Bölüm 2 / 40
Bölüm 2: Küçük Yalanlar
Emir fincanı sabah, Nehir duştayken, kâğıdına sarıp çantasına koydu. Neden aldığını kendine sorsaydı bir cevap bulurdu muhakkak; ofisteki kahve makinesinin plastik bardakları, Nehir'in emeği, onun bunu görünce sevineceği. Ama sormadı. Bazı hareketler soru sorulmadan yapılmalıydı, yoksa hiç yapılmazdı.
Bayraklı'daki kulenin on dokuzuncu katına çıkarken asansörde yalnızdı. Aynalı duvarda kendine baktı: tıraş olmuştu, gömleği ütülüydü, kravatını Nehir'in iki yıl önce aldığı lacivert olandan seçmişti. Gözlerinin altında morluk yoktu. Uykusuz bir adam gibi görünmüyordu. Bunu bir başarı gibi kaydetti ve kaydettiği için içi sızladı.
Karahan Yapı'nın tabelası resepsiyonun arkasında, pirinç harflerle duruyordu. Babası o harfleri Karşıyaka'daki ilk ofislerinden söküp her taşınmada yanında getirmişti; harflerden biri, ikinci A, bir kere düşüp ezilmişti ve babası onu yenisiyle değiştirmek yerine bir ustaya düzelttirmişti. Bakan kimse fark etmezdi ama Emir her sabah o A'ya bakardı. Biraz eğikti. Necdet Karahan'ın hayatta bıraktığı eğik şeylerden biriydi.
“Günaydın Emir Bey.” Sekreter Gülay Hanım bilgisayarının başından başını kaldırdı. “Tarık Bey içeride bekliyor. Bankadan da aradılar, Ziraat'ten değil, öbüründen. Öğleden önce dönmenizi rica ettiler.”
“Tamam.”
“Bir de... dün yıldönümünüzdü değil mi? Kutlu olsun.”
Emir durdu. “Nereden bildiniz?”
“Takvimde yazıyor,” dedi Gülay Hanım gülümseyerek. “Siz yazmıştınız geçen sene. Çiçek siparişi vermem gerekip gerekmediğini sormuştum, siz unutmayayım diye takvime yazın demiştiniz.”
Emir başını salladı. Takvime bakmamıştı. Takvimdeki hatırlatma dün sabah dokuzda, toplantı arasında, telefonunun ekranında bir saniye yanıp sönmüş, Emir onu kaydırıp kapatmıştı, ne olduğuna bakmadan. Çiçeği akşam benzin istasyonunda hatırlamıştı, Nehir'in mesajını okurken, Tamam kelimesinin yalnızlığını görürken.
“Teşekkürler Gülay Hanım.”
*
Tarık odasında, Emir'in koltuğunda oturuyordu. Ayaklarını masaya uzatmamıştı ama uzatacakmış gibi oturuyordu, gövdesi geriye yaslanmış, bir eli koltuğun kolunda. Tarık Ersoy, babasının ilk ortağı Rıfat Ersoy'un oğluydu; Emir'le aynı yaz sünnet olmuş, aynı yıl askere gitmiş, aynı yıl babalarını kaybetmişlerdi. Rıfat Bey'in hissesi ölümünden sonra oğluna geçmişti ve Tarık ertesi hafta kendine bu odanın karşısındaki odayı, aynı büyüklükte, aynı manzarada döşetmişti.
“Kendi odan yanmadı umarım,” dedi Emir, çantasını masaya koyarken.
Tarık güldü ama kalkmadı. “Seninki daha güneş alıyor. Kış güneşi değerli.” Sonra doğruldu. “Dün akşam iyi miydi?”
“İyiydi.”
“Belediyeden döndükten sonra gidebildin mi eve? Yoksa...”
Emir ona baktı. Tarık'ın yüzünde hiçbir şey yoktu. Bu Tarık'ın en büyük yeteneğiydi: yüzüne ne koymak isterse onu koyabilirdi, ne koymak istemezse o da olmazdı.
“Gittim,” dedi Emir.
“İyi.” Tarık bir dosya uzattı. “Bunu okudun mu? Ruhsat için yeni şartlar. Otopark sayısı. Adam bizi otoparkla boğacak.”
