Bölüm 3 / 45
Kanlı Sığınak
Dışarıdaki cehennem, saniyeler içinde malikanenin içine taşınmıştı.
Silah sesleri artık bahçeden değil, hemen alt kattaki mermer zeminlerden sekiyordu. Kapımın altından sızan keskin barut ve kan kokusu, midemi bulandıracak kadar yoğundu. Odanın ortasında, nefesimi tutmuş bekliyordum. Az önce Burak'ın bıraktığı yarım kadeh içki masanın üzerinde titriyordu; malikanenin duvarları sarsıldıkça kristal camdan tiz bir çınlama yükseliyordu.
Kaçmalı mıydım? Pencere kilitliydi. Kapı ise ardına kadar tehlikeye açılan tek yoldu.
Derken, koridordaki ayak sesleri değişti. Burak'ın o ölçülü, yırtıcı adımlarına benzemiyordu. Ağır, aceleci ve kaotik bot sesleri kapımın hemen önünde durdu. Tokmağın zorlandığını duydum. Ardından kulakları sağır eden bir patlama sesiyle kilidin olduğu ahşap kısım paramparça oldu.
Kapı tekmeyle açıldığında, eşikte yüzü kar maskeli, elinde ağır namlulu bir tüfek tutan iri yarı bir adam belirdi. Gözleri odayı taradı ve köşede, gölgelerin arasına sinmiş olan beni buldu.
"Kızı buldum!" diye bağırdı koridora doğru. "Canlı istiyorlar, incitmeyin."
Adam üzerime doğru bir adım attığında, düşünmeye vaktim yoktu. Bedenim tamamen hayatta kalma içgüdüsüyle hareket etti. Masanın üzerindeki ağır, kristal viski şişesini kavradığım gibi tüm gücümle yüzüne doğru savurdum. Şişe, adamın şakağında tiz bir çatlamayla patlarken kehribar rengi sıvı ve cam kırıkları havaya saçıldı.
Adam acı bir küfür savurarak geriye sendeledi ama düşmedi. İri ellerinden biri öfkeyle ileri atılıp ayak bileğimi kavradı. Beni halının üzerinde sürükleyerek kapıya doğru çekerken, tırnaklarımı parkelere geçirerek çığlık atmamak için dudaklarımı ısırdım.
Tam o anda, koridoru aydınlatan iki kör edici namlu alevi parladı.
Bileğimi sıkan el anında gevşedi ve adamın ağır bedeni cansız bir yığın halinde üzerime yığıldı.
Nefes nefese, üzerimdeki cesedi iterek geri çekildim. Kapı eşiğinde, silahından hala ince bir duman tüten Burak duruyordu.
Az önceki kusursuz görüntüsünden eser yoktu. Siyah ceketini bir kenara atmıştı. Beyaz gömleğinin sol omuzu tamamen kızıla boyanmıştı ve kumaş tenine yapışmıştı. Gözlerindeki karanlık ise artık sadece öfke değil, saf bir cinnet barındırıyordu.
Silahını indirip hızla yanıma geldi. Beni yerden kaldırırken hareketleri hiç de nazik değildi; parmakları kollarımı mengene gibi sıkıyordu.
"Sana bu odadan çıkmamanı söylemiştim!" Sesi, patlayan silahlardan daha gürültülü yankılanıyordu.
"Çıkmadım!" diye bağırdım, korkunun yerini alan ani bir öfkeyle. Adrenalin damarlarımı yakıyordu. "Kapıyı kırdılar! Adamların nerede?"
Burak cevap vermedi. Bileğimi kavradığı gibi beni koridora doğru sürüklemeye başladı. Etraf tam bir savaş alanıydı. Yerde yatan bedenlere bakmamaya çalışarak onun geniş adımlarına ayak uydurmaya çabaladım. Sol kolundan süzülen kan, parmak uçlarından damlayarak mermer zeminde kırmızı izler bırakıyordu.
"Nereye gidiyoruz?" Sesim titriyordu.
