Bölüm 4 / 4
Küllerinden Doğan
Aradan geçen koca iki yıl... Dile kolay, ruhuma sorsalar asır gibi gelen koca iki yıl. Artık yirmi yaşındaydım. Aynaya baktığımda gördüğüm kadın, o eski ürkek, avuç içi kadar cılız kız çocuğu değildi artık. Daha güçlüydüm, bakışlarım daha kararlı, adımlarım daha özgüvenliydi. Sidar Ağa’nın dizinin dibinde geçirdiğim her gün, bana öğrettiği her kural, her kelime birer mıh gibi aklımda, ruhumda çakılıydı.Dışarıda, aşiretin karşısında hükmü dinlenen "Gelin Ağa" idim; evde, bu koca konağın surları ardında ise o acımasız adamların benden esirgediği şefkati veren bir evlattım. Allah biliyor ya, beni kendi kızlarından hiç ayırt etmediler. Zelal Ana da Sidar Ağa da beni bağırlarına bastılar.Onu soracak olursanız... Adar, bu iki yıl içinde birkaç kez babasıyla bağ kurmak, onunla konuşmak istedi. Fakat Sidar Ağa, her defasında telefonu yüzüne kapattı, onunla tek kelime bile konuşmadı. Koskoca ailede bir tek ben ve Sidar Ağa içimizde büyüyen o kor gibi kini diri tutuyorduk. Kırılmıştık çünkü... Birimiz kocası tarafından, diğerimiz ise canından çok sevdiği öz oğlu tarafından yarı yolda bırakılmıştı. İki yaralı ruh, birbirimize tutunarak bu konağı ayakta tutuyorduk.Sabaha karşı, Urfa’nın o insanı hem büyüleyen hem de göğsünü daraltan can alıcı manzarasını avludan izlemek bana her zaman çok iyi gelirdi. Yine o uykusuz, puslu akşamlardan birinin sabahıydı. Gökyüzü henüz kızıllığa bürünürken cebimdeki telefonun acı feryadıyla irkildim. Ekrandaki numaraya şok içinde bakakaldım; yurt dışı numarasıydı bu. Kalbime bir ağrı saplandı, göğsüm sıkıştı. O muydu? Yoksa beni unuttuğu o yaban ellerden arıyor muydu? Elim titreyerek telefona gitti, açmaya cesaret edemedim ve sessize aldım. Telefon kapandı ama çok geçmeden hırsla, ısrarla tekrar çalmaya başladı. Dudaklarımı ısırıp, tüm cesaretimi avuçlarımda toplayarak yeşil tuşa bastım:— Alo...— Yezda...— Beritan!Beritan’dı bu... Benim çocukluğum, gençliğim, sırdaşım, can parçam... İsmimi onun sesinden duyduğum an içimde bir baraj yıkıldı. İkimizin de göğsünden kopan hıçkırıklar Urfa’nın ayazına karıştı. Dakikalarca konuşamadık; o orada ağladı, ben burada iç çektim. Zaman sonra Beritan, burnunu çekerek fısıldadı:— Çok ulaşmak istedim sana Yezda... Çok aradım, yollarını gözledim. Çok yalvardım babana, dedene... Ama "Uzak durun" dediler. "Unutun onu, aramayın" diye önümüze duvarlar ördüler, engel oldular canım benim!Sesi hıçkırıklarla bölünüyor, derin nefesler alıp tekrar konuşuyordu. Gözyaşlarımın arasından mırıldandım:— İki yıl geçti Beritan... Sizsiz, kimsesiz koca iki yıl. Ne çok canım yandı, ne çok ezildim bir bilsen... Kimsesiz, arkasız, dayanaksız bıraktılar beni bu koca taşların arasında.— Gönül Teyze’ye yalvardım, annene gittim hep... "Olmaz" dedi, "Uzak durun Yezda’mdan. Eğer siz ona ulaşırsanız, o buradaki hayatına alışamaz, ezilir. Size umut bağlar, sonra o umutları da darmadağın olur" dedi. Yezda... Bugün yine Berfin’i görme bahanesiyle sizin eve gittim. Annenin telefonunu gizlice kurcalayıp senin bu yeni numaranı aldım. Koşarak eve gelip aradım seni. Çok şükür... Çok şükür açtın. Senden umudu kestiğimi sanınca ancak Berfin’le görüşmeme izin verdiler, yoksa iki yıldır onu da bana göstermiyorlardı.Beritan anlatıyor; ben burada kan kusuyor, kan ağlıyordum. İçimdeki o eski Yezda’nın küllerini savuruyordum. Bu iki yılda başımdan geçen her şeyi, konağın hanım ağası oluşumu, kalbimin nasıl sertleştiğini anlattım ona. Çok kızdı... Çok öfkelendi. Ama en çok da beni bu cehennemin ortasında tek başıma bırakıp giden o adama, Adar’a hâlâ aşık olmama, kalbimin onun için çarpmasına içerledi.— Neyse, bunları yüz yüze konuşacağız asıl bomba şu... Ben ve Nur, haftaya Mardin’e geliyoruz! Seni de görmeye geleceğim kesinlikle. Urfa-Mardin arası ne ki, bir saat bile değil. Olur mu, gelebilir miyiz?— Olur... Olur tabii güzelim benim. Sizi öyle çok özledim ki, canıma can gelecektir gelişiniz.Saatler akıp gitmişti, gökyüzü tamamen aydınlanmıştı artık. Gözlerim uykusuzluktan ve ağlamaktan sızlıyordu.— Kapatayım ben artık, sen biraz uyu Yezda.— Arayacaksın tekrar, değil mi? Beni yine sessizliğe gömmeyeceksin?— Artık aramadığım, sesini duymadığım tek bir gün bile olmayacak, söz veriyorum.Telefon kapandı. Odadaki o derin, kuytu yalnızlık tekrar sardı bedenimi. Ama bu kez o yalnızlığın içinde bir umut vardı. Beritan’ın sesini duymak, benim için bitkisel hayattan uyanmak, yeniden nefes almaya başlamak gibiydi.Sabah kahvaltı sofrasında her zamanki gibi tüm aile toplanmıştı. Sidar Ağa masanın en başında, heybetiyle oturuyordu. Hemen sağ yanındaki o baş köşeyi bana ayırmıştı; beni bir an olsun yanından ayırmıyor, lafımı ikiletmiyor, bu konaktaki herkesten üstün tutuyordu. Gözlerimi masadakilerin üzerinde gezdirdikten sonra Sidar Ağa’ya döndüm:— Baba... Bir şey söyleyebilir miyim?— Tabi güzel kızım, söyle.