Bölüm 2 / 45
Altın Kelepçe
Güneş'in sokağındaki o siyah araç, ekranda duran bir ölüm ilanı gibiydi. Burak’ın telefonu kapatıp ceketinin cebine koyarken yüzünde beliren o belli belirsiz memnuniyet, damarlarımdaki kanı çekip yerine buzlu su doldurmuştu. Titreyen ellerimi yumruk yaparak yanıma indirdim. Bir sanatçıydım ben; çamuru şekillendiren, kırıkları onaran ellerim vardı. Şimdi ise o eller, kız kardeşimin hayatı üzerine kurulu bir pazarlığın tam ortasındaydı.
"Onu rahat bırak," dedim, sesim atölyenin rutubetli duvarlarında yankılanırken beklediğimden daha güçlü çıkmıştı. "Defter benim zihnimde. Ben nereye istersen gelirim ama o araba o sokaktan gidecek."
Burak, aramızdaki o son bir adımlık mesafeyi de kapattı. Boyu benden çok uzundu; üzerime çöken gölgesi nefesimi daraltıyordu. Elini kaldırıp, silahın namlusuyla az önce tehdit ettiği çenemi bu kez parmak uçlarıyla kavradı. Derisi sıcaktı ama dokunuşu bir yırtıcının pençesi kadar sert ve sahipleniciydi.
"Pazarlık yapmıyoruz Asya," diye fısıldadı. Sesi, gecenin karanlığında kaybolan bir fırtına gibi derinden geliyordu. "Sen sadece teslim oluyorsun. Şartları ben koyarım, sen ise sadece hayatta kalmaya çalışırsın."
Beni sertçe kapıya doğru yönlendirdi. Atölyemden, sığınağımdan, hayatımdan zorla koparılıyordum. Yağmur dışarıda şiddetini artırmıştı; sokağın başında bekleyen zırhlı Mercedes'in farları, Balat'ın eski ve yorgun taşlarını bembeyaz bir ışıkla yıkıyordu. Kapıdaki korumalardan biri ben yaklaştığımda arka kapıyı açtı. Burak, kolumu bırakmadan beni içeriye adeta itti ve hemen yanıma oturdu.
Arabanın içindeki o ağır deri ve lüks parfüm kokusu, dışarıdaki çamur ve barut kokusuyla zıtlık içindeydi. Araç hareket ettiğinde, dikiz aynasından atölyemin tabelasının uzaklaşmasını izledim. "Atölyem..." diye mırıldandım istemsizce. "Oraya ne olacak?"
Burak, camdan dışarıdaki akıp giden İstanbul ışıklarını izliyordu. Profilinden bakıldığında çene hattı bir bıçak kadar keskin görünüyordu. "Artık senin için bir atölye yok. Sadece benim belirlediğim sınırlar var. Eğer zihnindekiler işime yararsa, belki bir gün o fırını tekrar yakmana izin veririm."
Araba, şehrin kaotik trafiğinden sıyrılıp ormanlık bir yola saptığında nereye gittiğimizi anlamıştım. Burak Markov’un —hayır, sadece Burak’ın— İstanbul’un eteklerindeki o meşhur, kale gibi korunan malikanesine gidiyorduk. Hakkında anlatılan şehir efsaneleri doğruysa, oraya girenlerin çoğu bir daha güneş yüzü görmezdi.
Yol boyunca tek bir kelime bile etmedi. Ama varlığı, arabanın içindeki havayı o kadar yoğunlaştırıyordu ki, sanki her nefes alışımda ciğerlerime onun otoritesini çekiyordum. Bir ara göz ucuyla yan profilini süzdüm. Kirpikleri, o buz gibi gözlerinin üzerine gölge düşürüyordu. Elini vitesin yanındaki boşluğa koymuştu; uzun, boğumlu parmakları direksiyonu değil, sanki birinin boğazını sıkmaya hazır gibi duruyordu.
Malikanenin devasa demir kapıları gıcırdayarak açıldı. Bahçedeki fenerlerin loş ışığı, her köşe başında bekleyen silahlı adamları seçmeme yetiyordu. Araç durduğunda koruma kapımı açtı ama Burak benden önce davranıp bileğimden kavrayarak beni dışarı çıkardı.
"Burası senin yeni dünyasın," dedi, görkemli taş binayı işaret ederek. "Burada kurallar basit: Ben ne dersem o olur. Soru sormak yok, izinsiz hareket etmek yok. Ve en önemlisi... yalan söylemek yok."