Emir dosyayı aldı, açmadı. Çantasından kâğıda sarılı paketi çıkardı, açtı, fincanı masaya koydu. Lacivert sır pencereden gelen ışıkta derinleşti.
Tarık kaşlarını kaldırdı. “Bu ne?”
“Nehir yapmış.”
“Yıldönümü hediyesi mi?” Tarık eğildi, fincana baktı ama dokunmadı. “Güzel. Şeyde satılanlar gibi, şu Alaçatı'daki dükkânlarda.” Sonra yaslandı. “Sen ne aldın ona?”
Emir cevap vermedi. Tarık da üstelemedi; üstelememesi Emir'e her şeyden daha ağır geldi, sanki Tarık cevabı zaten biliyordu, sanki Tarık her şeyi biliyordu.
Biliyor muydu? Emir bunu sekiz aydır kendine soruyordu ve sekiz aydır cevabı değişiyordu.
*
Bankanın müdür yardımcısı genç bir kadındı, sesi kibar ve hiç kıpırdamayan bir sesti. Karşıyaka projesinin teminatları, aylık taksitin geciken kısmı, kredi komitesinin “endişeleri.” Emir telefonu kulağına dayamış, pencereden körfeze bakıyordu. Körfez gri ve sakindi, bir feribot Karşıyaka'dan Konak'a doğru yavaşça kayıyordu, arkasında beyaz bir iz bırakarak, iz de yavaşça kapanıyordu.
“Nisan sonuna kadar ruhsat çıkmazsa Emir Bey,” dedi kadın, “komite yeniden yapılandırma talebinizi değerlendirmeye almayabilir.”
“Çıkacak.”
“İnşallah.”
Telefonu kapattıktan sonra Emir uzun süre oturdu. Fincana sabah ofisteki makineden kahve doldurmuştu, kahve soğumuştu. Fincanı çevirdi, kulpun dibindeki çizgiye baktı. Gün ışığında daha az görünüyordu. Ya da Emir onu daha az görmek istiyordu.
Telefonu titredi. Ekrana bakmadan kimin olduğunu bildi; bu da sekiz ayın getirdiği bir şeydi, bir titreşimin ritminden, saatin hangi saat olduğundan, kalbinin göğsünde nasıl bir yer değiştirdiğinden.
S.: Dün gece cevap vermedin.
Ardından:
S.: Konuşmamız lazım Emir. Gerçekten lazım.
Emir telefonu ters çevirdi. Sonra düzeltti. Yazmaya başladı, sildi.
Selin'in adını telefonunda bir harfe indirdiği gün aklındaydı. Ağustosun başıydı, Nehir bir akşam yemek yaparken Emir'in telefonu masada açık kalmıştı ve bir mesaj gelmişti, Selin'den, sıradan bir mesaj, model dairenin perdeleriyle ilgili. Nehir ekrana bakmış, “Selin mi? Ne diyor?” demişti, hiç şüphesiz, gülümseyerek, çünkü Selin onun en eski arkadaşıydı ve Selin'in Emir'le iş yapması onun fikriydi zaten. “Perde,” demişti Emir. “Kumaş gecikmiş.” Gece Nehir uyuduktan sonra Emir kalkıp rehberde Selin Ural'ı bulmuş ve adını değiştirmişti. Bir harf. Bir nokta. Bunu yaparken eli titremişti ve o titremeyi Emir hâlâ hatırlıyordu, bir ilk günah gibi değil, bir ilk karar gibi. Çünkü o güne kadar olan şey bir kazaydı, kendine öyle söylüyordu. O gün yaptığı ise kazanın etrafına çit çekmekti.
*
Kaza. Temmuzun on dördüydü.
Narlıdere'deki model dairenin açılışı vardı. Karahan Yapı'nın yıllardır yaptığı en iddialı proje değildi ama en çok emek verdiği projeydi; Emir babasının ölümünden sonra şirketin başına geçtiğinde ilk imzayı bu arsaya atmıştı. Selin iç mimarı olarak gelmişti, Nehir'in önerisiyle. “Selin çok iyidir,” demişti Nehir, “ve şu an işe ihtiyacı var, nişanı bozulunca İstanbul'dan döndü, yeniden başlıyor.” Emir Selin'i yıllardır tanıyordu, düğünlerinde nedimeydi, her bayram Halil Hoca'nın evinde ellerini öpmeye gelirdi. Neşeli, hızlı konuşan, gülerken başını geriye atan bir kadındı. Emir onu hiç öyle düşünmemişti. Gerçekten düşünmemişti.
