Bölüm 5 / 65
Kanlı Kodlar
Masaya çarpan siyah zarfın tok sesi, odadaki bütün oksijeni tek bir saniyede emdi. Zarfın kenarına bulaşmış, kurumaya yüz tutmuş kanın o metalik, genzi yakan kokusu, odadaki yoğun espresso aromasını bıçak gibi kesip geçti.
Nefes alamıyordum. Gözlerim kelimenin tam anlamıyla siyah zarfa kilitlenmişti. Emma bulundu. Ama konuşabilecek durumda değil. Silas adındaki o yara izli adamın sözleri zihnimde yankılanıyor, kelimeler beynimi parçalıyordu.
"Ne oluyor burada?!" Victoria’nın tiz çığlığı sessizliği paramparça etti. Beyaz kürk mantosuna sıkıca sarılmış, gözleri masadaki kanlı zarftan bana, oradan da Alistair’e kayarken yüzü dehşet ve öfkeyle çarpılmıştı. "Bu adam kim Alistair? Ve bu... bu hizmetçi bozuntusu neden benim terzimin kalıplarına benzeyen o ipeğin içinde senin masana bu kadar yakın duruyor?"
Alistair, Victoria'nın çığlıklarına zerre kadar tepki vermedi. Bakışları sadece masadaki zarfta ve benim titreyen ellerimdeydi. Yavaşça sandalyesinden kalktı. Hareketleri o kadar ölümcül ve sakindi ki, odadaki basınç bir anda on katına çıktı.
"Silas," dedi Alistair, pürüzsüz ama cehennem kadar sıcak bir sesle. "Victoria'ya kapıya kadar eşlik et."
"Bana dokunmaya cüret edersen babamın seni nasıl mahvedeceğini—"
"Babanın Kensington sınır kapısında kurduğu o iğrenç paravan şirketleri," diyerek Victoria'nın sözünü kesti Alistair, sesini hiç yükseltmeden ama kelimeleri zehir gibi damlatarak. Gözlerini ilk kez ona çevirdiğinde, Victoria olduğu yerde küçülmüş gibiydi. "Eğer bir saniye daha bu odada kalıp başımı ağrıtırsan, o şirketlerin gümrük kayıtlarını ana haber bültenlerine kendi ellerimle servis ederim. Şimdi defol."
Victoria'nın yüzündeki bütün kan çekildi. Titreyen dudaklarını birbirine bastırarak Silas'ın eşliğinde odadan fırtına gibi çıkarken, ağır meşe kapı arkalarından sertçe kapandı.
Oda aniden ölümcül bir sessizliğe büründü. Bacaklarımın bağı çözülüyordu. Titreyen ellerimi siyah zarfa doğru uzattım.
"Dokunma," dedi Alistair, masanın etrafından dolaşıp yanıma gelirken. Ancak emrine itaat etmedim. Zarfı hızla yırttığımda, içinden Emma'nın el yazısıyla, kanlı bir peçeteye aceleyle karalanmış altı haneli bir rakam dizisi düştü: 180422.
Gözyaşlarım sonunda yanaklarımdan süzülmeye başladığında, dizlerimin üstüne çökmek üzereydim ama Alistair'in güçlü kolları belime dolanıp beni havada yakaladı. Göğsü sırtıma yaslanmış, çenesi saçlarımın arasına gömülmüştü.
"Nerede o?" diye hıçkırdım, tırnaklarımı onun ceketinin kollarına geçirerek. "Ona ne yaptılar?!"
"Onu bulacağız," diye fısıldadı kulağıma. Sesindeki o yırtıcı sahiplenme, içimdeki korkuyu garip, karanlık bir güvenle bastırıyordu. Beni yavaşça kendine çevirdi; başparmağı yanağımdaki yaşı sertçe silerken gözlerindeki fırtına her şeyi yakıp yıkmaya hazırdı. "Sana söz veriyorum, Clara. Ona dokunan herkesin kanında boğulmasını sağlayacağım."
Bakışlarım onun omuzunun üzerinden, masadaki kanlı peçeteye kaydı. "Peki ama kasanın şifresini nasıl bilebilir? Neden sana bu kodları göndersin?"
Alistair beni yavaşça bıraktı ve peçeteyi parmaklarının arasına aldı. Yüzünde anlaşılmaz, karanlık bir gölge dolaşıyordu. Duvara gömülü, devasa yağlıboya tablonun arkasındaki gizli çelik kasaya doğru yürüdü. Kodları tuş takımına girdiğinde çıkan bip sesleri, kalp atışlarımla ritim tutuyordu.
Kasanın ağır metal kapağı tıslayarak açıldı.
Ona doğru bir adım attım. Kasanın içinde Emma'ya ne olduğuna dair belgeler, paralar ya da dosyalar görmeyi bekliyordum. Ancak içerisi belgelerle değil, yüzlerce, belki binlerce fotoğrafla doluydu.
Nefesim boğazıma tıkandı.
Fotoğrafların hepsi banaydı. Parkta yürürken, eski apartmanımın balkonunda kahve içerken, kız kardeşimle gülümserken... Hatta bu malikaneye hizmetçi olarak girmeden üç yıl önceki o yağmurlu günde, sokağın köşesinde ağlarken.
Beni bu eve geldiğim gün fark etmemişti. Alistair Sterling, yıllardır, her adımımı gölgelerin içinden izliyordu.