MyStoryBölüm 5 / 45

Bölüm 5 / 45

Yeraltındaki Ateş

Burak elindeki siyah, ağır anahtarı metal zemindeki minik bir yarığa sokup çevirdiğinde, ayaklarımızın altındaki ızgara büyük bir sarsıntıyla ikiye ayrıldı.

Aşağıya, zifiri karanlığa doğru inen dar, paslı bir spiral merdiven ortaya çıkmıştı.

Sığınağın içindeki oksijen artık iyice tükenmişti; her nefes alışımda ciğerlerime cam kırıkları batıyor gibi hissediyordum. Burak, kan kaybeden bedeniyle merdivenlere doğru ilk adımı attığında hafifçe sendeledi. Düşünmeme fırsat kalmadan kollarımı beline doladım. Omuzlarındaki ağırlığın bir kısmını kendi üzerime çektim.

"Kolunu boynuma dola," dedim, nefes nefese.

"Seni ezerim," diye mırıldandı, sesi karanlıkta boğuk ve hırıltılı çıkıyordu.

"Çamur yoğuran ellere sahibim Burak. Sandığından daha dayanıklıyım."

İtiraz etmedi. Kolunu boynuma doladığında, devasa bedeni neredeyse tamamen bana yaslandı. Birlikte o dar, sonsuz gibi gelen merdivenlerden inmeye başladık. Her basamakta sıcak nefesi boynuma çarpıyor, terlemiş teninin kokusu başımı döndürüyordu. Aramızdaki o tehlikeli, görünmez duvar, bu karanlık tünelde yerini zorunlu ama kışkırtıcı bir yakınlığa bırakmıştı.

Dakikalar süren inişin ardından, merdivenler geniş, taş duvarlı bir mahzende son buldu. Burası, malikanenin haritalarında bile olmayan eski bir kaçakçılık tüneli, tozlu ve rutubetli bir yer altı odasıydı. Sadece pilli, soluk bir kamp lambası mekanı aydınlatıyordu.

Burak'ı odanın ortasındaki eski, deri bir kanepeye doğru yönlendirdim. Bedeni kanepeye yığıldığında, derin bir inleme dudaklarından döküldü. Yüzü bembeyaz olmuştu.

"Gömleğini tamamen çıkarman gerek," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Omuzundaki kumaş yaraya yapışıyor. Kanı durdurmalıyız."

Cevap vermedi, sadece gözlerini gözlerime dikti. O loş, sarımtırak ışıkta bile bakışlarındaki yoğunluk tenimi yakıyordu. Ellerim titreyerek yakasına gitti. Kumaşı usulca omuzlarından sıyırdığımda, kusursuz hatlara sahip göğsü ve karnındaki eski yara izleri ortaya çıktı. Kırık bir seramiğin yüzeyindeki derin çatlaklar gibiydiler; acımasız bir geçmişin tenine kazınmış haritası.

Temiz bir bez bulmak için etrafa bakınırken, ani bir hareketle bileğimi yakaladı. Beklenmedik bir güçle beni kendine doğru çekti. Dengesizliğim yüzünden dizlerimin üzerine, tam onun bacaklarının arasına düştüm.

"Burak..." Nefesim dudaklarımda asılı kaldı.

"Bana dokunurken ellerin titriyordu," diye fısıldadı. Boşta kalan eli yüzüme doğru uzandı. İri, sıcak parmakları çenemi kavrayıp başımı yukarı kaldırdı. "Benden mi korkuyorsun, Asya? Yoksa içindeki o engellemeye çalıştığın ateşten mi?"

Aramızda hiçbir mesafe kalmamıştı. Yukarıdaki dünyada ihanet, kan ve ölüm vardı ama bu yeraltı mahzeninde sadece ikimiz, çaresizlik ve günahkar bir arzu kalmıştı.

"Senden korkmuyorum," diye fısıldadım, gözlerimi dudaklarından alamayarak.

"Korkmalısın."

Bu tek kelimenin ardından, çenemi tutan eli enenseme kaydı ve dudaklarını vahşi bir açlıkla dudaklarıma bastırdı.

Bu bir öpüşme değildi; bu bir çarpışmaydı. Tüm o bastırılmış öfke, ihanetin acısı ve ölüm korkusu, bu tek dokunuşla infilak etti. Dudakları dudaklarımı eziyor, beni kendine daha da sert çekiyordu. Ağzının içindeki o isli viski ve kan tadı, aklımı başımdan aldı. İtiraz etmek bir yana, ellerim istemsizce onun çıplak göğsüne tutundu. Teninin ateş gibi yanan sıcaklığı avuçlarımı kavuruyordu. Parmaklarım boynuna, oradan da terli saçlarına karıştığında Burak boğuk bir ses çıkararak beni kucağına, tamamen kendi üzerine çekti.

Eli sırtımda aşağı doğru kayıp belimi sıkıca kavradı, diğer eli bacağımın açıkta kalan tenini okşuyordu. Her dokunuşu, bedenimde elektrik akımları yaratıyordu. Nefessiz kalana kadar öpüştük. Dünyanın sonu gelmişti ve biz o kıyametin ortasında, birbirimizin teninde yanarak kül olmayı seçmiştik.

Dudakları boynuma doğru indiğinde, başımı geriye atıp sessizce inledim. "Burak..."

Tam o an. Tüm o ateşin, şehvetin ve sınırların tamamen yıkılacağı o son saniyenin tam ortasında...

Mahzenin karanlık duvarında asılı duran devasa güvenlik monitörlerinden biri, kulakları sağır eden tiz bir parazit sesiyle aniden aydınlandı.

İkimiz de kaskatı kesildik. Nefes nefese, birbirimizin tenine yapışmış halde başımızı ekrana çevirdik.

Ekranda, Tomaszów Lubelski'nin o tanıdık, yağmurlu sokağı yoktu. Kamera doğrudan Güneş'in odasının içindeydi. Kız kardeşim yatağında uyuyordu ve yatağının hemen başucunda, yüzü maskeli, elinde parlayan bir bıçak tutan bir adam duruyordu.

"O kadar kolay kaçabileceğinizi mi sandınız?"

Demir'in zehir gibi sesi, mahzenin soğuk duvarlarında yankılandı.

"Cennetten kovuldun kardeşim. Ve yanındaki o küçük seramikçinin kardeşi de..." Ekranda maskeli adam bıçağını Güneş'in boğazına doğru yaklaştırdı. "...tam şu an, sizin için cehenneme önden gidiyor."

Uygulamada reklamsız oku