MyStoryMyStory
HÜKÜMLÜ TENLER

HÜKÜMLÜ TENLER

Romantik Dram

4 okunma1 bölüm · ~12 dk🌹 Romantik

Watpadd yazarı burada1 milyon okunan kitabın yazarı

Yezda, Paris’in gri ve huzurlu sokaklarında büyümüş, tek hayali tıp fakültesini bitirip bir doktor olarak insanlara şifa dağıtmak olan genç bir kadındır. Annesi Gönül ve babası Bekir, yıllar önce Urfa’nın kadim aşiret kurallarını çiğneyip aşkları uğruna Paris’e kaçmış; orada kendi küçük, huzurlu kalelerini kurmuşlardır. Ancak bu huzur, kökleri derinlerde olan bir töre hükmünün gölgesiyle korunmaktadır: Ailenin büyük oğlu Cihan, her yaz Urfa’ya giderek bu geçmişin bedelini ödemek zorundadır. Yezda’nın hayatı; tam da tıp fakültesine adım attığı, kalbini ilk kez aşka açtığı ve hayatın toz pembe göründüğü o dönemde darmadağın olur. İlk darbeyi, en yakınlarının ihanetiyle Paris’te alan Yezda, henüz bu acıyı sindiremeden Urfa’dan gelen karanlık bir haberle sarsılır: Abisi Cihan kaza geçirmiştir. Ancak Şanlıurfa’ya, heybetli ve soğuk Peyman Konağı’na adım attıklarında gerçekler gün yüzüne çıkar. Ortada bir kaza yok, törenin ve geçmişin yarım kalmış kanlı bir hesabı vardır. Babasının yıllar önce kaçarak arkasında bıraktığı o tozlu mazi, şimdi abisinin morluklar içindeki yüzü ve dedesinin buz gibi sesiyle yeniden canlanmıştır. Yezda, henüz 18 yaşındayken ve hayatının baharındayken, hiç bilmediği o sert toprakların amansız kuralıyla yüzleşir: “Evleneceksin Yezda! Hüküm verildi!”

