Bölüm 5 / 5
Adalet
Zelal ananın ağzından o iki kelime döküldü: "Oğlum geliyor!"Zaman durdu sanki. Olduğum yerde çakılıp kaldım ve bakışlarım Adar’ın yıllar önce çekip gittiği o kapıya kaydı. Giderken bana sadece “Beni unut,” demişti. Unutmamıştım elbet ama yokluğuna alışmıştım işte. Yoktu Adar, bunca yıldır yoktu. Şimdi ise dönüyordu. Sekiz yıl aradan sonra nereye, kime, ne için geliyordu?Hiçbir sebep yokken neden şimdi? Beni boşamaya mı geliyordu, yoksa temelli kalmaya mı? Sorular zihnimde dönüp dururken kalbim huzursuzca, deli gibi çarpmaya başladı. Gelecekti ama ya sonrası ne olacaktı? Hayat değişmişti, ben değişmiştim. Giderken “avuç içi kadarsın” dediği o kadını karşısında görse ne yapacaktı? Aynı odaya mı girecekti benimle? Beni tanıyabilecek miydi, yoksa aramızda sessiz bir savaş mı başlayacaktı?Ben bana yaşatılanları sineye çekmiştim ama hiçbirini hak etmemiştim. İnsan, haram edilen bir ömrün helalliğini ister miydi hiç? Belki de hiç istemeyecekti... Peki ya kalbim neden böyle hızla çarpıyordu? Gözlerim neden parlıyordu? Benim dünyama güneş doğması için Adar’ın gelmesine gerek yoktu ki, Bahar gelse bana yeterdi...Masadaki herkes susmuş, gözlerini bana dikmiş tepkimi bekliyordu. Sessizce başımı tabağıma eğip yemeğimi yemeye çalıştım. O sırada Sidar ağa, içimdeki bıkkınlığı seslendirir gibi sordu:— Neye geliyormuş?— Evine geliyor ağam, dedi Zelal ana.Sidar ağa öfkeyle söylendi:— Zelal kadın! Evi olduğunu sekiz yıl sonra mı hatırladı?Daha fazla dayanamayıp lafa atladım:— Sekiz yıl, on bir ay, on üç gün ağam... On üç gün sonra tam dokuz yıl olacak.Hepsi şok içinde yüzüme baktı. Sidar ağanın gözlerinde ise derin bir hüzün belirdi. Zelal ana kocasına dönüp devam etti:— Ağam çok ağladım arkasından. "Gelmezsen öleceğim, gör beni artık," dedim. O da kıyamadı anasına, gelecek pazar günü burada olacak.Bugün cumaydı. Sorularım az çok cevap bulmuştu ama içimdeki o karmaşa bitmemişti. Zamana bırakmaktan başka çarem yoktu. Kalbim ağzımda, merakla bekliyordum olacakları.Adar’ın adı her geçtiğinde boğazım düğümleniyordu. Herkes dönüp bana bakarken, ağlamak yerine yüzüme masum bir tebessüm yerleştirmek ne zordu... Sidar ağa ve ben sessizliğimizi korurken, Zelal anayı büyük bir sevinç kaplamıştı. Rojda kırgındı abisine ama yine de seviniyordu. Zelal ana hemen emirleri yağdırdı:— Yarın büyük hazırlık yapalım. Yezda, senin içli köften güzel olur, sen yap. Elif, sen ve anan da elinizden geleni yapın.Onları sessizce izledikten sonra masadan kalkıp odama geçtim. İçimdeki bu tarifsiz telaşı bastırmalıydım ama nasıl yapacağımı bilmiyordum.Ertesi sabah konakta hummalı bir hazırlık başladı. Aşağı indiğimde çalışanlar önümde saygıyla durdu.— Bakmayın bana hanımlar, herkes işine baksın, dedim. Elif, sen gel bana yardım et.Elif'le birlikte köfteleri hazırladık, bitirdik; geriye sadece yarın kızartılması kalmıştı. İçim içime sığmıyor, konağın içinde amaçsızca dört dönüyordum. Belli etmemeye çalışsam da olmuyordu. O sırada Rojda yanıma geldi:— Yezda, babam çalışma odasında seni çağırıyor.Ne konuşacağımızı tahmin ederek yavaşça yukarı çıktım, kapıyı açıp içeri girdim. Masasının başında oturan yaşlı adama hürmetle baktım:— Baba, beni çağırmışsın, dedim.Sidar ağa şefkatle yüzüme baktı:— Gel güzel kızım. Yezda, Adar