— Dün gece... Paris’teki çocukluk arkadaşım aradı. Arkadaş dediğime bakma, kardeşim, sırdaşımdır. Haftaya Mardin’e geleceklermiş. Beni de görmek istiyorlar... Buraya, konağa gelebilirler mi?Sidar Ağa daha dudaklarını aralamadan, masanın diğer ucundan Ali’nin adeta bir feryat gibi yükselen sesi duyuldu:— Beritan mı?! Hani şu düğünü basan, avluda yüreğiyle duran o güzel kız mı?Bakışlarımı anında Ali’ye diktim. Sesimi ve duruşumu sertleştirerek pürüzsüz bir tonla cevap verdim:— Evet, o!Ali çok iyi, temiz kalpli bir çocuktu ama Beritan ve Ali... Hayır, bu iki farklı dünya bir araya gelemezdi, buna izin veremezdim. Sidar Ağa tebessüm ederek Ali’yi susturdu:— Gelsinler güzel kızım, başımız üstüne. Senin misafirin, bu konağın da misafiridir. En güzel şekilde ağırlansınlar. Zelal Hanım, hazırlıkları ona göre yapasın.— Tamamdır ağam, baş üstüne.Elimi, Sidar Ağa’nın o yaşlı, siper gibi duran ellerinin üzerine koydum minnetle. Bu konakta herkes ona "Ağam" derken, bir tek ben ve Rojda ona tüm kalbimizle "Baba" diyorduk.Kahvaltı bitmiş, herkes dağılmıştı. Odamdan çıkıp konağın idari işlerinin yürütüldüğü çalışma odasına girdim. Kapıyı tıklatıp içeri baktım:— Murat abi, müsait misin?Murat abi... Hiç çekilecek adam değildi; sert, kibirli, ataerkil zihniyetin koca bir timsaliydi. Karısı Fatıma onun bu dik kafasıyla nasıl yaşıyordu, aklım almıyordu. Kafasını dosyalardan kaldırmadan soğukça mırıldandı:— Söyle Yezda, ne var?— Tebaamızın yıllık tohum gelirini karşılayacaktık bu hafta, onun işlemlerini soracaktım. Köylü kapıda bekler.— Sen onları dert etme Yezda. Ben ne yapacağımı, ne zaman dağıtacağımı çok iyi biliyorum.— Sen de biliyorsun ki Murat abi, Sidar Ağa bu hususta benim de ilgilenmemi, halkın eksiklerini takip etmemi istedi. İki gündür tohumların dağıtımı gecikiyormuş, köylü toprağına bir şey ekemiyor.Murat abi öfkeyle ayağa kalktı, üzerime doğru yürüyerek tısladı:— Sen benim arkamdan halkı, köylüyü mü soruşturuyorsun? Benim işime mi karışıyorsun sen?— Bunu yapmıyorum ama elbette gözüm de kulağım da bu konağın işlerinin üzerinde. İnsanlar umutla bizi bekliyor; ekinlerin ekilmesi, tohumların toprağa düşmesi gerekiyor artık. Biz bu halkın arkasında durup tedarik etmeyecek miyiz?— Yezda Hanım! Sizi bu gelin ağalık işleri bayağı bir etkilemiş, kendini tebanın büyük ağası sanıyorsun galiba! Sen kimsin? Kocan yok, çocuğun yok... Tek başına bu koca işlerle mi uğraşacaksın? Senin teban mı burası?İçimdeki o haksızlığa boyun eğmeyen kadın kükredi resmen. Sesimi onun sesinin üzerine çıkararak gözlerinin içine baka baka konuştum:— Yezda Hanım değil! Karşında konuşurken "Yezda Gelin Ağa" diyeceksin! Bu bir! Tebaanın büyük ağası değilim belki ama o büyük ağanın resmi nikahlı karısıyım ve bu konakta onu, onun soyunu temsil ediyorum, bu iki! Bu boş işler dediğin şeye gelince... Elini eteğini çek ve tohum işini tamamen bana bırak, bu da üç! Aksi takdirde şimdi aşağıya, Sidar Ağa’nın odasına iner, köylüyü nasıl mağdur ettiğini tek tek anlatırım!Sona doğru ikimizin de nefesleri sıklaşmış, sesleri odayı çınlatmıştı. Beni hâlâ o eski, hiçbir şeyden anlamayan aptal kız sanıyordu. Ya da çok akıllı olduğunu düşünüp beni alt edebileceğini... Öyle bir şey olmayacaktı. Kendimi bu saatten sonra kimseye ezdirmeyecek, bu konakta bir sığıntı gibi yaşamayacaktım. Bu da onun gibi adamlara dert olacaktı, netti.İki gün sonra avluya indim, kahyayı çağırdım:— Hüseyin, köylünün tohumları dağıtıldı mı?— Gelin ağam... Maalesef, Murat ağam hâlâ izin vermedi, dağıtılmadı.Hiç durmadım. Doğruca Sidar Ağa’nın odasına yöneldim, kapıyı çaldım:— Ağam, müsaade var mıdır?— Sana her zaman müsaade vardır Yezda’m, gel.— Ağam... Sen Murat abiyle bana bu tebanın eksiğini, gediğini, sorununu halledin diye emir verdin. Ben elimden geleni yapıyorum, lakin bir yerde tıkanıyoruz.— Biliyorum güzel kızım, köylüler senden çok razı. Herkes seni çok seviyor, senin adaletini konuşuyor. Sorun nedir, söyle?— Ağam, Murat abi bir haftadır tohumları dağıtmıyor. İnsanlara söz verdik, kapıya kadar geldiler ama tohumları alamadan dönüyorlar. Toprak kuruyacak, ekin kalmayacak.Sidar Ağa derin bir nefes aldı, gözlerini kıstı:— Tamam kızım, sen çık, ben hallederim.Odasından çıktım. Onun böyle sessiz kalması, fırtınadan önceki o tekinsiz sessizliğe benziyordu; Murat abi için iyi olmayacaktı.Akşam yine büyük sofra kurulmuş, hepimiz yerlerimizi almıştık. Kendi aramızda sohbet ederken Sidar Ağa çatalını tabağına bıraktı, bakışlarını masanın üzerinde gezdirdi:— Ee, Murat... Yezda... Ne yaptınız tebanın tohum işini? Hallettiniz mi?Murat abi gözlerini kaçırarak bana bakıyordu. Anlaşılan Sidar Ağa, beni Murat’ın gazabına ve öfkesine maruz bırakmamak için, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi oyunu kuralına göre oynuyordu. Murat abi yutkunarak konuştu:— Dağıtılmadı hâlâ baba...Sidar Ağa, buz gibi bir tavırla Murat’a döndü:— Sen dağıtsaydın, Yezda engel olmazdı. Sorun sende demek ki... Neden dağıtmıyorsun haftalardır?— Amca... Halledecektim bugün yarın. İşlerim yoğundu, fırsat bulamadım.— Anladım oğlum... Madem yoğunsun, seni daha fazla yormayacağım. Sen o çok mühim, yorulduğun şahsi işlerinle ilgilen bundan sonra. Tebaanın, köylünün, toprakların bütün sorumluluğu ve yetkisi artık Yezda’dadır!Elimdeki kaşık tabağa düştü. Murat abi sinirden kıpkırmızı kesilmiş, renk alıp veriyordu. Dişlerini sıkarak bana öyle bir bakış fırlattı ki, masadaki herkes şok içindeydi.