MyStoryBölüm 3 / 40

Bölüm 3 / 40

Bölüm 3: Selin

Selin sabah sekizi çeyrek geçe aradı ve Nehir telefonu açtığında ilk duyduğu şey bir kahkaha oldu, kısa, nefessiz.

“Uyandırdım mı? Uyandırdım. Özür dilerim. Kalk, kahvaltı yapalım.”

“Selin, saat sekiz.”

“Biliyorum saat kaç. Ben de uyuyamadım, sen de uyuyamamışsın, sesinden belli. Kordon'da, Kıbrıs Şehitleri'nin ucundaki yerde. Dokuz buçuk. Ben ısmarlıyorum.”

“Uyuyamadığımı nereden çıkardın?”

Selin bir an sustu. “Bilmem. Sesin öyle. Hadi ama, dün yıldönümünüzdü, anlatacaksın, ben de bekar kadınım, başkalarının mutluluğuyla besleniyorum.” Yine güldü, ama bu gülüş öncekinden daha kısa kesildi. “Gel Nehir. Seni görmek istiyorum.”

Nehir kapattıktan sonra yatakta oturdu. Emir yarım saat önce çıkmıştı. Yanındaki yastıkta başının izi hâlâ duruyordu, çukurlaşmış, soğumuş. Nehir o çukura baktı, sonra kalkıp yatağı topladı, yastığı kabarttı, iz kayboldu.

*

Kordon sabahları başka bir şehirdi. Akşamları kalabalığın, bira şişelerinin, çekirdek kabuklarının şehriydi; sabahları ise koşucuların, köpeklerini gezdiren yaşlı adamların, bankta oturup simidini martılarla bölüşen emeklilerin. Deniz durgun ve çinko rengiydi, karşıda Karşıyaka sisin içinde bir kıyı çizgisinden ibaretti. Nehir kafeye yürürken bir martı yanından alçaktan geçti, kanatlarının sesini duydu, bezin silkelenmesi gibi.

Selin onu görünce masadan kalktı, kollarını açtı. Sarıldılar. Selin her zaman biraz fazla uzun sarılırdı, Nehir'in alışık olduğundan bir iki saniye daha; Nehir bunu yıllar önce, lisedeyken fark etmiş, sonra unutmuştu. Bugün yeniden fark etti. Selin'in saçlarında limonlu bir şampuan kokusu vardı ve altında sigara. Selin üç yıl önce bırakmıştı sigarayı.

“Yine mi başladın?”

Selin geri çekildi. “Ne?”

“Sigara. Saçına sinmiş.”

“Haa.” Selin elini saçına götürdü, bir tutamı burnuna yaklaştırdı, güldü. “Bir iki tane. Dün akşam. Sinirim bozuktu, Kaan aradı, yine.” Oturdu. “Boşver onu. Otur. Sana menemen söyledim, sen hep menemen yersin.”

Nehir oturdu. Masada iki çay, bir peynir tabağı, zeytin. Selin hiçbirine dokunmamıştı. Güneş gözlüğünü başına itmişti, gözlerinin altında makyajla kapatmaya çalıştığı bir gölge vardı.

Selin Ural'ı Nehir dört yaşından beri tanıyordu. Göztepe'de aynı apartmanda büyümüşlerdi, Selinler üçüncü katta, Aksoylar beşinci katta. Selin'in babası Selin yedi yaşındayken bir sabah işe gitmiş ve dönmemişti; sonradan Almanya'da olduğu, orada başka bir aile kurduğu öğrenilmişti. Selin'in annesi, Meral Hanım, bunu hiçbir zaman sindirememişti. Evi kapalı perdelerle, kapalı ağızla bir kuyuya dönmüştü. Selin o yıllarda okuldan sonra eve değil beşinci kata çıkardı. Nehir'in annesi Leyla ona da yemek koyardı, ona da örgü öğretirdi, ona da saçlarını örerdi. Halil Hoca ikisine birlikte ödev yaptırırdı, mutfak masasında, iki kız yan yana, aynı kalemin ucunu ısırarak.