dönüyor... Biliyorum, yıllardır yolunu gözlüyorsun. Kırgınsın, kızgınsın, haklısın da. Sen her ne yaparsan yap kızım, ben senin arkandayım. İstesen de istemesen de yanındayım. Güzel kızım, biz sana koca bir ömür, bir gelecek borçluyuz. O benim oğlum, bu konağın ağası da olsa benim tavrım nettir. Onu odana da yanına da almasan, ben yine arkandayım. Düzenimiz nasılsa öyle geldi, öyle devam edecek. Kendini mecbur hissetme.Ne diyeceğimi bilemedim, sadece başımı sallamakla yetindim. Ama emin olduğum tek bir şey vardı; biz asla gerçek bir karı-koca olmayacaktık.Akşam masada herkes heyecanla ondan bahsederken ben önümdeki yemekle oynadım sadece. Gece yatağımda bir sağa bir sola dönüp durdum, uyku tutmadı.Sabah gözlerimi bitkinlikle açıp üzerime alelade bir şeyler geçirerek aşağı indim. Zelal ana avluda herkese bağırıp çağırıyordu:— De haydi! Akşama az kaldı, hiçbir şey hazır değil. Oğlum İstanbul’a inmiş, bir iki saate kalmaz gelir! Kalbim öyle bir hızlanıyordu ki, heyecandan göğüs kafesim patlayacak sanıyordum. Bu hisle baş edemeyince hemen odama çıktım. Kendimi ılık bir duşun altına bıraktım, belki tenimdeki bu yangın biraz olsun söner diye. Dolabımdan siyah, uzun, kalem elbisemi çıkarıp giyindim. Belime kadar uzanan saçlarımı kendi halinde kurumaya bıraktım, uçları hafif dalgalı duruyordu. Kara gözlerime, her zamankinden biraz daha belirgin bir makyaj yaptım. Aynaya baktım. Giderken ardında bıraktığı o "avuç içi kadarsın" dediği kadını görse ne derdi şimdi? Tanır mıydı beni? Aslında bu ona özel bir hazırlanma değildi, her zamanki bendim işte; sadece bir tık daha özenilmiş, bir tık daha gururlu...Odamdan çıktığımda evdekilerin terasta toplandığını gördüm. Adımlarım oraya yöneldiğinde bütün gözler beni buldu, sessizce bana bakıyorlardı. Yüzüme düz, hiçbir duygu barındırmayan bir ifade yerleştirip yanlarına geçtim. Tam o sırada korumalardan Hasan nefes nefese yukarı çıktı:— Hanım ağam, beş dakikaya buradalar, dedi.İçimde kopan o fırtınayı, heyecanı, korkuyu size nasıl anlatsam? Kalbim resmen ağzımda atıyordu, nefes alamıyordum. Zelal ana, Murat, Fatıma, Rojda, Ali ve konaktaki tüm çalışanlar aceleyle aşağı inip avluda dizildiler. Bir tek ben ve Sidar ağa inmedik. Terasın tırabzanlarına yaslanmış, yukarıdan aşağıyı izliyorduk. Ne Sidar ağa attı o adımı, ne de ben.Derken o büyük ahşap kapı aralandı. O an kafamda Sezen’in o eşsiz şarkısı çalmaya başladı: "Yarim keskin bıçak..."İçeri girdi. Onu gördüğüm an elim ayağım buz kesti, bütün bedenim titremeye başladı. Nefeslerim o kadar hızlandı ki boğuluyor gibiydim. Tırabzanları nasıl bir öfke ve çaresizlikle sıkıyorsam, Sidar ağa durumumu fark edip elini elimin üzerine koydu. Bana güç vermek, "Ben buradayım" demek ister gibiydi.Aşağıda Zelal ana zılgıtlarla, çığlıklarla oğluna doğru koştu, boynuna sarıldı. Adar... Üzerindeki siyah gömlek ve krem pantolon bir insana bu denli yakışır mıydı? İçim gidiyordu boyuna posuna, o sürmeli gözleri sanki şu koca Urfa’ya şifa olurdu. Herkese tek tek sarılıyor, yüzü gülüyordu. O güldükçe benim içimden bir şeyler kopup gidiyordu.— Nasılsın Fatıma? diye sordu.— İyiyim Adar ağam, hoş geldin.— Nasılsın Rojda?Rojda, sesindeki o yıllanmış kırgınlığı gizlemeyerek:— Hoş geldin abi, dedi.Kuzenleriyle de sarılıp selamlaştıktan sonra, gözü biraz uzakta duran yeni çalışan Zehra’ya kaydı. Durdu ve ona bakarak:— Nasılsın Yezda? dedi.