— Amca! Yıllardır bu işlere ben bakıyorum, buranın toprağını da insanını da ben bilirim, herkes beni tanır!— Ee, ne güzel işte... Artık gelin ağanın emrinde olacaklar. Seni değil, onu tanıyacaklar. Köylü de onu çok seviyor zaten, sen de biraz dinlenirsin.Diyerek sofradan kalktı. Kapıya doğru adımlarken bana döndü:— Yezda, kahve yap bana güzel kızım, odama getir.Bu durum masada sadece Rojda ve Zelal Ana’nın hoşuna gitmişti; yüzlerinde hafif bir tebessüm vardı. Tam kalkacakken Murat abi eğilerek kulağıma nefretini kustu:— Beceremeyeceksin... Eline yüzüne bulaştıracaksın bu işleri. Gör bak, rezil olacaksın!Deyip o da hışımla sofrayı terk etti. Arkasından tek kelime etmedim; onun zehrinin üzerime sıçramasına izin vermeyecek kadar büyümüştü ruhum.Sabah erkenden uyandım. Altındağ kadınlarına nazaran saçlarım açık, tarzım daha moderndi. Üzerime şık bir ceket takımı giyip hemen odadan çıktım. Merdivenlerde Elif’i gördüm:— Elif, benim dışarıda işim var. Soran olursa tohum dağıtımı için fabrikaya gitti dersin.— Tamamdır gelin ağam, yolun açık ola.Konağın önündeki arabaya atladım, korumalar da arkamdaki araçla beni takip ediyordu. Bu iki yılda ehliyetimi de almıştım, kendi hayatımın dümendeydim artık. Fabrikanın önüne vardığımda köylüler, yaşlılar toplanmış, çaresizce bekliyorlardı. Yaşlı bir amca beni görünce öne çıktı:— Gelin ağam... Daha ne kadar bekleyeceğiz? Murat ağam hep yapardı bize bu eziyeti ama senden bir umudumuz vardı, sen de mi bizi unuttun?O yaşlı adama mahcup bir tebessümle yaklaştım:— Bazı aksaklıklar oldu amca, çok özür dilerim. Ama bu saatten sonra sizinle, toprağınızla, her bir derdinizle bizzat ben ilgileneceğim. Bu yolda artık beraber yürüyeceğiz.Sözlerimi duyan köylülerin yüzünde müthiş bir rahatlama ve gülümseme yayıldı. Sesimi yükselterek kalabalığa seslendirdim:— Şimdi hepiniz sıraya girin. Kim hangi tohumu ekecek, ne kadar istiyor söylesin. Bu arkadaki tırlarda ne ararsanız var; eksiksiz alıp gidin tarlalarınıza, toprağınızı boş bırakmayın!Avluyu dolduran dualar, minnet dolu sözler, teşekkürler... İnsanların o saf sevgisi beni öyle mutlu etmiş, içimdeki o boşluğu öyle güzel doldurmuştu ki.Akşama doğru konağın kapısından içeri girdim. Herkes avluda oturuyordu. Sidar Ağa beni görünce gururla gülümsedi:— Yezda... Sen daha konağa ayak basmadan, köylünün sana ettiği dualar, yaptığın o güzel işlerin haberi geldi kulağıma.— Hepsi çok mutlu oldu baba, tohumlarını aldılar, dedim gururla.Murat abi bu lafın üzerine dayanamayıp hemen ortamı terk etti. Zelal Ana ise üzerimdeki kıyafete ve açık saçlarıma bakarak iç çekti:— Her şey iyi, hoş da kızım... Şu eteği giysen, şu saçını biraz kapasan... Vallahi hem nazar değecek sana hem de buraların adetine pek uymaz, laf söz ederler.Aynadaki kendimden emin duruşumu bozmadan Zelal Ana’ya döndüm:— Beni bu konağa getirdiğinizde de ben böyleydim ana. İstanbul’daki Yezda neyse, buradaki de o. Dediklerini yapmaya hiç niyetim yok, kusura bakma; ben buyum, değişmeyeceğim.Sidar Ağa hemen araya girdi, sesindeki o kesin otoriteyle Zelal Ana’yı susturdu:— Karışma Zelal Hanım! Kimse benim Yezda’ma, onun kılık kıyafetine karışmayacak! O nasıl isterse öyle giyinir.Odama geçip çantamı bıraktığım an telefonum melodik bir sesle çaldı. Ekrana baktım: Çocukluğum arıyor...— Beritan!— Yezda’m! Geldim, Midyat’tayım şu an. Yarın sabah Nur’la beraber seni görmeye, yanına geleceğiz.— Tamam canım, sabırsızlıkla bekliyorum. Sabah çok erken gelin, tamam mı? Bekletmeyin beni.Sözleştik, kapattık. Ama içimdeki o heyecanla biliyordum ki, şimdi bana sabah olmak bilmeyecekti...Sabah erkenden, güneş doğmadan uyandım. Şifon, krem rengi zarif bir elbise geçirdim üzerime. Yüzüme hafif bir makyaj yaptım, belime kadar uzanan simsiyah saçlarımı gelişi güzel omuzlarıma saldım. Odadan çıkarken merdivenlerde Fatıma ile karşılaştık:— Gelin ağam, hayırdır, ne bu güzellik böyle? Gözlerim kamaştı.— Arkadaşlarım geliyor Fatıma, yoldalarmış, içim içime sığmıyor.— Ay hadi gözün aydın kız, çok sevindim senin adına.İkimiz kıkırdaşırken Elif yanımızdan geçiyordu, ona seslendim:— Elif, kahvaltıya çok özel misafirlerim var güzelim, sofrayı ona göre donatın, eksik bir şey kalmasın.— Tamamdır gelin ağam, merak etme.Ev ahalisi yavaş yavaş toparlanırken ben aşağı indim, büyük demir kapının önünde durup onları beklemeye başladım. Çok geçmeden konağın o devasa kapıları ardına kadar açıldı. Onlar dışarıda, ben içeride... Yıllar sonra karşı karşıyaydık.Beritan... O kumral saçları, bembeyaz teniyle gözlerimin içine bakıyordu. Nur... Siyah saçları, esmer teni ve o her zamanki vakur duruşuyla karşımdaydı. Nasıl da güzelleşmişlerdi, nasıl da özlemiştim kokularını... Hiç düşünmeden birbirimize doğru koştuk, öyle bir sarıldık ki, hıçkırıklarımız ve ağlama seslerimiz koca avlunun taş duvarlarında yankılandı. Biz aşağıda birbirimize kenetlenmiş ağlarken, ev ahalisi yukarıdaki terastan sessizce bu kavuşmayı izliyordu.Nur, titreyen ellerini saçlarımın arasına geçirip alnını alnıma dayadı, göz yaşları içinde fısıldadı:— Ne oldu sana böyle Yezda?.. Ne yaptılar sana, nasıl yağmaladılar, nasıl kopardılar seni bizden?