Beni devasa kütüphanenin olduğu odaya soktu. Duvarı boydan boya kaplayan kitaplıkların önüne geldiğinde, kanlı eliyle raftaki belirli bir kitabı geriye doğru itti. Beklenmedik bir mekanizma sesi duyuldu ve ağır ahşap kitaplık ikiye ayrılarak karanlık, dar bir geçit ortaya çıkardı.
"İçeri gir," diye emretti, beni soğuk çelik kapıdan içeri iterken. Kendi de arkamdan girip içerideki bir düğmeye bastı.
Kapı, dışarıdaki tüm cehennemi geride bırakarak vakumlu, tok bir sesle kapandı. Klostrofobik, zifiri karanlık bir alanın içine hapsolmuştuk. Tavandaki loş kırmızı acil durum ışıkları devreye girdiğinde, buranın sığınak benzeri dar bir panik odası olduğunu anladım.
Alan o kadar küçüktü ki, sırtım soğuk metal duvara yaslanmışken Burak'ın göğsü neredeyse benimkine değiyordu. Sık, ağır nefesleri karanlıkta yankılanıyordu. Lüks parfümünün kokusu, şimdi yoğun bir metalik kan kokusuyla birbirine karışmıştı.
Gözlerim karanlığa alışmaya başladığında, sol kolunu tuttuğunu gördüm.
"Vurulmuşsun," diye fısıldadım. Çamuru şekillendirmeye alışkın parmaklarım, istemsizce ona doğru uzandı.
"Sıyırdı." Sesi kesik kesikti. Elimi havada yakaladı. Bileğimi tutuşu sımsıkıydı ama bu kez canımı yakmıyordu. Gözleri, loş kırmızı ışıkta bile tehlikeli bir ateşle parlıyordu. "Bana dokunma."
Kelimeleri sertti ama beni itmedi. Aksine, bileğimi tutan eli hafifçe tenime sürtünerek orada asılı kaldı. Bedeninden yayılan ısı, bulunduğumuz dar alanın havasını tüketiyordu. Göğüs kafesinin inip kalkışını, aramızdaki o birkaç milimetrelik mesafeden bile hissedebiliyordum.
"Bu ev bir kale," dedi, sesi birden ölümcül bir fısıltıya dönüştü. "İçeriden biri güvenlik kodlarını iptal etmeden o kapıdan içeri bir karınca bile giremezdi."
Gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Nefesi yüzüme çarpıyordu. "Kim için çalışıyorsun Asya? O adamlar defteri senin kafanın içinden söküp almak için kimin emriyle geldiler?"
Önce bir şaşkınlık dalgası bedenimden geçti, sonra yerini karanlık, acımasız bir gerçeğin aydınlığına bıraktı. Zihnimdeki defterin sayfaları gözlerimin önünde belirdi. Sütunlar, hesaplar ve o isim...
Hafifçe gülümsedim. Bu, zafer kazanmış birinin değil, uçurumdan atlamadan hemen önce celladına bakan birinin gülümsemesiydi.
"Benden şüphelenmekte haklısın," diye fısıldadım, başımı hafifçe dikleştirerek yüzümü onun yüzüne bir santim daha yaklaştırdım. "Ama yanlış düşmanı arıyorsun. Güvenlik şefinin adı ne?"
Burak'ın çenesi kasıldı. Gözlerindeki şüphe, yerini yavaş yavaş tehlikeli bir dikkate bıraktı. "Kartal."
Dudaklarımdaki gülümseme büyüdü. "Kartal öleli çok oldu, Burak. Defterde... senin bu aşılamaz kalene giren o truva atının, senin en yakınının gerçek adı yazıyor."
Burak'ın nefesi bir an için kesildi. Eli bileğimden kayıp, parmakları boynumun kenarına, nabzımın attığı yere yerleşti. Artık beni tutmuyor, adeta tenimden o ismi okumaya çalışıyordu.
"Söyle bana," diye tısladı, aramızdaki o son milimetreyi de kapatarak. "O isim kim?"