#hüküm#aşiret#kuma#acı#yezda#karan#adar

İlk 1 bölüm web'de ücretsiz · toplam 1 bölüm

1. Bölüm

Kader

Paris’in o gri ama huzurlu sabahlarından biriydi. Hayallerimin kapısını aralayacak olan tıp fakültesindeki ilk günümdü. Odamda, aynanın karşısında hayatımın yeni sayfasına hazırlanırken annemin aşağıdan yükselen sesi yankılandı:“Yezda, hadi güzel kızım! İlk günden geç kalmanı istemeyiz.”Hızla aşağı süzülüp annemin şefkatli kollarına sarıldım ve kahvaltı masasına yerleştim. Masada, o küçük ama dünyalara bedel huzurumuz hakimdi. Babam her zamanki vakarıyla gazetesini okuyor, abim dünyayı telefonun küçük ekranından takip ediyor, en küçüğümüz Berfin ise her şeyden bihaber iştahla kahvaltısını yapıyordu. Biz, Paris’in göbeğinde kendi küçük kalemizi kurmuştuk.Lise yıllarımdan beri omuz omuza olduğum dostlarımla aynı üniversiteyi kazanmıştık; onlar benim kan bağı olmayan ama can bağıyla bağlandığım ailem olmuşlardı.Okulun o ilk günkü tatlı yorgunluğuyla eve döndüğümde, annem sofrayı her zamanki özeniyle kurmuş, hepimizin toplanmasını bekliyordu. Babamın masaya oturmasıyla başlayan o ritüel, babamın derin sessizliği bozan cümlesiyle yerini bir tedirginliğe bıraktı:“Biletini bugün kestim oğlum. Yarın akşam Urfa’ya yolcusun.”Annemin omuzları huzursuzca çökerken, abimin yüzünde tarifi imkansız bir sevinç belirdi:“Tamam baba, valizimi hemen bu gece hazırlarım!”Bakışlarım anneme kaydı. Gözleri babamın üzerindeydi; babam ise suçlulukla karışık bir ciddiyetle önündeki yemekle meşgul olmaya çalışıyordu. Annem, bu bitmeyen tedirginliğin ve babamın Urfa’ya olan mesafeli duruşunun sebebini biz henüz çocukken anlatmıştı bize...Her şey, o kadim toprakların gölgesinde başlamış büyük bir aşk hikayesiydi aslında. Babam, Peyman Aşireti’nin büyük oğlu; annem ise o görkemli konakta çalışan bir yardımcının kızıymış. Babam, dedemin karşısına dikilip aşkını haykırsa da törenin sağır duvarlarını aşamamış. Dedem onu amca kızıyla nişanlamış ancak babam ne kalbine söz geçirebilmiş ne de o kıza bir yuva sıcaklığı verebilmiş. Sonunda aşkı seçmiş; annemi koluna taktığı gibi uzaklara, bu yabancı şehre kaçmışlar.Peşlerini bırakmamışlar elbet. Dedemler onları bulduğunda babama kıyamayınca, aşiret büyükleri toplanıp "sürgün" hükmünü vermişler. Babamın nişanlısı olan o amca kızı ise büyük amcama eş edilmiş; yanlışlarla dolu bu hikâye, o tozlu toprakların altına böylece gömülmüştü. Şimdi ise o gömülen mazi, abimin cebindeki bir uçak biletiyle yeniden canlanmaya başlıyordu. Biz yıllarca babamızın ailesini hiç tanımadık. Annem abime hamile kaldığında, dedemler babama haber gönderip son sözlerini söylemişler:“Bir oğlun olmuş madem... Ne senin ne de o karının yüzünü görmek istemiyorum. Ama torunum belli bir yaşa geldiğinde her yaz Urfa’ya, yanıma gelecek.”Annem bu karara içten içe isyan etse de babam el mahkûm kabul etmişti. Abim yıllardır her yaz gider gelir, dedemlerin isteğini yerine getirirdi. Bizi ise annemle babamın “günahı” gibi gördüklerinden mi bilmem, hiç çağırmadılar. Doğrusu bu bizim için canımıza minnetti; o uzak ve sert topraklara hiç merakım yoktu.Ancak abim son üç yıldır bir başkaydı. Urfa’ya giderken ayakları yerden kesiliyor, büyük bir hevesle hazırlanıyordu. Yine havalimanında onu uğurlarken içi içine sığmıyordu. Berfin, abimin arkasından bakıp merakla sordu:“Anne, Urfa o kadar güzel mi ya? Abim niye her seferinde böyle heyecanla gidiyor?”Annem, yüzünde buruk bir gülümsemeyle cevap verdi:“İçinde yaşamasına izin verilene çok güzeldir kızım. Ama yaşamasına izin verilmeyene, sevdası yarım bırakılana ise tam bir cehennemdir.”Eve döndüğümüzde o son cümle odanın içinde asılı kaldı. Ben tıp fakültesinin o yoğun temposuna dalmış, bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum. Bir gün yakın arkadaşım Beritan aradı, sesi heyecanlıydı.