İçli içli ağlıyorduk. Beritan’a sarıldım tekrar, kokusunu içime çektim. Bir süre sonra Rojda aşağı inip nazikçe bizi birbirimizden ayırdı:— Hoş geldiniz kızlar, hadi göz yaşlarınızı silin, kahvaltı hazır, yukarı çıkalım.Kızlar buraların havasından biraz çekinerek, ürkek adımlarla yukarı çıktılar. Ama korktukları gibi olmadı; sofradakiler onları öyle sıcak, öyle güzel karşıladı ki kızlar bile şaşırdı. Kahvaltı esnasında Sidar Ağa sevecen bir sesle konuştu:— Yezda’nın arkadaşları, benim de kızlarımdır. Bu gece bu konakta misafirimizsiniz kızlar, hiçbir yere bırakmayız sizi.Nur çekingen bir tavırla:— Çok teşekkür ederiz ağam ama biz otelde kalsak daha iyi olur, rahatsızlık vermeyelim, dedi.Beritan hemen atıldı:— Yoo, kalabiliriz bence! Ben Yezda’yı çok özledim Nur, ayrılmak istemiyorum ondan.Böylece kızların konakta kalmasına karar verdik. Yemek boyunca gözüm gayriihtiyari Ali’ye takılıp duruyordu. Ali... Gözlerini bir an bile Beritan’dan ayıramıyor, ona öyle hayran, öyle güzel bakıyordu ki anlatamam. Bu durum içten içe beni rahatsız etmeye başlamıştı. Bu aileyi ne kadar çok sevsem de, bağrıma bassam da, can parçam olan arkadaşımın, bu törelerin, bu zorlu konak hayatının içine girmesini asla istemezdim.Masadan kalktıktan sonra kızları aldım; Rojda, Beritan, Ben, Nur ve Fatıma hep beraber dışarı çıktık. Arabaya atlayıp bütün Urfa’yı gezdik. Eski günlerdeki gibi gülüyor, eğleniyorduk. Akşama doğru konağa döndüğümüzde, Elif ve annesinin elinden çıkma o nefis yöresel yemekler masada hazırdı. Ali, yine tüm yemek boyunca Beritan’la sürekli konuşmaya çalışıyor, ona sorular soruyor, hayatını anlamak istiyordu. Murat ise her zamanki gibi mesafeli, soğuk ve kibirli tavrıyla köşesinde oturuyordu.Yemek esnasında Sidar Ağa kızlara döndü:— Ee kızlar, anlatın bakalım, okuyor musunuz, hangi okullardasınız?Beritan gururla gülümsedi:— Okuyoruz ağam. Ben hukuk fakültesindeyim, Nur da tıpkı Yezda’nın hayal ettiği gibi tıp fakültesinde, doktorluk okuyor.O an... Göğsümün tam ortasında koca bir çınar devrildi sanki. Zaman durdu, masadaki çatal bıçak sesleri bıçak gibi kesildi kulağımda. Ruhum bu koca konaktan koptu, beni Paris’teki o hayal ettiğim fakülte koridorlarına fırlattı birden. Kulaklarımda Nur’un geçmişteki o neşeli sesi çınladı: "Yezda, senin sayısalın çok iyi kızım. Ee, sen hangi bölümü istiyorsun?" Ben de ona gururla cevap veriyordum hayalimde: "Genel cerrah olmak istiyorum bakalım... Zamanla değişir belki fikrim ama hele bir mezun olalım da..."Koluma hafifçe dokunan bir elle o hayal aleminden sarsılarak çıktım, acı gerçeklerin tam ortasına düştüm. Elin sahibine döndüm; Rojdaydı bu. Gözlerindeki o hüzünlü ve anlayışlı ifadeyle, kendine has şivesiyle fısıldadı:— İyi misin Yezda’m?— İyiyim... İyiyim, dedim sesimi toparlamaya çalışarak.Kızlar da anlamıştı düştüğüm o derin sızıyı, Sidar Ağa da... Ne yapalım, kaderimizde bu kara yazı yazılıydı işte. Ne kadar çabalarsak çabalayalım, alnımıza ne kazındıysa onu yaşıyorduk. Kızlar üniversite ikinci sınıfa geçmişlerdi, harıl harıl gelecekleri için çalışıyorlardı. Ama Beritan’a buralarda çizilen o gizli kader, onun düşündüğü gibi düz bir yol olmayacaktı, hissediyordum...Sidar Ağa, masadaki havayı dağıtmak için Nur’a döndü:— Bizim Yezda’mız çok zekidir maşallah. Burada çok az pratik yapmasına, eğitimi yarıda kalmasına rağmen pansumanı, dikişi, iğneyi, tahlil sonuçlarını okumayı öyle güzel yapıyor ki... Hiç unutmadı o okulda öğrendiklerini, burada da uyguluyor bazen.Nur, gözleri dolarak bana baktı:— Yezda lisedeyken sınıfın en zekisiydi ağam. Sayısalda her zaman hep birinciydi, onun yerini kimse dolduramadı.Ona buruk bir tebessümle baktım. Kızlar o gece konakta çok güzel ağırlanmıştı. Gecenin sonunda herkes odasına çekildiğinde, ben de kızları alıp o kocaman ama içinde yapayalnız, bir gölge gibi yaşadığım odama geçtim. Nur içeri girince etrafı süzdü:— Odan çok büyükmüş gelin ağam...Nura acı bir tebessümle bakarak:— Evet... Öyle, dedim.Yatakta eski günlerdeki gibi yan yana dizildik. Sohbet derinleşti, eski günlerden, anılardan konuştuk ve söz en nihayetinde o kaçınılmaz konuya, Adar’a geldi. Beritan merakla sordu:— İki yıldır hiç yok diyorsun Yezda... Ne zaman gelecek bu adam? Ya da hiç arıyor mu, konuşuyor musunuz arada?— Hayır Beritan... Ne arıyor ne soruyor ne de konuşuyoruz. Bugün çıksa gelse karşıma, yüzünü görsem tanır mıyım, ondan bile emin değilim. Bir gitti, pir gitti işte. Annesiyle her gün konuşuyor, Rojda’ya kızgın olduğu için ayda yılda bir sesini duyuruyor, kuzenleriyle iş konuşuyor... Ama ben ve Sidar Ağa ile asla konuşmuyor. Tabi o benimle konuşmuyor, ben de onunla. Babasını kaç kez aradı bu süreçte ama babası ona öyle kırgın, öyle öfkeli ki, telefonu yüzüne kapatıyor hep, asla muhatap olmuyor.Nur iç çekerek elimi tuttu:— Ah Yezda... Seni hiç böyle hayal etmemiştik. Seni hep çok başka, çok yüksek yerlerde düşündük... Peki, ya bir gün çıkıp gelirse ne yapacaksın?