Bölüm 1 / 65
Siyah Orkide
Gümüş tepsinin üzerindeki kristal su sürahisi, titreyen ellerim yüzünden hafifçe çınladı. Sterling Malikanesi’nin devasa maun kapılarının ardındaki dünya, benim gibi birinin sadece nefesini tutarak hayatta kalabileceği kadar acımasızdı. Yüksek tavanlı kütüphanenin bitişiğindeki loş kış bahçesi, cam tavandan süzülen ay ışığıyla aydınlanıyordu. O, en dipte, sadece kendi elleriyle ilgilendiği nadir siyah orkidelerin önünde, sırtı bana dönük bir şekilde duruyordu.
Alistair Sterling.
Üzerindeki ısmarlama siyah takım elbisenin ceketi çoktan deri koltuğun üzerine fırlatılmış, gömleğinin kolları dirseklerine kadar kıvrılmıştı. Omuzlarının gerginliğinden ve odadaki sessizliğin baskısından fırtınanın kopmak üzere olduğu belliydi. Suyu orkide saksılarının yanına bırakıp bir an önce bu boğucu ortamdan çıkmak istedim. Adımlarım taş zeminde bir hayalet kadar sessizdi.
"O yapraklara dokunman için sana izin verdiğimi hatırlamıyorum."
Sesi, cam duvarlara çarpan rüzgarın uğultusunu bastıracak kadar pürüzsüz ama bir o kadar da tehlikeliydi. Olduğum yerde dondum. Parmaklarım, orkidenin köklerine çok yakın duran ve üzerinde Sterling mührü bulunan o siyah deri defterin sadece birkaç milim uzağındaydı.
Yavaşça bana doğru döndü. Keskin çene hatları, gölgelerin içinde daha da acımasız duruyordu. Koyu renk gözleri, üzerimdeki siyah-beyaz hizmetçi üniformasını aşarak doğrudan zihnimin içini okumaya çalışıyor gibiydi. Göğüs kafesimdeki kalp atışlarım kulaklarımı sağır edecek raddeye gelmişti.
"Özür dilerim, efendim," dedim, sesimi olabildiğince düz ve itaatkar tutmaya çalışarak. Başımı hafifçe eğdim. "Sadece saksıların etrafını temizliyordum."
Bana doğru yavaş ve ölçülü bir adım attı. Aradaki mesafe kapandıkça, teninden yayılan o keskin koku—nemli toprak ve konyak karışımı—ciğerlerime doldu. Geri çekilmek istedim ama ayaklarım yere çivilenmişti. Sadece bir çalışan olduğumu, görünmez olmam gerektiğini biliyordum. Ancak Alistair Sterling'in bana bakan gözlerinde, bir efendinin hizmetçisine duyduğu kayıtsızlıktan çok daha tehlikeli, yırtıcı bir açlık vardı.
Bir adım daha. Şimdi aramızda sadece birkaç santim kalmıştı. Gözlerimi kaldırmaya cesaret edemedim; bakışlarım gömleğinin açık yakasında, teninin o bronz ve kusursuz yüzeyinde takılı kaldı.
"Bana yalan söyleme, Clara."
İsmimi telaffuz edişi, yasak bir büyüyü fısıldamak gibiydi. Çenesine uzanan uzun parmakları ansızın çenemi kavradı. Dokunuşu buz gibiydi ama tenimi yakıyordu. Başımı zorla yukarı kaldırdı, gözlerimi o dipsiz, karanlık uçuruma bakmaya mecbur bıraktı. O an, ikimiz de bu odada efendi ve hizmetçi olmadığımızı, çok daha eski, çok daha vahşi bir oyunun piyonları olduğumuzu biliyorduk.
"Eğer o defterde ne yazdığını merak ediyorsan," diye fısıldadı, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki kelimeleri dudaklarımı yalayıp geçiyordu. "Bunu bana o sahte itaatkar tavrının arkasına sığınmadan sormalısın."
Nefesim boğazımda düğümlendi. Parmakları çenemden kayarak boynumun hassas derisine indiğinde, baş parmağı şah damarımın çılgınca atışını hissetti. Gözlerindeki karanlık, mantığımın son kırıntılarını da yutmak üzereydi. Dudakları boynuma doğru santim santim eğilirken, kütüphanenin devasa kapısı büyük bir gürültüyle açıldı ve tiz, otoriter bir kadın sesi duvarlarda yankılandı.
"Alistair, tatlım! Nişanlımın bu saatte karanlıkta ne yaptığını..."
Kadının topuklu ayakkabılarının sesi kış bahçesinin girişinde aniden kesildi. Alistair'in eli hala boynumdaydı. Ve benim elim, arkamda, o deri defterin içinden kayıp düşen, üzerinde kayıp kız kardeşimin fotoğrafı olan kanlı kağıdı çoktan avucumun içine hapsetmişti.