Ama mart ile temmuz arasında model dairede birlikte geçirdikleri saatler birikmişti. Selin işini iyi yapıyordu, sert değil ama kararlı, ustalarla tartışırken bile güler yüzlü. Emir bir gün, bir duvarın rengi konusunda ondan farklı düşünüp sesini yükselttiğinde Selin ona dönüp “Emir, sen her şeyi babana kanıtlamaya çalışıyorsun, farkında mısın?” demişti. Gülmemişti bunu derken. Ciddi söylemişti, bir gerçeği söyler gibi. Emir o akşam eve dönerken arabada uzun süre motoru kapatıp oturmuştu. Kimse ona bunu söylememişti. Nehir bile. Nehir onun babasıyla ilgili hiçbir şey sormazdı, saygıdan mı, ilgisizlikten mi, Emir hiç anlayamamıştı.
Açılış kokteyli akşam sekizde başlayıp on birde bitmişti. Nehir gelememişti; o hafta bir sergi hazırlığı vardı, sonra da “biraz halsizim” demişti, telefonda, sesi yorgun. Emir üstelememişti. Misafirler gittikten sonra Selin'le boş dairede kalmışlardı, ikram masasından arta kalan şarabı bitirmişlerdi, balkonda, Narlıdere'nin ışıklarına bakarak. Selin ayakkabılarını çıkarmış, çıplak ayaklarını balkon korkuluğuna dayamıştı. Konuşmuşlardı. Babalarından, Selin'in babasının onlar ilkokuldayken bir sabah gidip bir daha dönmemesinden, Emir'in babasının cenazede kimsenin ağlamamasından, insanın ölen birinin arkasından ağlayamamasının nasıl bir şey olduğundan.
Emir'in telefonu ceketinin cebindeydi. Ceket içeride, salonda, yeni getirilmiş kanepenin üstündeydi. Telefon sessizdeydi; kokteyl sırasında kapatmıştı.
Saat birde Selin “Seni bırakayım,” demişti, “içtin, araba kullanma.” Emir kendi arabasını orada bırakmış, Selin'in arabasına binmişti. Selin'in evi Güzelbahçe'deydi, yol üstündeydi, öyle demişti. “Bir kahve iç, ayıl, sonra taksi çağırırım sana.”
Kahve içmemişlerdi.
Sabah altıda Selin'in salonundaki kanepede uyandığında ceketi yerdeydi. Telefonu çıkardı. On dört cevapsız arama. Hepsi Nehir'den. Saat ikiyle dört arası. Bir de bir mesaj, saat dört on üçte: Neredesin?
O an Emir'in hayatında yaşadığı en büyük korku anıydı ve bu korkunun içinde, en dipte, utandığı bir şey vardı: Korkusu Nehir için değildi. Korkusu yakalanmak içindi.
Titreyen elleriyle Nehir'i aradı. Nehir ikinci çalışta açtı. Sesi kısıktı, uzak.
“Nehir? Ne oldu? Bir şey mi oldu? Ben... telefonum sessizdeymiş, model dairede kaldım, Tarık'la, sabaha kadar...”
Yalan kendiliğinden çıkmıştı ağzından, hazır, cilalı.
Hattın öbür ucunda uzun bir sessizlik olmuştu. Sonra Nehir “Bir şey yok,” demişti. “Yanlışlıkla aramışım. Uyurken. Telefon yastığın altında kalmış.”
“On dört kere mi?”
“Öyle olmuş demek ki.” Bir nefes. “Gel eve Emir. Uyuyacağım ben.”
Emir o sabah eve geldiğinde Nehir uyuyordu, ya da uyuyor görünüyordu, yorganı başına kadar çekmiş. Emir duş almış, kıyafetlerini çamaşır makinesine atmış, makineyi çalıştırmıştı. Makinenin dönüşünü dinlerken mutfakta durmuş ve rahatlamıştı. Rahatlamanın kendisinden nefret etmişti ama rahatlamıştı.