— Gelsin Beritan, gelsin... Ama karşısında o bıraktığı eski, çaresiz Yezda’yı bulamayacak. Evet, yalan yok, onu çok sevdim. Bu konakta bir dosta, bir dosta sığınır gibi bağlandım ona. Seveceğimi hiç düşünmezdim ama aşık oldum işte. Giderken, Allah şahidimdir ki canımı da göğsünden söküp öyle gitti. Ama içimdeki bu kızgınlıkla, bu kırgınlıkla onu asla ama asla affetmem!Nur şaşkınlıkla sordu:— Sen... Gerçekten aşık mı oldun o adama?— Evet Nur... Sizin dışarıdan o buraların zalim ağaları gibi düşündüğünüz adamlardan değildi o. Bana insan gibi davrandı, namusuma gözü gibi baktı, beni kırmadı, korudu, kolladı... Bir odanın içinde, o yalnızlıkta ister istemez seviyorsun işte. Hem, kim sevmezdi ki onu? Öyle yakışıklı, öyle heybetliydi ki... O kapıdan içeri girdiğinde kalbimin atışının sesi Urfa sokaklarından duyulurdu herhalde, dedim gözlerim dolarak.Kızlar buruk bir şekilde gülümseyerek saçlarımı okşadı:— Ne diyelim be Yezda’m... Sen bir kere değil, bin kere yanmışsın bu adamın narına. Ama senin arkanda, senin için hâlâ yanan bir Fırat var, biliyorsun değil mi?— Sahi... O nasıl? Ne yapıyor?— Yezda, o seni hiç unutmadı ki. Telefonunun ekran resmi bile hâlâ senin o eski fotoğrafın. Senden sonra aylarca okula gelmedi, hayattan koptu resmen. Zor bela çıkardık onu o karanlıktan dışarı. Seni buralarda çok aradı, kaç kez Urfa yollarına düşmeye kalktı ama her seferinde önüne görünmez engeller, tehditler çıktı, izin vermediler...İçimdeki o eski kırgınlık birden yüzeye çıktı, sesimi soğuttum:— Bahçede Ceylan’ı öperken ama öyle demiyordu, unutuvermişti beni.— Yezda, Ceylan onu zorla öptü, oyun oynadı size! Fırat’ın seni ne kadar deliler gibi sevdiğini bilmiyor musun Allah aşkına?Sessiz kaldım... Cevap vermedim. Çünkü ne söylesem boştu; geçmiş bitmiş, o köprülerin altından çok sular akmıştı artık. Beritan yüzümü süzüp iç çekti:— Çok değişmişsin Yezda...Ona bakıp hafifçe gülümsedim:— Nasıl yani? Aradan koca iki yıl geçti Beritan, değişmeseydim şaşırırdın asıl.— Öyle fiziksel bir değişimden bahsetmiyorum. Evet, çok daha güzel, çok daha asil bir kadın olmuşsun ama duruşun... Çok otoriter, çok dominant ve sert olmuşsun. O eski cıvıl cıvıl, her şeye umutla bakan Polyanna gitmiş, yerine bir kaya gelmiş sanki.— Sidar Ağa değiştirdi beni Beritan... Bu gördüğün koca konağın düzeni, idaresi bende artık. Hatta dışarıdaki halkın, o çaresiz kadınların gözü bile benim üzerimde. Beni çok başka, çok büyük bir lider gibi eğitiyor. Benim zekam, benim aklım onun buralardaki adaletine yarıyor; o da bunun karşılığında beni bu konağın tek hanım ağası yaptı. Bana her gün, "O hayırsız oğlum bir gün dönse bile, bu konakta emrini senden alacak Yezda" diyor. Ben de tam olarak bunu istiyorum zaten!Nur şaşkınlıkla araya girdi:— Neden Yezda? Senin hayalin, amacın bu değildi ki! Sen buralardan kurtulmak istemiyor muydun?Gözlerimdeki o intikam ateşini gizlemeden kızlara döndüm:— Kocam beni bu odada tek başıma bırakıp giderken bana ne dedi biliyor musun Nur? "Küçüksün, avuç içi kadarsın, hiçbir şey bilmiyorsun. Ne yapayım seni ben, sana karım gözüyle bile bakamıyorum. Bu konakta anamın babamın sığıntısı gibi kal" dedi! Beni bir hiç saydı! Annesi telefonda "Oğlum seni çok özledim, dön artık" dediğinde ise ne cevap verdi biliyor musunuz? "O kadın o konakta oturduğu sürece ben Urfa’ya ayak basmam!" dedi... Beni buralarda bir düşman gibi ilan etti!Kızlar, yüzlerindeki o derin üzüntü ve çaresizlikle bana bakıyorlardı, kelimeler boğazlarına düğümlenmişti. Ben ise çenemi dikleştirip ekledim:— Bu gördüğünüzden çok daha güçlü, çok daha acımasız olacağım. Göreceksiniz... Adar da, beni bu yaşta bu zindana mahkum eden o Peymanlar da, benden çaldıkları o güzel hayatın pişmanlığını misliyle ödeyecekler!O gece; geçmişin hüznü, geleceğin o sert planları, eski dostluğun sıcaklığıyla, ağlayarak ve birbirimize sarılarak bitti. Koca yatakta üç kız, tıpkı çocukluğumuzdaki gibi kucak kucağa uyuduk.Sabah erkenden uyanıp son kez kahvaltı masasına oturduk. Kahvaltının ardından kızlar gitmek için ayaklandı. Avluda ev ahalisi onlarla vedalaşırken, Beritan ve Nur bana sımsıkı sarıldı:— Buradaki insanlar çok iyi Yezda, seni gerçekten çok seviyorlar, içimiz biraz olsun rahatladı. Sen de Allah’a emanet ol canım arkadaşım, bizi merakta bırakma.Kızlara tek tek, canımdan can koparcasına sarıldım. Korumalar zor bela ayırdı bizi, arabaya binmek zorundaydılar artık. Arkalarından seslendim:— Ne zaman geleceksiniz bir daha?