“Yezda, gördüm sizi! Fırat ne dedi sana bugün okul çıkışında?”İster istemez yüzümde aptal bir sırıtış belirdi. “O da benden hoşlanıyor Beritan,” dedim kısık bir sesle. Fırat’tan uzun zamandır hoşlanıyordum. Henüz adını koymamıştık ama biliyordum; o da beni seviyordu.Günler böyle geçerken babamdaki durgunluk dikkatimi çekmeye başladı. İki gündür eve yüzü asık, morali bozuk geliyordu. Annem en sonunda dayanamayıp sordu:“Bekir, ne oldu sana? İki gündür halin hiç hoşuma gitmiyor.”“Bir şey yok Gönül, iyiyim.”“Var Bekir, yüzünden okunuyor. Anlatmayacak mısın?”“İş yerinde biraz sıkıntı var, önemli bir şey değil. Sen merak etme.”Annem tatmin olmamış bir şekilde mutfağa geçti. Ben de fırsat bilip usulca babamın yanına sokuldum. “Babacığım, gerçekten iyi misin?” diye fısıldadım.Babam, o her zamanki mis gibi esans kokusuyla bana döndü. Ellerini saçlarımın arasına geçirip şefkatle okşadı.“Yezda’m... Kardelenim. Bir şey yok babacığım, sadece biraz yorgunum o kadar.”Sesindeki o titremeyi hissetmiştim ama üstelemedim. O an, babamın saçlarımı okşayan ellerindeki o ağırlığın, yaklaşan bir fırtınanın habercisi olduğunu nereden bilebilirdim ki? Okulda başarı basamaklarını birer birer tırmanıyordum. İnsan anatomisi, dikiş atmak, iğne yapmak derken liseden kalan bilgilerimin üzerine her gün yenilerini ekliyordum. Tek hayalim iyi bir doktor olup insanlara şifa dağıtmaktı.O gün de okul çıkışı her zamanki tayfayla; Beritan, Fırat, Doğan ve Nur ile kafede biraz vakit geçirip eve dönmüştüm. Ama eve adımımı atar atmaz havadaki o ağır kokuyu aldım. Babamdaki o asık surat şimdi anneme de bulaşmıştı. İkisi de buz kesmiş gibiydi.Hemen Berfin’in yanına sokuldum. "Berfin neler oluyor, bu hal ne?" diye fısıldadım.Berfin korkmuş görünüyordu. "Bilmiyorum abla. Annem odaya girdi, babamla bir şeyler konuşup çıktı. O zamandan beri böyleler, ağızlarını bıçak açmıyor."Tam o sırada babam bize döndü. Sesinde daha önce hiç duymadığım, yabancı ve soğuk bir ton vardı:"Yarın annenizle birlikte Urfa’ya gideceğiz. Siz burada kalacaksınız. Kapıda adamlar olacak, sizi okula onlar götürüp getirecek. Bir isteğiniz, bir ihtiyacınız olursa Mustafa abinize söyleyin, o halleder."Duyduklarıma inanamadım. Babam sanki bakkala ekmek almaya gidiyormuş gibi rahat anlatıyordu ama söylediği şey imkansızdı."Baba ne diyorsun sen? Urfa diyorsun! 25 yıldır ayak basmadığın, 'sürgün edildim' dediğin o yere, o aileye mi gideceksin?"Babam yanıma geldi, ellerini yüzüme yerleştirdi. Gözlerinde daha önce görmediğim bir acı vardı. "Yezda’m, güzel gözlüm... Abin kaza geçirmiş. Deden aradı, çağırdı. Gitmem, abini görmem gerekiyor."Gözyaşlarım bir anda boşaldı. Abim söz konusuysa akan sular dururdu ama bu ayrılık içime sinmiyordu. "Biz niye gelmiyoruz baba? O bizim de abimiz değil mi? Bizden neyi saklıyorsunuz?"Babam alnımdan öptü, sesi titriyordu:"Biz bir gidelim, abinizin durumuna bakalım, yemin ederim sizi de yanımıza getirteceğim. ama şimdi olmaz... Sizi o insanların içine, o ateşin ortasına şimdi sokamam benim güzel gözlüm. Lütfen beni anla."O an anlamıştım; Paris’teki o huzurlu hayatımızın üzerine kara bir bulut çökmüştü ve o bulut bizi yavaş yavaş kendi karanlığına çekiyordu. Annemle babam apar topar evden çıkıp gittiler. Koskoca evde Berfin’le baş başa kalmıştık. Durumu Beritan’a anlatınca bizimkileri toplayıp hemen bize geldi. Salonda oturup konuşurken bir eksiklik hissettim; Fırat ortalıkta yoktu. Gözlerim etrafı tararken Ceylan’ın da olmadığını fark ettim.