O günden sonra Nehir değişmişti. Emir bunu kendi suçunun yansıması sanmıştı önce; suçlu insanın her bakışı ithamla dolu görmesi gibi. Ama değişim gerçekti. Nehir atölyede daha çok kalıyor, eve geç geliyor, geldiğinde az konuşuyordu. Emir ona dokunduğunda geri çekilmiyordu ama karşılık da vermiyordu, bir eşyanın dokunulmaya razı olması gibi. Bir akşam Emir sormuştu, “Bir şey mi oldu Nehir? Bana kızgın mısın?” Nehir “Hayır,” demişti, bakmadan. “Yorgunum sadece.”
Ve Emir, bu soğukluğun içinde, kendi yaptığını açıklayan bir gerekçe bulmuştu. Kötü bir gerekçe olduğunu biliyordu. Ama insan ihtiyacı olduğu zaman kötü gerekçelerle de idare ediyordu. Evde kimse ona bakmıyordu, kimse onu görmüyordu; Selin görüyordu. Selin ona babasını soruyordu, korkularını soruyordu, “Bugün nasıl geçti?” diye sorup cevabı gerçekten dinliyordu. Bunun bir aşk olmadığını Emir biliyordu. Belki Selin için de değildi. Ama bir sığınaktı, kötü, rutubetli, tavanından su sızan bir sığınak, yine de çatısı vardı.
Ağustosta harfi değiştirmişti. Eylülde Güzelbahçe'ye haftada iki akşam gitmeye başlamıştı. Ekimde Nehir'in doğum gününü Selin'le birlikte organize etmişlerdi, Halil Hoca'nın evinde, ve Emir o akşam Selin'in Nehir'e sarılıp “Seni çok seviyorum biliyor musun, sen benim kız kardeşimsin,” dediğini duymuştu. O gece Güzelbahçe'de ilk kez bitirmek istediğini söylemişti. Selin ağlamıştı. Emir kalmıştı.
Kasımda tekrar denemişti. Aralıkta. Ocakta ise Selin'e değil kendine söylemişti: Bitecek, ama zamanı gelince. Ne zaman geleceğini bilmeden.
*
Öğle yemeğini masasında yedi, yarısını. Füsun Hanım aradığında saat ikiydi.
“Oğlum. Dün akşam yıldönümünüzdü, aradım, açmadın.”
“Toplantıdaydım anne.”
“Akşam dokuzda mı?”
“Belediyeyle.”
Annesi bir an sustu. Füsun Hanım'ın susmaları da konuşmaları kadar anlamlıydı. Babası öldükten sonra yalnız kaldığı Göztepe'deki büyük evde, hiç kimse olmadan, her şeyi zamanında yapan, her şeyi yerine koyan bir kadındı; sustuğu zaman bir şeyi yerine koymadığını düşünüyordu demekti.
“Ne aldın kızcağıza?”
“Çiçek.”
“Çiçek.” Füsun Hanım bu kelimeyi tekrarlarken içindeki bütün hayal kırıklığını oraya koydu. “Baban da çiçek alırdı. Her yıldönümünde. Kırk yıl. Hep aynı çiçekçiden, hep kırmızı gül. Bir sene sordum, ‘Necdet, ben gül sevmem biliyorsun,’ dedim. Biliyor musun ne dedi?”
“Ne dedi?”
“‘Herkes sever,’ dedi.” Annesi güldü, kısa, kuru. “Neyse. Nehir iyi mi? Halsizliği geçti mi?”
Emir'in eli fincanın üstünde durdu. “Hangi halsizlik?”
“Geçen yaz söylemiştin ya, halsiz diye. Ben de sana demiştim, kızı bir doktora götür, bir şey var o kızda, rengi soluk. Sen hiç sormadın değil mi bir daha?”
“Sordum. Bir şey yokmuş.”
Bunu da kendiliğinden söylemişti. Hiç sormamıştı. Nehir temmuzda halsizim demişti, Emir kokteyle gitmişti, sonrası o geceydi ve o gecenin ardından Nehir'in halsizliği bir daha konuşulmamıştı, sanki o geceyle birlikte silinmişti.