— Artık her sene geleceğiz Yezda! Seni görmeden, o kokunu içimize çekmeden şuradan şuraya gitmeyiz artık!Beritan ve Nur’un bindiği araba konağın kapısından çıkarken, Allah biliyor ya, canımdan bir can daha sökülüp gitti onlarla. Koca demir kapı büyük bir gürültüyle kapandı, arabanın tekerlek sesi uzaklaştı... Yüzümü o soğuk taş konağa döndüm ve avlunun tam ortasına, taşların üzerine çöküp yapayalnız, hıçkırarak ağladım...Aradan geçen tam beş sene!Evet... Dile kolay, koca beş sene daha devrilmişti zamanın çarkında. Artık yirmi üç yaşındaydım. Her şey, tam da Sidar Ağa’nın o ince ince ilmek gibi işlediği planlarına göre ilerliyordu. Aşirette, çevre illerde benim adım başını almış gidiyordu; her mecliste, her sofrada sadece "Yezda Gelin Ağa"nın adaleti, onun sözü konuşuluyordu.Adar ise bu koca beş yıl boyunca sadece annesiyle gizli saklı görüştü. Almanya’da servetine servet katıyor, adını oralarda büyük bir güç olarak duyuruyordu. Biz, birbirinin yüzünü bile hatırlamayan iki yabancı karı-koca olarak, dünyaya hem korku hem de sarsılmaz bir güven salmıştık. Murat abi bu durumu asla hazmedemiyor, koskoca aşirette bir kadından emir almayı erkeklik gururuna yediremiyordu. Onun arkadan çevirdiği o illegal, kirli işlerine her fırsatta taş koyuyor, tebaayı koruyordum. Zaman acımasızca akıp giderken, ben gençliğimin en güzel yıllarını sadece Altındağların nizamına ve o çaresiz halkına harcıyordum.Bir gün Zelal Ana’nın odasının önünden geçerken, içeriden gelen o aşina sesi duymamla adımlarım taş zemine çakıldı. Adımı duymuştum...— Yeter Adar! Beş yıl geçti aradan yavrum, koca beş yıl! Yezda bu konakta dul bir kadın gibi, bekar gibi yaşıyor tek başına. Aşiret, leçerler bunu biliyor; karına sahipsiz gözüyle bakıyorlar! Gençtir, güzeldir, buralarda heba oluyor. Artık dönmen lazım oğul, dön evine!Telefonun diğer ucundan, yıllardır hasret kaldığım o duru, o soğuk ve mesafeli ses tonu yükseldi:— O kadını siz kendi ellerinizle o konağa getirdiniz ana! Sırf o sorumsuz kızınız Zeynep yaşasın, töreye kurban gitmesin diye getirdiniz! Şimdi ne yapıyorsanız yapın. Benim soyadım, benim nikahım onun üzerinde; bu ona da o aşirete de yeter de artar bile! Babam bir gün beni arar da "Gel, bu kadını boşa, üzerindeki bu yükü at" derse, söz gelirim... Ama öbür türlü olmaz ana! Yezda o konakta oturduğu sürece ben oraya gelmem! Zorla mı? Sevmiyorum, istemiyorum onu!Yıllar sonra... Onun sesini ilk kez böyle canlı duymuştum. Kelimeleri kulaklarımdan içeri sızıp kalbime ulaştığında, içimdeki o deli atlar yine dörtnala koşmaya başladı. Özlemiştim... Ne kadar nefret etsem de, ne kadar kin beslesem de kalbimin o zayıf yanına söz geçiremiyordum. Ama hemen ardından gelen o "Sevmiyorum, istemiyorum" kelimeleriyle kalbim bir kez daha darmadağın oldu, bin parçaya ayrıldı. Ne yapmıştım ben ona? Ben sadece bir bedeldim; tıpkı onun gibi suçsuz, günahsız bir kurban...Zelal Ana’nın ağlamaklı sesi tekrar duyuldu odada:— Böyle konuşma günahı boynuna oğul! Kız senin adına, senin şerefine en ufak bir leke bile getirmedi. Namusuyla, vakarıyla oturuyor bu konakta, sanki sen her gün onun yanındaymışsın gibi davranıyor aşirete. Tüm Urfa Yezda’nın asaletinden bahsediyor. Beş yıldır, her ay on gün o ücra çiftlik evine gidip tek başına kalıyor sırf o yalan ortaya çıkmasın diye! Aşiret, onun Almanya’ya, senin yanına gidip geldiğini sanıyor; ama kız tek bir gün bile çıtını çıkarmadı. "Olsun ana, yeter ki Adar’ın adına, şerefine laf söz gelmesin" diyor bu kız!— Of ana of! Sesini duyayım, hasret gidereyim dedim, yine başladın Yezda da Yezda diye! Alın, tepe tepe tepe kullanın o zaman o çok sevdiğin gelinini!Deyip telefonu hışımla kapattı. Ayaklarım geri geri gitti, kendimi zor bela odama attım. Kapıyı arkasından kilitledim; dizlerimi göğsüme çekip yatağın kenarında sessizce hıçkırıklara boğuldum. Kalbime ayrı kırgındım, o hayırsız adama ayrı... Neden ben? Neden benim hayatım? Ben İstanbul’da kendi dünyamda, kendi üniversite hayallerimle sakin bir hayat yaşıyordum. Ne o sorumsuz abimin, ne Zeynep’in, ne de bu bencil adamın günahının bedelini ben ödememeliydim! Ben bunu hak etmemiştim...Saatler geçmiş, gece yarısı olmuştu. Aynanın karşısına geçip kendime baktım. Akmış makyajım, darmadağın olmuş saçlarım ve ağlamaktan kan rengine dönmüş gözlerim... Hayır, bu aciz kadın ben değildim, olamazdım. Hemen banyoya girip soğuk bir duş aldım, kendimi toparlayıp odadan çıktım. Akşam yemeğinde Sidar Ağa, her zamanki babacan ama kararlı sesiyle bana döndü:— Yezda, bu akşam çiftlik evine geçeceksin kızım. On gün sonra bizzat kendim gelip alırım seni, hazırlıklarını yap.Sadece başımı sallamakla yetindim:— Tamam baba...Orada, o gözlerden uzak çiftlik evinde yapa yalnız olmak, aslında ruhumu dinlendirmeme yarıyordu. Kimsenin sahte yüzünü görmeden on gün geçirmek bana iyi geliyordu belki ama... Bu çabam, bu fedakarlığım, beni istemediğini haykıran bir adamın şerefi uğrunaydı ya; işte bu koca yük benim o küçük omuzlarımı her geçen gün biraz daha eziyordu.Aradan geçen tam sekiz yıl, on bir ay, on beş gün...Evet... Zamanın çetelesini ruhuma böyle gün gün, saat saat kazımıştım. Tam bu kadar zaman geçmişti o ilk adımımdan beri. Konakta hiçbir şey değişmiyor, her şey o sert yerli yerinde duruyordu; ama yıllar bana çok şey katmış, beni bütünüyle yeniden inşa etmişti.Artık çok daha güçlü, çok daha gözü pektim. Akıl oyunlarını, aşiret dengelerini sonuna kadar profesyonelce kullanıyordum. Koca konak da etraftaki aşiretler de avcumun içindeydi artık; herkes arkamdaki en büyük destekçiydi. Fiziksel olarak da tamamen evrilmiştim. Omuzlarım dikleşmiş, hatlarım daha