“Beritan, Ceylan’ı niye getirdin buraya?” diye sordum huysuzca.“Ne bileyim Yezda, olayı duyunca takıldı peşimize, gelme diyemedim,” dedi Beritan.İçime bir kurt düşmüştü. Onları aşağıda bırakıp üst kata çıktım, kimse yoktu. Bahçeye çıktım, ön tarafta da yoklardı. Sinirle ormana bakan arka bahçeye yöneldim ve gördüğüm manzarayla buz kestim. Ceylan ve Fırat dudak dudağaydı. Şok içinde bakakaldım. Fırat beni sevdiğini söylüyordu, şimdi bu neydi? Hem de benim evimde, benim bahçemde!Beni görünce Fırat’ın suratı kireç gibi oldu. Yanlarına gidip var gücümle Fırat’a bir tokat attım.“Defol evimden! Hemen!” diye bağırdım.“Yezda, yemin ederim ben seni seviyorum, Ceylan öptü beni!” diye saçmalamaya başladı.“O yüzden mi karşılık verdin şerefsiz?”İkisini de yaka paça dışarı attım. Beritan gelip bana sarıldı ama öfkem dinmiyordu. “Senin amcanın oğlu tam bir şerefsizmiş,” dedim hıçkırıklar içinde. Hayatımın en berbat günlerini yaşıyordum.Üç gün sonra babam aradı. Sesi çok yorgun geliyordu:“Yezda, akşama uçağınız var kızım. Urfa’ya geleceksiniz.”“Baba, okul ne olacak, nasıl gelelim biz?”“Mustafa sizi getirecek yavrum, abinizi gelip görmeniz lazım, durumlar karışık.”Abime ne olduğunu merak ederek apar topar valizleri topladık. Paris Roissy havalimanından kalkıp önce Sabiha Gökçen’e indik. Hayatım boyunca vatanımı görmemiştim, içimi garip bir hüzün kapladı. Mustafa abi bizi yönlendiriyordu. Sonunda uçak Şanlıurfa GAP havalimanına teker koydu.Havalimanı çıkışında bizi siyah takım elbiseli, sert bakışlı adamlar karşıladı. Korkuyla Berfin’in elini tuttum. Dört arabalık bir konvoyla yola çıktık. Bizi yıllarca istemeyen dedem, neden şimdi böyle bir karşılama yapıyordu? Arabalar durduğunda karşımda devasa bir taş bina duruyordu. Üstünde büyük harflerle PEYMAN KONAĞI yazıyordu.İçeri girdiğimizde onlarca çift göz bize çevrildi. Kimdi bu insanlar? Neden bize uzaylı görmüş gibi bakıyorlardı? Babam hemen yanımıza gelip bize sarıldı, sonra elinde bastonuyla taht gibi bir koltukta oturan yaşlı adamı işaret etti.“Hadi, dedenizin elini öpün.”O heybetli, korkutucu adama yaklaşıp elini öptüm. Belki sarılır, belki bir hoş geldin der diye bekledim ama o elinin tersiyle "git" işareti yaptı. Koşarak annemle babamın yanına döndüm.Dedem babama dönüp gürledi: “Bekir, bu kızların hali nedir?”“Neleri var baba?” dedi babam sakin kalmaya çalışarak.“Saçları açık, altlarında pantolon... Bu ne biçim haldir?”“Baba onlar daha küçük, kızlarım istemedikçe onları hiçbir şeye zorlamam.”Daha şimdiden midem bulanmaya başlamıştı. O sırada arkada abimi gördüm. Kaza geçirdi dedikleri abim sapasağlam ayaktaydı; sadece yüzü gözü morluklar içindeydi, feci dayak yemiş gibiydi. Koşup boynuna sarıldım.“Cihan abi, ne oldu sana?” dedim ağlayarak.Abim bana sıkıca sarıldı ve kulağıma fısıldadı: “Özür dilerim abim, çok özür dilerim...”Neler olduğunu anlamaya çalışırken, o dede denilen adamın sesi konağın duvarlarında yankılandı:“Evleneceksin Yezda kız! Hüküm verildi!”Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Dünya başıma yıkılmıştı. Daha 18 yaşındaydım, tıp okuyacaktım... Ne evlenmesi? Ne hükmü?

Bölümler