Bölüm 4 / 45
Kan Bağı
Boynumdaki parmakları, nabzımın çılgınca atışını hissediyordu. Kırmızı acil durum ışığı, Burak’ın yüzündeki o sarsılmaz maskenin paramparça oluşunu aydınlatıyordu. Gözlerindeki karanlık girdap, tek bir kelime duymak için aç bir uçurum gibiydi.
"Demir," diye fısıldadım. Kelime dudaklarımdan döküldüğü an, o daracık odadaki tüm oksijen emilmiş gibi oldu. "Sağ kolun. Her gölgeni paylaştığın adam. Defterdeki isim oydu, Burak. Babanın yıllar önce kurduğu o kusursuz düzene ihanet eden, Kartal isminin ardına saklanan kişi Demir'den başkası değil."
Burak’ın parmakları boynumda kasıldı. Nefesini tuttuğunu hissettim. Bir an için beni oracıkta, o çelik duvarların arasında boğacağını sandım. Ama beklediğim öfke patlaması gelmedi. Aksine, yüzüne öylesine soğuk, öylesine ölü bir ifade yerleşti ki, bu tepki bağırıp çağırmasından çok daha ürkütücüydü.
Elini boynumdan yavaşça çekti ve geriye doğru bir adım attı. Sırtı sığınağın soğuk metal duvarına çarptığında, dudaklarından boğuk bir inleme kaçtı. Sol omzundaki yara, az önceki ani hareketleriyle daha da açılmıştı. Beyaz gömleği artık tamamen kızıla bulanmıştı ve kan, parmak uçlarından süzülerek zemindeki ızgaraya damlıyordu.
"Yalan söylüyorsun," dedi, sesi fısıltıdan halliceydi ama içinde yankılanan o keskin tehlike tüylerimi ürpertti. "Demir benimle büyüdü. Benim kanım."
"Kan bağının yeraltı dünyasında hiçbir değeri olmadığını benden daha iyi biliyorsun," diyerek üzerine doğru bir adım attım. Korkmuyordum. Kendi ölüm fermanımı imzalamış olabilirdim ama en azından ipler artık benim elimdeydi. "Eğer dışarıdaki adamlar buraya o kadar kolay sızabildiyse, güvenlik şifrelerini kimin bildiğini düşün Burak. Sistemin arka kapısını kim açık bıraktı?"
Gözlerini kapattı. Çene kasları seğiriyordu. Zihninde parçaları birleştirdiğini görebiliyordum. Ve parçalar birleştikçe, o yenilmez mafya liderinin etrafına ördüğü duvarlar çatlıyordu.
Gözlerini aniden açtığında, dizlerinin üzerine çöktü. Kan kaybı onu hızla zayıflatıyordu. Yerdeki kan birikintisi büyürken, içimdeki o tuhaf, karşı konulamaz dürtüye engel olamadım. Kendimi bir anda onun hizasında, soğuk metal zeminde diz çökmüş halde buldum.
Üzerimdeki gri kazağın etek kısmını ellerimle kavrayıp tek bir sert hamlede yırttım.
Burak'ın gözleri anında yırtılan kumaştan açıkta kalan belime, oradan da yüzüme kaydı. Acı çekmesine rağmen bakışlarındaki o koyu, vahşi açlık bir saniyeliğine geri dönmüştü.
"Ne yapıyorsun?" diye sordu dişlerinin arasından.
"Kanamanı durduruyorum," diyerek kopardığım kumaş parçasını katladım. "Eğer ölürsen, bu odadan asla çıkamam. Demir beni bulduğunda yaşatmaz."
Ellerim titreyerek kanlı gömleğinin yakasını kavradı ve düğmelerini hızla açtım. Kumaşı omzundan sıyırırken, sıcak ve terli teniyle doğrudan temas ettim. Parmak uçlarım kaslı göğsüne değdiğinde, ikimiz de aynı anda irkildik. Tenindeki elektrik, bir kıvılcım gibi parmaklarımdan bütün koluma yayıldı.
Kumaş parçasını açık yaranın üzerine sertçe bastırdığımda, Burak derin, hırıltılı bir nefes alıp başını geriye, çelik duvara yasladı.
Aramızda hiçbir mesafe kalmamıştı. Göğsü, her nefes alışında ellerime doğru yükselip alçalıyordu. Yüzü yüzümün hemen altındaydı. Gözleri yarı açıktı, siyah kirpikleri elmacık kemiklerine gölge düşürüyordu. O kadar yakındık ki, burnuma dolan o tütün, barut ve kan kokusu zihnimi uyuşturmaya başlamıştı.
"Beni hayatta tutmak için o elleri kirletiyorsun, Asya," diye mırıldandı, sesi odanın içindeki loş kırmızı ışık kadar ağırdı. Sağ elini yavaşça kaldırıp, yaraya bastıran ellerimin üzerine koydu. Parmakları benimkilerin arasından kaydı, avuç içimi sımsıkı kavradı. "Ama bu kapıdan çıktığımızda, ikimiz de bu kanın içine gömüleceğiz."
Tam o anda, başımızın üzerindeki hoparlörden tiz bir cızırtı yükseldi. Sığınağın interkom sistemi açılmıştı.
İkimiz de donup kaldık.
"Burak?"
Odanın içinde yankılanan ses, Demir'e aitti. Sesi soğuk, mekanik ve zerre kadar endişe barındırmıyordu.
Burak'ın ellerimin altındaki bedeni bir yay gibi gerildi. Gözleri fal taşı gibi açıldı, içlerindeki o son şüphe kırıntısı da yerini saf, katıksız bir nefrete bıraktı. Haklı olduğumu artık o da biliyordu.
"Kameralar kapalı," diye devam etti Demir, interkomdan süzülen zehirli sesiyle. "Panik odasına kilitlendiğini biliyorum kardeşim. Dışarıdaki adamlar temizlendi ama ne yazık ki... bir çatışma esnasında sığınağın havalandırma sistemi isabet almış."
Demir'in sözleriyle eşzamanlı olarak, tavandaki metal ızgaralardan tok bir kapanma sesi geldi. Oksijen akışı tamamen kesilmişti.
"Seni o odadan çıkaramayacağız. İçerideki hava sana ancak yirmi dakika yeter. Senin adına imparatorluğu ben yöneteceğim. Rahat uyu."
İnterkom kapanmadan hemen önce, dışarıdan gelen boğuk bir gülüş sesi duyuldu. Ve sonra, mutlak sessizlik.
Sığınağın içindeki hava, saniyeler içinde ağırlaşmaya başladı. Kırmızı ışık panik yaratırcasına yanıp sönüyordu. Burak, yarasına bastıran ellerimi kendi elleriyle itip yavaşça ayağa kalktı. Yüzünde artık acı yoktu. Orada sadece, yoluna çıkan her şeyi küle çevirecek bir intikam ateşi yanıyordu.
Gözlerini bana çevirdi. Bakışları, boğulmak üzere olduğumuz bu çelik tabutun içindeki tek çıkış yolunu arar gibiydi. Duvara doğru yürüdü, elini kana bulanmış gömleğinin cebine attı ve ağır, siyah bir anahtar çıkardı.
"Demir bir şeyi unuttu," dedi, sesi duvarlara çarpıp bana geri dönerken. Zemin, ayaklarımızın altında hafifçe titremeye başlamıştı. "Şeytanın her zaman cehenneme inen gizli bir merdiveni vardır."