dolgun ve asil bir kadına dönüşmüştü. Belimi geçen simsiyah, gür saçlarımla koridorlarda yürürken, o yıllar önce önümde diz çöküp "Avuç içi kadarsın, küçüksün" diyen Adar Ağanız beni bugün görse asla tanımazdı; tanısa da karşısındaki bu ihtişama inanamazdı. Bu amansız değişim, içten içe Sidar Ağa’yı bile korkutuyordu bazen. Ona göre, kocamın bunca yıldır yanımda olmaması ve benim bir kadın olarak bu kadar göz önünde, güçlü durmam tehlikeli bir fırtınanın habercisiydi. Ama zaman su gibi akmıştı bir kere...Ben, tam da Sidar Ağa’nın hayal ettiği o adil, sarsılmaz "Gelin Ağa" olmuştum ve halimden memnundum. Halkın, fakir köylülerin, çaresiz kadınların hakkaniyetle yaşaması, onların haklarını savunmak beni bu dünyada ayakta tutan tek gayem haline gelmişti. Kızlarla sözleştiğimiz gibi her yıl gizlice buluşuyor, hasret gideriyorduk. Onlar okullarını bitirmiş, hayatlarını kurmuşlardı. Nur artık atanmış başarılı bir doktor, Beritan ise buralarda bile adı duyulan çok güçlü bir avukat olmuştu. Onların özgürlüğü benim tek tesellimdi.Buralarda yine töre adı altında berdeller, haksızlıklar oluyordu elbet; ama gücümün yettiği, önüne geçebildiğim her canı kurtarıyordum. Okutulmayan kız çocuklarına kol kanat geriyor, burslar sağlıyordum. Kimse benim gibi o karanlık kuyuya atılmayacaktı; kimse gençliğiyle, hayalleriyle böyle sınanmayacaktı, kendime yeminimdi bu. Nur, Paris’te ya da çalıştığı hastanede yaptığı ameliyatların, zorlu vakaların videolarını atıyordu bana hâlâ. Bana teoride bir şeyler öğretiyor, içimdeki o tıp aşkını pratik bilgilerle diri tutuyordu. Hayat bir şekilde akıp gidiyordu işte...Bir gün konağın çalışma odasında otururken, korumalardan biri telaşla içeri daldı, nefes nefese konuştu:— Ağam! Sidar Ağam... Helin... Helin kız kaçmış!Duyduğum lafla kalbim anında hızla çarpmaya başladı. Yine ne olacaktı? Hangi ocağa ateş düşecekti bu kez? Aşiretin büyükleri, o taş kalpli divan üyeleri hemen konağa çağrıldı elbet. Divandan çıkacak karar mutlak uygulanırdı, geri dönüşü yoktu. Onlar yukarıdaki divan odasına girerken Zelal Ana arkalarından göz yaşı dökerek mırıldandı:— Kim bilir hangi masum canın hayatı yine yok olacak, hangi fidan kırılacak töre uğruna...Çok geçmeden Ali divan odasından dışarı çıktı, yüzü kireç gibiydi. Hemen önüne geçip kolunu tuttum:— Ali! Aşiret ne diyor? Divana ne sundular, karar ne çıkacak?— Durum çok kötü gelin ağam... Helin aşiretin tek kızı, Baran da karşı tarafın tek oğlanı. Aşiret büyükleri "Bulundukları yerde ikisinin de kalemi kırılacak, öldürülecekler" diyorlar. Hiçbir şekilde yumuşama, orta yol yok. Baran kızı rızasıyla değil, zorla kaçırmış gibi göstermişler; bu da onları haksız çıkarıyor bütünüyle. Divan da bu ölüm kararını onayladı, arıyorlar şimdi.Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Koşarak odama çıktım, çantamı ve montumu aldım. Kendimden sonra bu konakta güvendiğim, sadakatinden emin olduğum tek adam Hüseyin’di, benim sağ kolum. Aşağı inip onu buldum:— Hüseyin... O çocukları aşiretten önce bizim bulmamız lazım, biliyorsun değil mi? Yoksa katledecekler ikisini de.— Biliyorum gelin ağam, emrin başım üstüne. Binin arabaya, gidelim.Arabaya bindik, Hüseyin yolda birkaç adamını arayıp istihbarat topladı. Dikiz aynasından bana bakarak güven veren bir sesle konuştu:— Bulduk yerlerini gelin ağam, dağ yolundaki o eski kulübedeler.Divandan çıkan o kanlı kararın karşısında durmak her babayiğidin harcı değildi, bunu biliyordum. Bu yüzden işi sessizce, bizzat halletmem gerekiyordu. Kulübenin önüne vardık, içeri girdiğimizde köşeye sıkışmış, korkuyla birbirine sarılmış o iki genci gördüm. Baran ve Helin... Beni görünce Helin ayaklarıma kapandı ağlayarak:— Gelin ağam... Gelin ağam ne olur kıymayın bize! Biz birbirimizi çok sevdik, başka çaremiz yoktu, öldürmeyin bizi!O gözlerindeki ölüm korkusuna baktım... O çaresizliği öyle iyi tanıyordum ki. Tam sekiz yıl önceki kendi halimi, o gelinlikle babamın ayaklarının dibine çöküşümü gördüm onlarda. Eğilip Helin’i omuzlarından tutarak ayağa kaldırdım, ellerimi o ıslak yüzüne sürdüm şefkatle:— Korkma... Hiçbir şey olmayacak size, izin vermeyeceğim. Ama neden usulünce istemediniz kızı Baran? Neden kaçırdın?Baran başını öne eğdi:— Anam "Asla vermezler o ailenin kızını bize, düşmanlığımız var" dedi ağam. Helin’i zorla başkasına nişanlamaya kalktılar... İstememize, konuşmamıza fırsat bile tanımadılar ki.Arkamda duran Hüseyin’e döndüm, sesimdeki o emir tonuyla konuştum:— Hüseyin... Bunlara hemen bu gece için İstanbul’a iki uçak bileti ayarla. Gerisini bana bırakın.Hüseyin başıyla "Baş üstüne" deyip hemen telefona sarılarak dışarı çıktı. Çocuklara döndüm:— Sizi bu gece İstanbul’a göndereceğim. Orada güvenli bir yerde birkaç gün saklanacaksınız. Benim yurt dışında, Paris’te çok güçlü arkadaşlarım var; onlarla bizzat konuşacağım. Sizi kaçak yollardan oraya, Avrupa’ya aldıracaklar. Tek ricam, bu süre zarfında kimseye görünmeyin, yakalanmayın.Bu, bir kaç canı ilk kurtarışım değildi... Daha önce de Berfin ve Berat kaçtığında, aşiret berdel olarak küçük Cansel’i vermeye kalkmıştı. Cansel’i hemen Nur’un yardımıyla hastane bahanesinden kaçırtmış, izini kaybettirmiştim. Aşiret her yeri didik didik arasa da bulamamıştı. En sonunda evlilik kabul edilmiş, berdel yerine karşı tarafa tonla para ve silah verilerek sulh sağlanmıştı. Cansel şimdi Nur’un sayesinde İstanbul’da okuyor, kendine yepyeni, pırıl pırıl bir hayat kuruyordu. İşte böyle birkaç hayatı törenin pençesinden söküp almıştım; şimdi sıra Helin ve Baran’daydı. Baran, minnetle ellerime kapandı, göz yaşları içinde:— Sağ olasın Yezda Gelin Ağa... Var olasın. Allah senin yokluğunu göstermesin. Yakalansak, canımızdan olsak bile senin adını vermeyiz, ant olsun!Hüseyin içeri girdi:— Gelin ağam, biletleri hallettim. Şansımız var, gece saat üçte uçak var.