Sonra lise gelmişti, sonra Leyla'nın hastalığı, sonra ölümü, sonra üniversite, Selin İstanbul'a, Nehir İzmir'de güzel sanatlara. Arada kopmuşlardı, birkaç yıl, telefon konuşmalarının seyreldiği, bayram mesajlarına indiği yıllar. Selin'in nişanı bozulup İzmir'e dönmesi geçen bahara denk gelmişti ve Nehir bunu, o zaman, bir hediye gibi karşılamıştı. Kardeşini geri almak gibi.

“Eee,” dedi Selin, çayını karıştırırken. Şeker atmamıştı ama karıştırıyordu. “Anlat. Ne yaptınız?”

“Evde yemek yedik.”

“Ne pişirdin?”

“Levrek.”

“Fırında mı? Patatesli? Kekikli?” Selin gülümsedi. “Annenin tarifi.”

“Annemin tarifi.”

“Emir ne aldı sana?”

Nehir bir zeytin aldı, çekirdeğini çıkarmak için dişledi. “Çiçek.”

“Ne çiçeği?”

“Lale. Beyaz.”

Selin'in yüzünde bir şey kıpırdadı, çok hızlı, Nehir adını koyamadı. “Güzel,” dedi Selin. “Sen beyaz seversin.”

“Benzin istasyonundan almış.”

Selin bir an ona baktı, sonra güldü, bu sefer gerçekten, başını geriye atarak. “Hayır! Ciddi misin?”

“Plastiğin üstünde etiketi vardı.”

“Erkekler,” dedi Selin, hâlâ gülerek, ama gülüşü yine yarıda bir yerde kırıldı, sanki altında bir boşluk vardı da üstüne basınca çöküyordu. Çayından bir yudum aldı. “Geç mi geldi?”

“Onu yirmi geçe.”

“Oha.” Selin bardağını bıraktı. “Toplantı mı?”

“Belediye. Tarık'la.”

Selin başını salladı, bakışını denize çevirdi. Bir süre ikisi de konuşmadı. Garson menemeni getirdi, bakır sahanda, tereyağının kenarlarında köpürdüğü. Nehir ekmeği bölüp batırdı. Sıcaktı, tuzu yerindeydi. Bir an yemeğin kendisine, o basit sıcaklığa sığındı.

“Sen iyi misin?” dedi Selin birden.

Nehir başını kaldırdı. “Ben mi?”

“Sen. Son zamanlarda...” Selin elini masanın üstünde, Nehir'in eline yaklaştırdı ama dokunmadı. “Bilmiyorum. Sen bana bir şey anlatmıyorsun gibi geliyor. Yazdan beri.”

Nehir lokmayı yuttu. Yazdan beri. Selin de mi görüyordu? Bunu Selin'e anlatabilirdi. Kimseye anlatmamıştı; ne babasına, ne Emir'e, ne doktorla hemşireden başka birine. Ama Selin'e anlatabilirdi. Selin onun saçlarını örmüş, onunla aynı kalemi ısırmıştı. Bir an kelimeler ağzının içine kadar geldi, dilinin arkasında birikti. Temmuzda, dedi içinden. Temmuzda dokuz haftalıktım. Kimseye söylememiştim, Emir'e bile, çünkü emin olmak istiyordum, çünkü bir sürpriz yapmak istiyordum, onun doğum gününde söyleyecektim. Bir gece kanama başladı. Emir'i aradım. Açmadı.

“İyiyim,” dedi Nehir. “Yorgunum biraz. Babam da...”

“Halil Amca nasıl?”

“Unutuyor. Dün beni okuldan çıktın mı diye aradı.”