Şok olmuştum. Beni hâlâ sekiz yıl önceki gibi mi hayal etmişti? Hiç mi değişmedi, hiç mi büyümedi, serpilmedi bu kız diye düşünmüştü? Avludaki herkes şok içinde ona bakarken, damarlarımdaki kanın öfkeyle kaynadığını hissettim.Zehra mahcup bir sesle:— Ağam hoş geldin, ben Zehra. Yezda gelin ağam değilim, dedi.Zelal ana duruma hemen müdahale edip oğluna yukarıyı işaret etti:— Karın yukarıda Adar.Adar başını yavaşça kaldırıp terasa doğru baktı. Ben ve Sidar ağa yan yana durmuş, ona yukardan bakıyorduk. Gözleri nihayet beni buldu. Bakışlarını benden ayırmıyor, öylece kalakalmıştı. Aşağıdan Ali’nin muzip sesi duyuldu:— Yukarı çıkalım da doya doya bak.Adar, Ali’nin bu sözüne hafifçe gülümseyip merdivenlere yöneldi, yukarı çıktı. Nihayet karşı karşıya gelmiştik. Kanlı canlı, tam karşımdaydı... Yıllar yakışıklılığına yakışıklılık katmış, onu eskisinden daha da heybetli yapmıştı. Ama beni böyle görmeyi kesinlikle beklemiyordu. Karşısında gördüğü kadınla afallamış, ağzı açık kalmıştı. Gözlerini bir an bile kırpmadan, şaşkınlıkla yüzüme bakıyordu. Zelal Ana:— De hayde, öp babanın elini.Gözlerini alıp babasının elini öptü Sidar Ağa.— Tamam, tamam, kafi,deyip çok soğuk bir sesle karşıladı. Yüzüne bakıp “Hoş geldin,” demeden Sidar Ağa’nın sağ tarafına geçtim. Zelal Ana’nın komutuyla herkes masaya geçti. Başa oturan Sidar Ağa’nın yanına Adar oturacakken Sidar Ağa sert sesiyle:— Ora Yezda’nın,dedi. Herkes şokla bakıyordu. Ses çıkarmadan onu hafif es geçerek her zamanki yerimi aldım. Ses çıkarmayıp benden sonraki hemen sandalyeye oturdu. Yemekler yenirken kuzenlerle sohbet ediliyordu; katılmıyor, konuşmuyordum. Herkes çay faslına geçmişti. Ona belli etmeden kaçamak bakışlar atıyordum; o, bana nazaran herkesin dikkatini çekecek şekilde bakıyordu; hayranlıkla, şaşkınlıkla, beğeniyle... Umursamıyor, yüzüne bakmıyordum. Herkes odasına çekilmek için müsaade istedi. Zelal Ana odamı gösterip ayaklandı:— Hadi oğlum, geç odana, dinlen, duş al.Sert sesimle herkes şoka uğradı ve ilk defa o anda duydu sesimi Adar:— O oda benim Zelal Ana, unuttun mu? Elif, misafir odasını hazırladı.Çekip giderken o odada kalıyordu, şimdi yine orada kalacak. Zelal Ana sinirle bakarken Adar’da şaşkınlık vardı. Sidar Ağa’ya dönüp:— İyi geceler baba,dedim ve kimsenin ağzı açılmadan odama girip kapıyı çarptım. Elim kalbimde hızla nefes alıp veriyordum. Arkamda şaşkın gözler bırakmıştım, biliyorum. Bu saatten sonrası ne olurdu bilmiyorum ama sonrası tufan, biliyorum. Siyah saten diz üstü geceliğimi giyip yatağı açacakken kapı çaldı. Rojda olmalıydı; meraklı, gelip uğraşacaktı benimle, biliyorum.— Gel,diye seslendim. Kapı kibarca açıldı, Adar tam karşımda duruyordu. Heyecanımı bastırıp hiç oramı buramı kapatmaya çalışmadım ama konuşmadım da. Gözlerime bakıyordu.