“İyi,” dedi Füsun Hanım. “Pazar yemeğe gelin. İkiniz de. Nehir'e de söyle, babasını da getirsin isterse.”
Kapattıktan sonra Emir masasında uzun süre oturdu. Bir şey, bir düşünce, aklının kenarında gidip geliyordu; tutmak istedi, tutamadı. Temmuz. Halsizlik. On dört cevapsız arama. Bir şey yok, yanlışlıkla aramışım.
O akşam Nehir'e sorabilirdi. Ne olmuştu o gece? Neden on dört kere aradın? Ama sorarsa Nehir de ona soracaktı, belki. Sen neredeydin?
Emir düşünceyi bıraktı. Bırakmayı da iyi biliyordu artık.
*
Saat beşe doğru Selin aradı. Bu sefer mesaj değil, arama. Emir odasının kapısını kapattı, sonra pencereye gitti, sırtını kapıya verdi.
“Neden açmıyorsun?”
“Açtım işte.”
“Dün gece. Bu sabah.” Selin'in sesi titriyordu, ama ağlamaklı değil, öfkeli. “Yıldönümü diye mi? Ben anlıyorum Emir. Ben her şeyi anlıyorum. Ama bana bir mesaj atabilirdin.”
“Selin...”
“Biliyor musun dün ne yaptım? Akşam saat sekizde arabaya bindim, sizin sokağa kadar gittim. Arabadan inmedim, merak etme. Sadece mutfağınızın ışığını gördüm. Nehir mutfakta masa kurmuştu, perdenin aralığından gördüm. Sonra döndüm.” Sustu. “Kendimden iğrendim.”
Emir alnını cama dayadı. Cam soğuktu.
“Bunu yapmamalıydın.”
“Biliyorum! Biliyorum yapmamalıydım. Bu yüzden konuşmamız lazım diyorum.” Selin nefes aldı. “Bu akşam. Kordon'da, Alsancak'ta, bildiğin yerde. Sekizde. Gelmezsen...”
Cümlesini bitirmedi. Emir onun bitirmeyeceğini biliyordu, Selin hiçbir zaman tehdit etmezdi, cümleyi orada bırakırdı, boşluğu Emir'in doldurmasına izin verirdi. Ve Emir her seferinde dolduruyordu.
“Geleceğim,” dedi. “Ama Selin... bu son kez. Bunu konuşacağız ama bu son kez.”
Hattın öbür ucunda bir sessizlik oldu. Sonra Selin “Tamam,” dedi, sesi birden çok yorgun. “Tamam Emir.”
Kapattı.
Emir uzun süre camda durdu. Körfezin üstünde akşam inmeye başlamıştı, karşı kıyıda Karşıyaka'nın ışıkları birer birer yanıyordu. Bir yerlerde, o ışıkların arasında, Bostanlı'da, önlerindeki apartmanın iki dairesi arasındaki boşluktan denizin dilimini gören bir mutfak vardı. Nehir şimdi atölyeden dönmüştür, diye düşündü. Belki dünkü levreklerin kalanını ısıtıyordur. Belki bir şey yemiyordur.
Nehir'e yazdı:
Bu akşam yine geç kalacağım canım, Tarık'la bankanın dosyasını bitirmemiz lazım. Bekleme beni, ye. Dün akşam için teşekkür ederim. Fincan masamda.
Gönderdikten sonra fincanın fotoğrafını çekti, masasının üstünde, arkasında körfezin camdan görünen bulanık mavisiyle, ve onu da gönderdi.
Nehir'in cevabı hemen geldi. Bir kalp. Bir şey yazmadı, sadece bir kalp.
Emir kalbe baktı. Sonra telefonu cebine koydu, ceketini aldı, Gülay Hanım'a iyi akşamlar dileyip asansöre bindi. Aynalı duvarda yine kendine baktı. Bu sefer uzun bakamadı.
Masada fincan kaldı, içinde soğumuş kahvenin dibi, kulpunun altında saç teli inceliğinde bir çizgi. Gece bekçisi ofisleri dolaşırken ışığını odaya tuttuğunda fincanı fark edecek, bir an alıp bakacak, sonra yerine bırakacaktı. Güzel, diye düşünecekti bekçi. El yapımı. Ama bu çatlak mı?