı sizin gibi olacağım!Yüzündeki alaycı ifadeyle arkasını dönüp divan odasına girdi. Büyük divan kurulmuştu; Zelal Ana’nın aklı oğlundaydı, benim aklım ise özgürlüğümde... İçeriden çıkan Ali’yi kolundan yakaladım:— Ali, pencereleri açık bırak. İçeride ne konuşuluyor duymak istiyorum, dedim.Ali başını sallayarak içeri süzüldü. Divanın başında yaşlı, sözü geçen bir aşiret büyüğü vardı. Herkes ona hürmet ediyor, ağzından çıkacak karara bakıyordu.— Sidar... Adar gitmiş diyorlar, doğruluk payı nedir?Sidar Ağa başını gururla kaldırıp tüm aşiret ağlarının üzerinde gezdirdi bakışlarını. Ardından, aslı astarı olmayan o yalanı bütünüyle bir ferman gibi okudu:— Adar gitti, evet. Almanya’daki işlerimiz çok karıştı. Gavur memlekettir; Adar’ın okumuşluğu var, dili var, bilgisi var... Bu yüzden onu biz gönderdik. Ama her ay, Yezda kızımız on günlüğüne onun yanına gidip kalıp geliyor. Kocasından uzak durduğu, evini terk ettiği falan yoktur!Duyduklarımla gözlerim şok içinde açıldı. Sidar Ağa’yı anlıyordum, bizi korumaya çalışıyordu ama bu nasıl bir yalandı böyle? Gitmediğim, pasaportumun bile olmadığı anlaşıldığında ne olacaktı?Ancak ağalar ses çıkarmadı. Onlar için nikâhın ayakta olması ve benim bir "Altındağ" olarak bu konakta oturmam yetiyordu. Dedem Zinar Ağa araya girdi:— Yezda artık buraya aittir. Gurbet yolu mu bekler, yoksa kocasının koynuna mı gider, orası bizim sorunumuz değildir!Ondan bir kez daha nefret ettim. Ezilen, hayatı çalınan ben olmama rağmen bu iğrenç adamın umurunda bile değildim. Ama sabrediyordum... Sıra ona da gelecekti, mutlak gelecekti.Divan dağıldıktan sonra Sidar Ağa ağır adımlarla yanımıza geldi. Büyük, şefkatli ellerini yüzüme koydu:— Özür dilerim kızım... Bizi affetmesen de hakkını helal etmesen de sonuna kadar haklısın. Ama eğer bu yalanı söylemeseydim, oğlumun canına kıyarlardı bu sefer. Cihan’ın, Zeynep’in değil, senin canın yanardı; çünkü berdeli bozan doğrudan Adar oldu! Ama sana sözüm olsun; canı sağ olduğu sürece ona ne bir kuruş desteğim olacak ne de babalığım. Buradan hepiniz duyun! Yezda benim sadece gelinim değil; o bu konağın ve benim öz kızımdır! Gelin ağanız benden sonra odur; onun sözü, onun hükmü geçerlidir!Duyduklarımla dehşete düştüm. Konağın içindekiler bunu asla kabul etmezdi, en başta da ben...— Baba, sen ne diyorsun? Ben koskoca aşiretle, bu sorumlulukla nasıl baş ederim?— Seni ben eğiteceğim Yezda... Sen demek, senin sözün demek, Sidar Ağa demek olacak!Kuzenlerden Murat araya girmeye çalıştı:— Amca... Yezda bir kadın başına, nasıl yani?— Ali! Murat! Dediğimi duydunuz! Kuzeniniz kaçıp gitmiş olabilir ama onu temsilen burada Yezda var, karısı var! O burada kocasının yapması gereken her şeyi yapacak, o hükmedecek!Son sözünü söylemiş, avludaki herkesi ebedi bir sessizliğe gömmüştü.Odama çekildiğimde yatağın kenarına oturup uzun uzun düşündüm. Kendi kendime mırıldandım: "Güçlenmek istemiyor muydun Yezda? İntikamını Peymanlardan almak istemiyor muydun? Kocan o kapıdan döndüğünde, o küçümsediği, avuç içi kadar cılız kızı değil de gerçek bir kadını, bir güç odağını görsün istemiyor muydun? Eğitileceksin Yezda... Bunu yapacak ve intikamını tek tek alacaksın!"O gece, karanlığın koynunda kendime verdiğim o büyük sözle, Sidar Ağa’nın gölgesi olmayı kabul ettim. O ne derse o olacaktı.Korkak ve çaresiz kız çocuğu ölmüştü. Artık konakta Yezda devri başlıyordu...