— Güzel... Onları ana yoldan değil, dağ yolundan gizlice havaalanına götür Hüseyin. Kimse bu saatte buralardan çıkacaklarını akıl edemez. Onları hemen içeri sokma, son anons yapılana kadar kuytu bir yerde beklet, en son anda binsinler uçağa.Onları dualarla uğurlayıp konağa döndüm. Konak her zamanki gibi tam bir cadı kazanıydı, çok kalabalıktı ve kimse benim yokluğumu hissetmemişti bile. Büyük divan salonuna girdim, ağaların ortasında durup dik bir sesle konuştum:— Saygısızlık etmek istemem ağalar, divan kararına söz söylemek haddim değildir belki ama... Bu işi tıpkı o eski Berfin ve Berat’ın mevzusu gibi halledelim. Kan dökülmesin, karşı tarafa diyet olarak ne kadar para, ne kadar toprak isteniyorsa verilsin. Bırakın o gençleri, bir cahillik etmişler ama birbirlerini sevmişler, kıymayın canlarına.Aşiretin en gaddarlarından Kazım Ağa masaya vurdu:— En son çare odur Yezda Gelin Ağa! Ama önce o leçerler bulunacak! Adamlarım her yeri karış karış arıyor, eli kulağındadır, bulunca cezasını çekecekler!Korkuyla yüzlerine baktım, içimdeki öfke büyüyordu. Tam o sırada karşı köşeden Koçer Ağa oturduğu yerden bana doğru tısladı:— Yezda! Bu işe karışma! Bu mesele kan meselesidir, aşiret namusudur; senin o kadın aklını da haddini de aşar!Ona doğru bir adım attım, gözlerimi gözlerine dikerek meydan okudum:— Yıllardır bu salonda verilen her kararda, her hükümde benim de fikrimi, benim de oyumu aldınız Koçer Ağa! Şimdi ne oldu da kararımı istemiyorsunuz? Söyleyeyim... Çünkü benim kararımın, benim oyumun her zaman olduğu gibi ölümden değil, yaşamdan yana olduğunu çok iyi biliyorsunuz!Koçer Ağa alaycı bir tavırla güldü, ayağa kalkıp parmağını salladı:— Bugüne kadar kimse duymamış, görmemiş koca bir aşireti bir kadının yönelttiğini! Sen ancak bu Altındağ ailesinin iç işlerini, konağın düzenini yönetirsin! Biz de senin o zekana hürmeten buna, bu kadarına izin verdik. Gerisi senin haddin de hakkın da değildir, otur oturduğun yerde!Daha fazla lafı uzatmadım, arkamı dönüp odadan çıktım. Ama içimden onlara o sarsılmaz yeminimi haykırıyordum: "Benim haddimin neye varıp neye varmayacağını ben çok iyi biliyorum Koçer Ağa... Ve o çocukları sizin o kanlı ellerinizden kurtararak haddimi çoktan aştım bile!"Aşiret meclisi dağılmıştı. Sabah kahvaltı sofrasındayken Sidar Ağa derin bir iç çekerek haber verdi:— Çocuklar hiçbir yerde yok... İzlerini kaybettirmişler, bulamıyorlar.İçim öyle rahattı, kalbim öyle huzurluydu ki... Dün gece Nur’la uzun uzun konuşmuştum; çocuklar İstanbul’a inmişti ve Nur birkaç güne onların Avrupa işini tamamen halledecekti. Sidar Ağa’ya dönüp sessizce mırıldandım:— Dün gece o mecliste haddimi aşmadım bence baba... Ben adaletsizliğin, ölümün karşısında susamam, susmayacağım da.Sidar Ağa, o şefkat dolu, yaşlı gözleriyle bana baktı, elimi tuttu sımsıkı:— Sen benim bu konaktaki en büyük gururumsun kızım... Ben sana koca bir hayat, bir evlat sıcaklığı ve güzel bir gelecek borçluyum Yezda. Senin bu yolda yapacağın en büyük hatanın bile başım gözüm üstünde yeri vardır, bunu sakın unutma.Onun bu sözleriyle ne demek istediğini o an çok daha iyi anladım... Canından çok sevdiği öz oğlu çekip gitmişti buralardan, töreyi çiğnemişti. Gitmesi, kaçması buralarda en büyük yasaktı; ama ben her şeye, o adamın yokluğuna rağmen bu konağa boyun eğmiş, Sidar Ağa’ya bir evlat olmuştum. O da bunun diyetini bana tüm yetkiyi vererek ödüyordu.Tam o sırada... Konağın üst katlarından, kulaklarımızı yırtan, taş duvarları inleten coşkulu bir zılgıt sesi yükseldi. Hepimiz dehşet ve korku içinde başımızı yukarı kaldırdık.Zelal Ana... Merdivenlerden deli gibi, göz yaşları içinde, zılgıtlar atarak aşağıya, avluya doğru koşuyordu. Herkes donakalmıştı. Nefes nefese avluya indi, ellerini göğsüne vurarak haykırdı:— Geliyor!.. Geliyor!.. Adar’ım geliyor, öz oğlum, ciğer parem geri dönüyor buralara!..O an... Göğsümdeki tüm nefesin kesildiğini hissettim. Zaman durdu, Urfa’nın o amansız ayazı koca avluya çöktü. Dokuz yıl... Tam dokuz yıl sonra, beni bu karanlığın ortasında bir başıma bırakan o adam, kendi cehennemine geri dönüyordu. İçimdeki o uykudaki aslan uyandı; gözlerimdeki o hüzün, yerini keskin bir intikam ateşine bıraktı.Karşısında o bıraktığı avuç içi kadar aciz kız yoktu artık. "Yezda Gelin Ağa" tam da o merdivenlerin başında, onun gelişini bekliyordu...