— Elif valizimi buraya çıkarmış, almaya geldim.Odaya göz attım. Komodinin orada duran valizi görünce gözlerimle köşeyi işaret ettim. Hemen gidip alıp çıktı. Çıkar çıkmaz hızla yatağa oturdum. Neler yaşandı az önce diye düşündüm. Yatağıma girip ellerim saçımda düşünüyordum, az öncekini hayal ede ede uyumuşum.Sabah erkenden hazırlanırdı kahvaltı, o saatte herkes o masada olmalıydı. Erkenden yine her zamanki gibi özenle hazırlanıp çıktım. Karşıdan gelen Adar’la göz göze geldik. Öyle kendimden emin masaya doğru yürüyüp her zamanki yerime oturdum ki Adar’ın şok olduğunu biliyordum; annesi ona anlatmıştı ama o bu kadar olduğuna inanmamıştı. Masada herkes konuşuyordu; sessiz olan, sakinliğini koruyan ben ve Sidar Ağa’ydık. Terasa Elif çıkıp:— Gelin ağam, Dilan kız gelmiş, seninle görüşmek istiyor,dedi. Dilan yukarı çıkıp bana koşup sarıldı, ağlıyordu. Masadakiler bana bakıyordu.— Dilan, ne oldu kuzum?— Babam, babam beni okuldan aldı. Ben okumak istiyorum gelin ağam.Okul okumak, defter, kitap... Bunlar benim için çok değerli ve sihirli cümlelerdi. Ben var oldukça okumak isteyen asla okuldan mahrum olmayacaktı.— Geç otur güzelim, onlar gelir birazdan.Zelal Ana, Dilan’a sert bir tavırla:— Bu okumak da moda oldu, evden kaçmak nedir?— Ana, okuyacak tabii ki! Eğer istiyorsa, eğer başarıyorsa isteyecek ve kimse de karışmayacak.Yanımızda oturan kıza Adar:— Sen merak etme, biz konuşuruz,dedi ve içeri Bedar Ana ve Akif amca geldi. Akif kızıyordu Dilan’a:— Evden kaçmak nedir, ağa evini rahatsız etmek nedir?Küçük kız çok mahcuptu. Sinirle ona:— Asul okuldan almak nedir, okumak yok demek nedir?Bizi izliyordular. Adar gözlerini asla ayırmıyordu üzerimden.— Maddi durumum yok gelin ağam. Bedar desen çok hasta, Dilan’a ihtiyacımız var.— Bu benim veya Dilan’ın sorunu değil. El kadar kızın ne yararı olacak size? Dilan okuyacak, onu ben okutacağım. Mesleğini eline alana kadar Dilan’ın arkasında ben olacağım.Akif amca kafasını salladı:— Bana söz ver, tamam de.— Söz gelin ağam, karışmam, Dilan okusun.Bedar Ana kollarını kızına açtı, kızı koşarak sarıldı. Annem geldi gözümün önüne; yıllardır ayda bir defa sesini duyduğum annem... Bedar Ana yanıma gelip:— Çok sağ ol kızım, Dilan çok istiyordu okumayı. Ne istersen iste benden.Gözlerim dolu dolu bakıyordu annemi anımsatan bu kadına.— Bana da sarıl, benim de saçlarımı okşa.Herkes gözleri dolmuş bakıyordu. Bedar Ana kolları arasına alıp saçlarımı sevdi. Kendimi toparlayıp onları uğurladım. Sidar Ağa, Adar’a:— Ne kadar daha buradasın? Anan bir hafta kalacak dedi,dedi. Göz göze geldik; hemen gözlerimi çekip önüme baktım.— Erteledim baba, gitmeyeceğim şu anlık.Hepimiz şok olduk. Ne için gitmiyor? Neden gitmiyor? Vazgeçiren neydi? Sidar Ağa oğlunu süzüp:— Yezda, güzel kızım, hazırlan. Halfeti’nin köylerine gideceğiz, milleti dinleyelim bir,dedi. Adar yokmuş gibi, ona resmen “Sen olsan da olmasan da Yezda yanımda olacak,” der gibiydi.Hazırlanıp çıktık. Halfeti’nin köylerinden birinde durdu şoför, indik arabadan. Bizi karşılayan insanlarla konuştuk. Tam arabaya binecekken iki aile arasında büyük bir kavga çıktı, oraya doğru gittik. Sidar Ağa bağırıp:— Ne oluyor, nedir davanız?dedi. Gençten biri:— Ağam, bu Berazlar tarlalara gelen suyu kesti. Mahsul kurudu; hem kışlık erzağımız hem ekmek paramız...Sidar Ağa karşı tarafa dönüp:— Doğru mu bu?dedi. Onlardan orta yaşlı olanı:— Şu Allah tarafından bizim tarladan geçmekte ağam, Şervanlarla paylaşmak zorunda değiliz,Karışıklıkla tartışma başladı.— Sizin tarladan geçen su bizim tarlaya geliyordu. Siz taşlarla engelleyip sadece size gelmesini sağlıyorsunuz, hak değil bu!Sidar Ağa elini kaldırıp:— Akşam Altındağ Konağı’na gelin, orada Adar Ağa çözecek sorunu,dedi. Şokla bakıyordum. Adar nasıl çözecekti ki?