Bölüm 4 / 44
BÖLÜM 4 – AŞAĞIDAYIM
“Yerler hazır,” dedi Dina, kuzey yönüne son taşı koyarken. “Daire tamam, semboller doğru konumda.” Tütsüyle birlikte taşların etrafındaki çizgiler belirginleşiyor gibiydi. Sessizlik salonda ağırlaşırken Sam pencerenin yanında duruyordu. Gözleri bir noktaya sabitlenmişti, aklı çok daha uzaklardaydı. Elinde tuttuğu not defteri açıktı ama sayfalar hâlâ boştaydı. Ne yazacak bir cümle bulabiliyordu, ne de yazsa anlatabileceğini düşünüyordu. Zihninde hâlâ aynı ses yankılanıyordu: “Aşağıdayım.” Alex, mutfağın kapısından çıkıp salona geçti. Elinde birkaç malzeme kutusu vardı. Küçük çan, su dolu kase, yedek mumlar, kurumuş lavanta demetleri… Gözleri seans için hazırlanan alanı süzdü. Hâlâ kendini garip hissediyordu. Diğerleri bu dünyanın içindeydi ama o hâlâ dış çemberdeydi. Yine de Agatha’nın ona duyduğu güven, bu yabancılığı biraz olsun bastırıyordu. Agatha başıyla herkese işaret etti. “Başlıyoruz. Lütfen ses çıkarmayın. Bu çağrının geri dönüşü olabilir.” Herkes yerlerine oturdu. Chris dairenin merkezine yakın yere, sırtı düz bir şekilde oturdu. Gözlerini kapadı, avuçlarını yukarı çevirdi. Gergindi ama hazırlıklıydı. En azından öyle hissediyordu. Agatha başını hafifçe eğdi, sesi alçak ama netti. “Daniel. Seni çağırıyoruz. Buradayız. Bu gece buradayız. Seni duymak, seni anlamak, sana ulaşmak istiyoruz.” Mumlar titredi. Sanki odadaki hava yoğunlaşmıştı. Chris’in sol eli hafifçe seğirdi. Bir yanma hissi başladı. İlk önce avuç içlerinde, sonra bileklerinde. Gözlerini sıkıca kapattı ama karanlığın içinde bir şey vardı. Önce bir uğultu, sonra bir fısıltı. “Burada…” dedi sessizce. Kendi sesi mi, yoksa bir başkasının mı olduğunu anlayamadı. Agatha gözlerini açmadan sordu. “Ne hissediyorsun?” Chris’in sesi kısıktı. “Soğuk bir nefes. Sol omzumun arkasında. Biri var ama yüzünü göremiyorum.” Dina, taşların yönüne bir göz attı. “Enerji sabit. Ruh geçişi başlamış olabilir.” Bir anda Chris’in başı geriye doğru hafifçe sarktı. Gözleri hâlâ kapalıydı ama ifadesi değişmişti. Dudakları titredi. “Su… suya inmek gerek diyor. Karanlıktan çıkmak için suya ihtiyaç var.” Agatha küçük kaseyi Chris’in önüne koydu. Chris ellerini suya doğru uzattı, ama parmak uçları kaseye değdiğinde geri çekildi. “Çok soğuk… Sanki su değil, taş gibi.” Agatha ona yaklaşmadan sordu. “Orayı görüyor musun?” Chris’in sesi kısıktı, yutkundu. “Kuyunun içi… Taşlarla çevrili. Karanlık ama... ama göz var. Biri beni izliyor. Gözleri sadece parlıyor.” Sam yerinden kıpırdadı ama konuşmadı. Gözleri Chris’e kilitlenmişti. Bir şey söylemek istiyordu ama sesi boğazına düğümlendi. Chris gözlerini açtığında alnında ince bir ter çizgisi vardı. Nefes nefeseydi. “Daniel...” dedi. “O orada.” Agatha başını salladı. “O bizi duydu. Artık yalnız değil.” Ama Chris, hâlâ suya bakıyordu. Bakışları donuktu. Sanki biraz daha kalsaydı, oraya düşecekti. Agatha onun elini tuttu. “Şimdilik yeter.” Chris başını salladı, hafifçe doğruldu. Gözlerinin içi dolmuş gibiydi. Sam, yavaşça yaklaştı. “Sana bir şey söyledi mi?” Chris başını eğdi. “Bir şey değil... sadece bir cümle: Aşağıdayım.” O an tüm oda sessizliğe gömüldü. Kimse başka bir şey söylemedi. Sadece mumların titrek ışığı ve tütsünün ağır kokusu kaldı geriye. Seans sona ermişti ama bir başlangıcın kapısı da aralanmıştı. Chris ilk kez, bir ruhun gerçek varlığını bedeninde hissetmişti. Ve şimdi o bağ kopmaz bir şekilde kurulmuştu.
O gece ev sessizdi ama Chris’in içindeki uğultu hâlâ sürüyordu. Seans çoktan sona ermişti, mumlar söndürülmüş, semboller toplanmış, tütsülerin dumanı yatışmıştı. Herkes kendi odasına çekilmişti. Ama Chris yatağında gözlerini tavana dikmiş, başını yastıktan kaldıramıyordu. Dışarıda rüzgar hafif hafif esiyor, perdeyi kıpırdatıyordu. Gözü açık ama zihni başka bir yerdeydi. Kalbinin olduğu yerde bir ağırlık vardı. Sanki içeri biri oturmuş, nefes alıyormuş gibiydi. Göğsünün tam ortasında, görünmeyen bir basınç hissediyordu. Uyuyamıyordu. Ama sonra... bir anda her şey kaydı. Gözlerini kapattı sandı ama tekrar açtığında kendini başka bir yerde buldu. Ne zaman uyuduğunu bile fark etmedi. Etraf karanlıktı. Yoğun, kapalı bir karanlık. Ne ses vardı ne ışık. Adım atmaya çalıştı ama ayakları yerinden kalkmadı. Altında taş bir zemin hissediyordu. Nemli, kaygan ve soğuk. Elleriyle önünü yokladı ama hiçbir şey bulamadı. Sadece bir boşluk vardı. Sonra bir ses duyuldu. Derinden gelen bir fısıltı. Tanıdık. “Chris…” Arkasını dönmek istedi ama bedeni kıpırdamadı. Ses yine geldi, bu sefer daha yakındı. “Burası orası… Buradayım…” Birden etraf aydınlandı. Zayıf bir ışık halesi belirdi. O anda Chris nerede olduğunu fark etti. Kuyunun içindeydi. Yukarı baktı ama gökyüzü görünmüyordu. Sadece taş duvarlar ve karanlık. Duvarlarda kazınmış semboller vardı. Gözleri yavaş yavaş alışırken o sembolleri tanıdığını fark etti. Seans masasındaki taşlarda gördüğü sembollerle aynıydı. Spiral çizgiler, iç içe geçmiş üçgenler, bir daire içinde ters çevrilmiş göz şekli… Bir çocuğun ayak seslerini duydu. Taş zemine vurdukça yankılanıyordu. Karanlığın içinden biri çıktı. Daniel’di. Küçük, solgun ve yorgun görünüyordu. Gözleri ona bakmıyordu. Sanki başka bir şeyi izliyordu. Gözleri boştu ama içinde korkunç bir sessizlik vardı.