MyStoryBölüm 2 / 44

Bölüm 2 / 44

BÖLÜM 2 – LANETLİ YAZ

Sam, gece boyunca sağa sola döndü durdu. Gözlerini kapadığında karanlığın içinden gelen o sesi duyar gibiydi. Bir fısıltı... boğuk, yankılı... Sanki eski taşların arasından sızan bir anının sesi gibi. “Ben buradayım...” Sabah güneşinin soluk ışığı perdeden sızarken gözlerini araladı. Birkaç saniye nerede olduğunu unuttu. Sonra aniden hatırladı. Dün gece yaptığı konuşma, Agatha’nın cevabı, hafta sonu için alınan karar... Hepsi gerçekti. Yatağından kalkıp günün geri kalanına hazırlanırken aklında sadece bir cümle vardı: “Her şey o yaz başladı.” Yıllar önce... Yaz tatili geldiğinde Sam ve kardeşi Daniel, her zamanki gibi anne babalarıyla birlikte dedelerinin çiftliğine gitmişlerdi. Şehirden uzakta, ormanın kıyısında, büyükçe bir bahçesi olan o eski taş ev, her yaz ikisinin de dört gözle beklediği yerdi. Özellikle Daniel için... Daniel, Sam’den üç yaş büyüktü. Maceraperest, cesur ve biraz da inatçıydı. Sam’in gözü hep abisindeydi. Ne yaparsa yapsın onun gibi olmak isterdi. Ama o yaz... her şey farklı olmuştu. Dedeleri, çocuklara çiftliğin çevresinden fazla uzaklaşmamalarını tembihlemişti. Özellikle ormanın derinliklerine girmemeleri gerekiyordu. “Eski zamanlardan kalma tehlikeli yerler var,” demişti dedesi. “Kaybolur, düşersiniz. Orada ne var ne yok bilinmez.” Ama çocuklara bir şeyi yasaklarsan, o şey daha da cazip hale gelir. O yaz çiftliğe, komşu köyden birkaç çocuk daha gelmişti. Aralarında iddialar, yarışmalar, oyunlar yapılırdı. En çok cesareti kim gösterecek? Kim korkmadan en ileriye gidecek? İşte o günlerden birinde, ormana girmeye karar verdiler. Sam istememişti. İçine kötü bir his doğmuştu ama Daniel’ın ısrarı her zaman ağır basardı. “Biraz yürüyüp geliriz,” demişti Daniel. “Dedem yıllar önce uydurmuş bu hikâyeleri. Korkma.” Ormanın içi serindi. Güneşin çoğu yaprakların arasında kaybolmuştu. Yalnızca kuş sesleri eşlik ediyordu adımlarına. Sonra... o yer geldi karşılarına. Ağaçların arasında taşla örülmüş, yosun tutmuş eski bir yapı: bir kuyu. Kuyunun çevresi kuru yapraklarla kaplıydı. Etrafına daire şeklinde yıkılmış taşlar dizilmişti. Çocuklardan biri “Ben buraya yaklaşmam,” demişti. Ama Daniel çoktan birkaç adım ileri gitmişti bile. “Kim önce içine bakarsa, kazanır!” diye bağırdı. Sam’in içi sıkıştı. Herkes duraksadı. Daniel eğildi, karanlık kuyunun içine baktı. “İçi zifiri karanlık. Su falan yok. Kuru!” Sonra biri iddiayı büyüttü: “İçine inebilecek olan var mı? Merdiven yok, ama ip getirmiştim!” Bu fikir herkesi gerdi. Ama Daniel için geri adım yoktu. “İpi sarkıtın,” dedi. “Ben inerim.” Sam “Hayır!” demişti o an. Ama sesi yeterince güçlü çıkmamıştı. Daniel, ipin ucunu sımsıkı kavrayıp yavaşça aşağıya indi. Kuyunun içi görünmüyordu artık. Sadece yankılanan sesi duyuluyordu: “Burada bir şey var... bir şey kazınmış duvara...!” Sonra bir sessizlik oldu... “Daniel?” diye seslendi Sam. Ama cevap gelmedi. Aradan birkaç saniye geçti. Sonra ip tekrar hareket etti ve Daniel yukarı çıktı. Suratında tuhaf bir ifade vardı. Solgun, sanki nefesini tutmuş gibiydi. “Ne oldu?” diye sordular. Daniel başını iki yana salladı. “Hiçbir şey yok. Ama... orası çok garipti. Sanki bir şey... bekliyordu.” O günden sonra Daniel değişti. Eskisi kadar neşeli değildi. Geceleri kâbuslar görmeye başladı. Uykusunda konuşuyordu. Ellerini çırparak bağırıyor, bazen gözlerini açıp karşısındakini tanımıyordu. Annesi babası bunun sadece bir dönem olduğunu düşünüyordu. Ama Sam... onun gözlerindeki değişimi en iyi o fark etmişti. Bazen boş boş