Bölüm 5 / 38
Altın Kafesteki Yırtıcı
Roman sabahın erken saatlerinde Sendika işleri için yataktan kalktığında, beni odada tek başıma bırakmıştı. Ancak kapıyı üzerime kilitlememişti. Kilitlere ihtiyacı yoktu; bu malikanenin her köşesi, her koridoru eli silahlı İtalyan korumalarla doluydu.
Yataktan kalkıp onun devasa giyinme odasına girdim. Kendi eşyalarım henüz gelmemişti, bu yüzden onun dolabından siyah, ipek bir erkek gömleği alıp üzerime geçirdim. Gömlek dizlerimin hemen üzerine kadar iniyor, onun o odunsu, baş döndürücü kokusunu doğrudan tenime hapsediyordu. Odanın kapısını açıp dışarı adım attım.
Ben bir Bratva prensesiydim. Odaya hapsolup kocasını bekleyecek aciz bir kadın değildim.
Koridorda ilerlerken korumalar beni gördüklerinde ne yapacaklarını şaşırdılar. Gözlerini kaçırıyor ama elleri tetikte bekliyorlardı. Büyük merdivenlerden aşağı, malikanenin devasa kütüphanesine doğru indim. Kapı aralıktı ve içeriden sesler geliyordu.
"...onlara güvenemeyiz, Don Valenti. O Rus kancığı yanınızdayken sırtınızı kollamanız imkansız."
Bu ses, Roman'ın sağ kolu, acımasızlığıyla bilinen Underboss'u Matteo'ya aitti. Kanım beynime sıçradı. Adımlarımı hiç yavaşlatmadan çift kanatlı kapıyı iterek içeri girdim.
Kütüphanedeki devasa masanın etrafında toplanmış dört adamın ve masanın başında oturan Roman'ın bakışları anında bana döndü. Üzerimde sadece Roman'ın siyah gömleği ve çıplak bacaklarımla odaya girdiğimde, odadaki hava buz kesti.
Matteo öfkeyle ayaklandı. "Buraya giremezsin! Burası konseyin-"
Sözünü bitirmesine izin vermedim. Hızlı adımlarla masanın etrafından dolandım, Matteo’nun silahına davranmasına fırsat bile vermeden elindeki sıcak kahve fincanını bileğine çarptım. Matteo acıyla inlerken, jartiyerimde sakladığım küçük, yedek çakımı saniyeler içinde çıkarıp doğrudan onun şah damarına dayadım.
Odadaki tüm İtalyanlar silahlarını çekip bana doğrulttular. Ama ben zerre kadar kımıldamadım. Bıçağın ucu Matteo'nun boynunu hafifçe çizmiş, ince bir kan damlası beyaz gömleğinin yakasına süzülmüştü.
"Bana bir daha 'Rus kancığı' dersen, o dilini keser ve kendi kanında boğulana kadar sana yediririm," diye fısıldadım Matteo'nun kulağına. Gözlerimi ona değil, doğrudan masanın başında oturan ve bütün bu olanları sessizce izleyen kocama, Roman'a dikmiştim.
Roman'ın gözlerindeki ifade... Öfke değildi. Şaşkınlık da değildi. O koyu siyah gözlerde saf, ilkel ve dizginlenemez bir şehvet vardı. Karısının, kendi sağ kolunun boğazına bıçak dayamasını büyük bir sapkınlıkla izliyordu.
Elini yavaşça havaya kaldırdı. "Silahları indirin."
Adamlar tereddüt etse de emir büyük yerdendi. Silahlar indi.
Roman ayağa kalktı. Yavaş adımlarla yanıma yaklaştı. Parmakları bıçağı tutan elime usulca dokundu. "Karım haklı, Matteo," dedi Roman, gözlerini benden ayırmadan. "Ona saygı duyacaksınız. Çünkü o, en az benim kadar tehlikeli."
Bıçağı yavaşça geri çektim. Matteo nefes nefese gerilerken, Roman elimden tutup beni kütüphanenin arka tarafındaki özel çalışma odasına doğru sürüklemeye başladı.