Bölüm 2 / 65
Kanlı İtaat
Alistair'in tenimdeki eli, varlığını son bir kez tehlikeli bir şekilde hissettirerek boynumdan aşağı kaydı ve üniformamın yakasını sertçe düzeltti. Hareketi o kadar pürüzsüz ve doğaldı ki, az önceki boğucu gerilimin yerini bir anda soğuk, aşılmaz bir otorite aldı. Yüzündeki o karanlık yırtıcılık saniyesinde silinmiş, yerine o çok iyi bildiği aristokrat maskesi yerleşmişti.
Kış bahçesinin girişinde dikilen Victoria, üzerindeki zümrüt yeşili ipek elbisesi ve kusursuz badem şekilli, jel cilalı manikürlü tırnaklarıyla bir porselen bebek gibiydi. Benim gün boyu temizlikten kurumuş ellerim ve kenarından kırılmış tırnağımla aramızdaki uçurum nefes kesiciydi.
"Sadece yeni hizmetçiye, o nadide bitkilerin yapraklarına nasıl dokunmaması gerektiğini öğretiyordum, Victoria," dedi Alistair. Sesi, az önceki arzulu fısıltıdan tamamen farklı, buz gibi bir nehre benziyordu.
Victoria topuklularını taş zeminde tıkırdatarak yanımıza yaklaştı. Kusursuz kaşlarından biri hafifçe kalkmıştı. "Umarım öğrenmiştir," dedi, bana bakmaya bile tenezzül etmeden. "Hizmetçilerin sınırlarını bilmemesi son zamanlarda bu evde can sıkıcı bir alışkanlık haline geldi."
"Öğrendim, efendim," diyebildim. Sesimin titrememesi için bütün irademi kullanıyordum. Arkamda sakladığım elim zangır zangır titriyor, avucumun içine hapsettiğim o kalın fotoğraf kağıdının kenarları tenime batıyordu.
Alistair'in bakışları bir saniyeliğine gözlerimi buldu. O tek saniyelik bakışta, az önceki yalanının bir koruma değil, bir erteleme olduğunu açıkça gördüm. İşimiz henüz bitmedi, diyordu o dipsiz siyah gözler. Başımı eğip aceleyle kış bahçesinden çıkarken, aldığım her nefes ciğerlerimi yakıyordu.
Çatı katındaki dar ve havasız hizmetçi odama kendimi attığımda, kapıyı kilitledim ve sırtımı soğuk ahşaba yaslayarak yere çöktüm. Titreyen parmaklarımı açıp buruşmuş fotoğrafa baktım. Kalbim göğüs kafesimi kıracakmış gibi çarpıyordu. Yıllar önce çekilmiş bu karede, kız kardeşim Emma gülümsüyordu; ancak yüzünün yarısını kaplayan o kurumuş kan lekesi, gülüşünü dehşet verici bir kabusa çevirmişti.
Fotoğrafı ters çevirdim. Arka yüzünde, aceleyle karalanmış ve yarısı silinmiş bir not vardı. Soluk mürekkebin izlerini şifre çözer gibi okumaya çalıştım:
Tarnawatka... 14 Kasım.
Nefesim kesildi. Polonya'nın sınırlarına yakın, kendi halinde o küçük kasaba... Emma'nın bana gönderdiği son mesajda bahsettiği, üzerinden aylar geçmesine rağmen aklımdan çıkmayan o karanlık adres. Alistair Sterling'in özel defterinde bu fotoğrafın ne işi vardı? Emma o kasabada ne bulmuştu ve en önemlisi, bu acımasız milyarder onun nerede olduğunu biliyor muydu?
Cevapların o siyah deri defterde gizli olduğunu biliyordum.
Gece yarısını çoktan geçmiş, malikane derin, ölümcül bir sessizliğe gömülmüştü. Üzerime ince bir hırka geçirip odamdan çıktım. Ahşap merdivenleri bir hayalet gibi inerken, her gölgenin beni izlediğini hissediyordum. Kütüphanenin ağır kapısını sessizce aralayıp kış bahçesine süzüldüm. Siyah orkideler, ay ışığının altında adeta nefes alıyor gibiydi.
Hızla orkide saksılarının olduğu köşeye adımladım. Elim direkt olarak o siyah defterin durduğu noktaya uzandı.
Boşluk. Defter orada değildi.
Panikle etrafıma bakınırken, kütüphanenin çift kanatlı kapısı ağır ve metalik bir tık sesiyle arkamdan kilitlendi. Karanlığın içinden, derinden gelen, yavaş bir alkış sesi yükseldi. Deri koltuklardan birinde, elinde yarım kadeh konyakla oturan silueti o an fark ettim.
"O aptal fotoğrafı çaldığında," dedi Alistair, sesi gecenin sessizliğini bıçak gibi keserek. "Bu gece buraya geri dönmeni bekliyordum."
Bardağı masaya bıraktı ve ayağa kalktı. Karanlığın içinden üzerime doğru bir avcı gibi adımlarken, kaçacak hiçbir yerim yoktu. Sırtım kış bahçesinin soğuk camlarına çarpana kadar geri gittim. Tam önümde durduğunda, iki elini de başımın iki yanına, cama yasladı. Vücudunun sıcaklığı, aramızdaki o ince üniformaya rağmen tenimi yakıyordu.
"Ama bilmediğin bir şey var," diye fısıldadı, dudakları neredeyse kulağıma değiyordu. "Benim evimde benden bir şey çalmanın bedeli, sandığından çok daha ağırdır... Clara Hayes."
Gerçek soyadımı dudaklarından duyduğum an, bütün kanım dondu. Sahte kimliğimi ve bu eve neden girdiğimi, en başından beri biliyordu.