duvara bakıyor, kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Bir gece Sam uyandığında, Daniel’in yatağı boştu. Onu evin dışında, kuyunun yönüne bakan pencerede buldu. Gözleri kıpkırmızıydı. “Orada biri var,” demişti. “Aşağıdan sesleniyor. Ve... beni çağırıyor.” Sam, bugüne kadar bu anıları defalarca bastırmaya çalışmıştı. Ama rüyasında kardeşi ona dönüp o tek cümleyi söylediğinde, yılların inkârı çatırdamıştı: “Beni kurtar.” Kuyudan sonraki günler Daniel için sessiz geçti. Bir şey anlatmadı, kimseye bir şey açıklamadı. Sadece sustu. Geceleri uyanıyor, gündüzleri dışarı çıkmıyordu. Sam farkındaydı, bir şey ters gidiyordu. İlk başta anne ve babası fazla üzerinde durmadı. “Biraz korkmuş olabilir,” dediler. “Üstüne gitmeyin, toparlar.” Sam yine de onları uyardı. “Her gece kabus görüyor. Uykusunda konuşuyor. Dün gece uyandım, oturmuş tavana bakıyordu. Gözleri açıktı ama sanki burada değildi.” Annesi endişelendi ama bunu dışa vurmamaya çalıştı. Babası ise başını iki yana sallayıp “Delikanlılığa ilk adım. Kendi içinde bir şeyler yaşıyor belli ki, geçer,” dedi. Ama geçmedi. Daniel’in davranışları giderek garipleşti. Yemek yememeye başladı. Bazen bir köşede saatlerce oturuyor, bazen kimseye bakmadan kendi kendine mırıldanıyordu. Elinde kağıt kalem varsa, hep aynı sembolleri çizerdi. Dairesel şekiller, garip çizgiler, kimi zaman sayı gibi görünen şeyler. Sam bir gün çizimlerden birini aldı, dedesine gösterdi. “Dede, bu neye benziyor?” Dedesi gözlüklerini takıp baktı, sonra omuz silkti. “Çocuklar saçma sapan şeyler çizer bazen. Büyütmeyin.” Oysa Sam büyütüyordu. Çünkü abisinin her geçen gün daha az kendisi olduğunu görüyordu. Sanki bir şey, Daniel’i yavaş yavaş içinden çekip alıyordu. En kötüsü de... kimse Sam’e inanmıyordu. Her şeyin çözülmesini bekledikleri gibi, bozulması da sessizce oluyordu. Bir gece Daniel’in sesiyle uyanan Sam, yatağında onun olmadığını fark etti. Hemen dışarı koştu. Ev sessizdi ama rüzgâr yaprakları uğuldatıyordu. Kapı aralıktı. Bahçeye çıktığında onu, evin arkasındaki tepede, kuyunun yönüne bakan eski ağacın altında buldu. Daniel çıplak ayakla toprağın üzerinde duruyordu. Elini havaya kaldırmış, boşluğa dokunuyormuş gibi yapıyordu. “Ne yapıyorsun?” diye sordu Sam, ürkerek. Daniel yavaşça döndü. Gözleri kıpkırmızıydı. “Sesini duyuyorum,” dedi. “Gece susmuyor. Uyutmuyor beni.” Sam olduğu yere çakılmış gibi kaldı. O an ilk defa içinden geçen şeyi kelimelere döktü: “Bu kuyu lanetli.” Ama sabah olup bunu ailesine söylediğinde sadece susuşlarla karşılaştı. “Ruhsal olarak yıpranmış,” dedi babası. “Belki bir psikologla konuşmalı.” “Oraya gitmesini engellemeliydik,” dedi annesi ama sesi suçlulukla değil, yorgunlukla doluydu. Dedesi ise en sert tepkiyi verdi. “Kuyu dedik, uzak durun dedik. Ama siz hep kulak arkası ettiniz. Şimdi çocuğun aklı karıştı, olan bu.” Ama olan, bundan çok daha fazlasıydı. Sam biliyordu. Daniel artık burada değildi. Varlığı buradaydı ama ruhu... başka bir yere bağlanmıştı sanki. Ve üç gün sonra... Daniel, samanlığa yakın bir ağacın dalında asılı bulunduğunda artık hiç kimsenin söyleyecek sözü kalmamıştı. Polis geldi. Raporlar tutuldu. “Travmaya bağlı intihar.” Olay kapandı. Herkes “üzüldü” ama kimse Sam’in sözlerini hatırlamadı. O günden sonra konu bir daha açılmadı. Aile çiftliği sattı, oradan taşındı. Ama Sam taşınamadı. İçinde bir parça o ormanda, o kuyunun başında kaldı. Ve yıllar sonra... Daniel tekrar geldiğinde, Sam ilk kez gerçekten dinledi. “Beni kurtar,” demişti. Bu sefer cevapsız bırakmayacaktı.

Uygulamada reklamsız oku