Selin'in yüzü yumuşadı. “Ah, Nehir.” Bu sefer elini tuttu. Selin'in elleri soğuktu, her zaman soğuk olurdu. “Ben gideyim mi ona bu hafta? Yemek götürürüm. Hâlâ benim taze fasulyemi sever mi?”

“Sever. Sana da sorar hep.”

“Sorar mı?” Selin'in sesi incelmişti. “Ne der?”

“‘Selin nerde, o kız neden gelmiyor,’ der.” Nehir gülümsedi. “Senin hâlâ ortaokulda olduğunu sanıyor bazen. Geçen hafta bana sordu, Selin'in matematik sınavı nasıl geçti diye.”

Selin güldü ve güldüğü anda gözleri doldu. Gözlüğünü indirdi, aceleyle, ama Nehir görmüştü.

“Selin?”

“Bir şey yok.” Selin burnunu çekti. “Halil Amca. Ben ona bakamıyorum bile. Sen bakıyorsun, bütün yükü sen taşıyorsun, ben burada kendi saçma dertlerimle...”

“Kaan mı?”

Selin cevap vermedi. Bir peçete aldı, gözlüğünün altından gözlerine bastırdı.

“Kaan değil,” dedi sonra. “Ben. Ben kendimden memnun değilim Nehir. Her şeyi yanlış yapıyorum. Bazen düşünüyorum, sen...” Sustu. “Sen hep doğru şeyi yaparsın. Annen de öyleydi. O evde, beşinci katta, her şey doğruydu. Sofra doğru saatte kurulurdu, ödevler doğru yapılırdı. Ben aşağı indiğimde her şey yanlıştı. Ve ben hayatım boyunca o beşinci kata çıkmaya çalıştım galiba.”

Nehir ne diyeceğini bilemedi. Selin bunu daha önce hiç böyle söylememişti. Söylese bile Nehir duymamıştı belki.

“Bizim evde de her şey doğru değildi,” dedi sonunda.

Selin başını kaldırdı. “Nasıl yani?”

Nehir omuz silkti. Neyi kastettiğini kendisi de bilmiyordu tam. Bir anı vardı, bulanık, çok küçükken; annesinin bir valizi, kapının önünde, babasının mutfakta, karanlıkta oturuşu. Ama o anının nereye ait olduğunu, gerçek olup olmadığını bilmiyordu. Belki bir rüyaydı. Belki bir filmden kalmıştı.

“Hiç,” dedi. “Her evin bir şeyi vardır.”

Selin ona uzun uzun baktı. Sonra elini çekti, çayından bir yudum daha aldı.

*

Kahvaltının sonuna doğru, hesap gelmeden önce, Nehir bir şey sordu. Sonradan, çok sonra, bu soruyu nasıl sorduğunu, sesini, hatta sorarken gülümseyip gülümsemediğini defalarca hatırlamaya çalışacaktı ve hiçbir zaman tam emin olamayacaktı.

“Sen Emir'in şirketindekileri tanıyorsun,” dedi. “Model dairede çalıştın. S ile başlayan biri var mı?”

Selin'in elindeki bardak masaya değdi. Ses çıkarmadı, sadece değdi.

“S mi?”

“Dün gece Emir'in telefonuna mesaj geldi. Sadece S yazıyordu. Nokta.”

Selin'in yüzünde hiçbir şey olmadı. Hiçbir şey. Nehir sonradan bunu da düşünecekti: Selin'in yüzünün, normalde her şeyin anında kıpırdadığı, kaşlarının, ağzının kenarlarının durmadan hareket ettiği o yüzün, o an bir fotoğraf gibi durduğunu.

“Serkan Bey olabilir,” dedi Selin. “Muhasebedeki. Kel olan.”

“Ben de öyle düşündüm.”

“Ya da Sinan, şantiye şefi. Ya da...” Selin bir an durdu. “Bankadan biri. Emir herkesi öyle kaydeder, ben de gördüm, telefonunda yarım yarım isimler, B. Hanım, Avukat R. Dağınık adam.”