— Adar Ağamız gitmemiş miydi?— Şimdi geldi ve tebaasının başında.Arabalara bindik. Gözlerimi Sidar Ağa’dan ayırmadım. Anlamış olacak ki:— Bakma Yezda, Adar’ın bu olayı illa çözmesi gerekecek. Aşiret ve divan, Adar yokmuş gibi davranmaya başladı bile. Adar’ın bu olayı çözüp var oluşunu, dönüşünü kabullendirmesi gerekiyor.Ses çıkarmayıp yolu izledim. Haklıydı; ne de olsa oğluydu, canıydı…— Ağam, nasıl çözecek, ne diyecek?— Sence ne demesi gerekiyor Yezda?— Ağam, su onların değil. Kendiliğinden akan su. Berazlar suya sahip olmuş ama Şervanların da hakkı var bence. Günün belli bir saati onlara, belli bir saati onlara olmalı, hak bu. Ha, kabul etmeyen ise tarlasını kendi çabalarıyla sulayacak; uymak zorundalar.Sidar Ağa ellerini yüzüme geçirip:— Akıllı kızım, ben de öyle düşünüyorum. Adar böyle düşünür mü bilmiyorum, birisinin söylemesi lazım.— O birisi sensin baba.Konağa gelince herkes şirketten gelmiş, sedirde oturuyordu. Gülüp konuşuyorlardı. Beni gören Adar tekrar kilitlendi bana. Rojda’yla konuşup onu görmemiş gibi yapıyordum. Sidar Ağa, Adar’a:— Akşama Berazlar ve Şervanlar gelecek, davaları var, sen çözeceksin,dedi. Adar babasına bakıp:— Dava ne baba, ne diyeceğim?dedi. Babası anlattı, o ise:— Baba, paylaşsınlar işte,deyince babası:— İşte uygun bir dille anlat nasıl paylaşılması gerektiğini,dedi.Aileler gelmiş, avluda toplanmışlardı. İki aile karşı karşıya birbirlerine bakıyordu. Ben ve diğer kadınlar terastan aşağıyı izliyorduk. Arkamdaki ayak sesine baktım, Adar’dı. Aşağı inecekti. Murat ona gülerek:— Sakın geri adım atma, sert dur yoksa daha da toparlanamazsın. Silahlar bile çekilir,dedi. Murat’ı anlamıştım, kendini ön plana atmaya çalışıyordu. Ben de ona sert bir tavırla:— Silahlar çekilirken sen ne yapacaksın? Bostan korkuluğu değilsin herhâlde,dedim. Murat sinirden ellerini yumruk yapmış bana bakıyordu. Adar küçük bir tebessüm edip aşağı indi. Adamlar tek tek derdini anlattı. Adar onlara:— Bakın ağalar, su Allah’ın suyu. Kimse ne özel yaptırmış ne emek vermiş. Ben derim ki sabah sekizden öğlen bire kadar bir tarlaya, öğle birden akşam beşe kadar bir tarlaya aksın. Ertesi gün de saatler yine değişsin,dedi.Şervanlar kabul etmişti. Benim düşüncemi söylemişti anlaşılan Sidar Ağa. Ama Berazlar yine açgözlülüğünü sürdürüyordu:— Ağam, olmaz öyle. Yarım gün onlara, tam gün bize. Aldık o zaman!Bu sefer de Şervanlar sinirle:— Olmaz, açgözlülüğü bırakın, geçinelim işte!demesiyle iki aile de birbirine silah çekti. Ortada duran Adar, namluların ucundaydı. Başını kaldırıp terasa baktı, göz göze geldik. Umursamaz bir tavırla ona baktım. Bir anda belindeki silahı çıkarıp havaya ateş açtı:— Şimdi, eğer dediğimi kabul etmezseniz o suyu hiçbir tarla almayacak! Eziyetlerle sularsınız mahsulleri. Kolaylık varken kardeş kardeş geçinin. Andım olsun, hüküm verir sizi o suya muhtaç ederim!Silahlar inmişti, iki aile de kabul edip söz verip gitmişlerdi. Herkes odasına çekilmişti. Ben yine her zamanki gibi sabaha karşı elimde kahvemle terasta Urfa’yı izliyordum. Arkamdaki hışırtıya baktım, Adar’dı. Yavaşça yanıma geldi. Günlerdir aynı konakta konuşmuyorduk; şimdi ikimiz tek başımızayız. Beni izliyordu ve konuşmaya başladı…