Beni evin içine, yüksek tavanlı ve loş ışıklı devasa bir salona soktu. Duvarlarda paha biçilemez tablolar, yerlerde el dokuması halılar vardı ama her şey bir müze kadar soğuk ve ruhsuzdu. Burak, korumalardan birine dönüp kısa bir emir verdi: "Onu üst kattaki odaya götürün. Kapısında iki kişi beklesin. Yarın sabah erkenden 'misafirimle' ilk toplantımızı yapacağız."
Merdivenlere doğru yönlendirilirken son bir kez arkama baktım. Burak, salonun ortasında durmuş, ceketini çıkarırken bana bakıyordu. Gözlerinde ne nefret ne de merhamet vardı; sadece saf, karanlık bir merak.
Odaya girdiğimde kapı arkamdan kilitlendi. Geniş, lüks bir yatak, kadife perdeler ve muazzam bir manzara... Ama burası bir oda değil, altın varaklı bir kafesti. Pencereye koştum, açmaya çalıştım ama kilitliydi. Camın kalınlığı, buradan atlamanın imkansız olduğunu fısıldıyordu.
Yatağın üzerine çöktüm. Zihnimdeki o defter, şimdi hem kalkanım hem de celladımdı. Güneş’i düşünmeye çalıştım; Polonya’daki yurdunda hiçbir şeyden habersiz uyuyor olmalıydı. Onun masumiyeti için bu karanlığa katlanmak zorundaydım.
Gecenin bir yarısı, kapının kilidinin yavaşça açıldığını duydum. Yataktan sıçrayarak doğruldum. Burak, elinde iki kadeh ve bir şişe içkiyle içeri girdi. Ceketini çıkarmış, gömleğinin ilk iki düğmesini açmıştı. Adımları bir aslanınki kadar sessiz ve tehlikeliydi.
Kadehleri masaya bıraktı, birini bana uzattı. "Uyumadığını biliyordum," dedi, sesi odayı dolduran sessizliği bir bıçak gibi yırtarak.
"Beni buraya hapsettin, karşılıklı içki mi içeceğiz?" dedim, kadehi almayarak.
Burak hafifçe güldü, bu kez sesi daha boğuk, daha yakından geliyordu. Kadehi masaya bıraktı ve üzerime doğru yürümeye başladı. Ben geri kaçtıkça o üzerime geliyordu, sonunda sırtım yatak başlığına çarptı. Kaçacak yerim kalmamıştı.
Ellerini yatağın iki yanına dayayıp üzerime eğildi. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözbebeklerinin titreyişini görebiliyordum. "Zihnindeki o isimleri tek tek alacağım Asya," diye fısıldadı, nefesi dudaklarıma değerken. "Ama önce... o hırçın ruhunu nasıl ehlileştireceğime karar vermem gerekiyor."
Eli yavaşça yüzüme yükseldi, parmak boğumu yanağımı sert ama bir o kadar da yakıcı bir yavaşlıkla okşadı. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine atıyordu. Bu sadece korku değildi; iliklerime kadar işleyen, nefretle karışık, tarif edilemez bir çekimdi.
"Benden ne istiyorsun?" diye fısıldadım, sesim titrememe engel olamayarak.
Burak’ın gözleri bir anlığına dudaklarıma kaydı, ardından tekrar gözlerime kilitlendi. "Şu an için," dedi sesi iyice kısılarak. "Sadece bu kadar yakınımdayken bile benden ne kadar nefret ettiğini görmek istiyorum."
Tam o sırada dışarıdan gelen bir patlama sesi ve ardından duyulan sirenler, aramızdaki o gerilimli sessizliği paramparça etti. Burak hızla benden uzaklaşıp pencereye yöneldi. Yüzündeki o soğukkanlı maske anında geri gelmişti.
"Görünüşe göre," dedi dişlerinin arasından. "Düşmanların zihnindeki bilgilere benden daha çok ihtiyacı var."
Kapıya yöneldi, tam çıkmadan önce durdu ve bana döndü. "Buradan çıkma. Eğer çıkarsan, dışarıdakiler seni benim kadar nazik karşılamaz."
Kapı üzerime tekrar kilitlendiğinde, dışarıdaki çatışma sesleri yükselmeye başlamıştı. Koridorlarda koşan ayak sesleri, patlayan silahlar... Ve ben, bu karanlık kalenin ortasında, kimin dost kimin düşman olduğunu bilmeden yapayalnızdım.