“Haklısın.” Nehir peçetesini katladı. “Saçmalık.”

“Saçmalık değil.” Selin gözlüğünü yeniden takmıştı. Sesi hafifti, rahattı, belki biraz fazla rahat. “Gece yarısı gelen mesaj insanın aklına bir şey düşürür. Ama Emir'i bilirsin. Emir... Emir'in öyle şeyler yapacak hali yok.” Güldü. “Hali yok derken, vakti yok. Şirket batıyor, adam belediyeyle uğraşıyor, gece yarısı Serkan Bey'den otopark hesabı soruyor. Bu kadar.”

Hesap geldi. Selin uzanıp aldı, Nehir itiraz edince elini hesabın üstüne koydu.

“Ben ısmarlıyorum dedim. Bu benim. Bu sefer bırak, benim olsun.”

Bunu söylerken sesi bir an tuhaf çıktı, ısrarcı, neredeyse yalvarır gibi. Nehir bıraktı.

Ayrılırken Selin yine sarıldı, yine uzun. Bu sefer Nehir'in kulağına bir şey söyledi, alçak sesle, Nehir tam duyamadı. “Ne?” dedi Nehir geri çekilirken. Selin başını salladı.

“Hiç. Kendine iyi bak dedim.”

Nehir Kordon boyunca atölyeye yürürken bir kere arkasına baktı. Selin hâlâ kafenin önünde duruyordu, yüzü denize dönük, elinde telefon. Telefona bakmıyordu. Sadece tutuyordu.

*

Öğleden sonra atölyede çalışamadı. Çarkın başına oturdu, bir parça kili ortaladı, ama kil ellerinin arasında bir türlü merkeze oturmadı; her seferinde bir yanı kabarıp öteki yanı çöktü. Üçüncü denemede bıraktı, kili topak hâline getirip kovaya attı. Damla bugün gelmemişti, sınavı vardı. Atölye sessizdi. Tavandaki leke biraz daha büyümüş gibi geldi Nehir'e, ama belki ışıktandı.

Telefonunu açtı. Sabahtan beri ilk kez Emir'in sosyal medya hesaplarına baktı; Emir pek bir şey paylaşmazdı, şirketin sayfasını yönetirdi o kadar. Şirketin sayfasında model dairenin fotoğrafları vardı, geçen yazdan kalma. Salon, mutfak, yatak odası. Bir fotoğrafta Emir ve Selin yan yanaydı, açılış gecesi, ellerinde kadeh, arkada balkonun ışıkları. İkisi de kameraya gülümsüyordu. Nehir o fotoğrafı daha önce görmüştü, temmuzda, paylaşıldığı gün, hastane koridorundan döndüğü ertesi sabah, yatakta, battaniyenin altında, telefonunun ışığında. O zaman hiçbir şey görmemişti fotoğrafta, sadece Emir'in gülümsemesi, kendisinin orada olmayışı.

Şimdi de bir şey görmedi. Görmek istemiyordu. Fotoğrafı büyüttü, Selin'in yüzüne, Emir'in yüzüne baktı. İki insan. Bir kokteyl. Arkada ışıklar. Kapadı.

Beşe yirmi kala Emir'in mesajı geldi. Yine geç kalacaktı, bankanın dosyası. Bekleme beni, ye. Sonra fincanın fotoğrafı: masasının üstünde, arkasında körfezin bulanık mavisi. Fincan, kusurlu olan, çatlaklı olan, kahveyle dolu.

Nehir fotoğrafa uzun süre baktı. Onu yanına götürmüştü. Masasına koymuştu. Kahve içmişti ondan. Bu küçük şey, bu bir fincanın bir masada durması, Nehir'in göğsünde bir yeri ısıttı ve aynı anda bir başka yeri üşüttü, çünkü fotoğrafın neden çekildiğini bilmiyordu. Ona bir şey göstermek için mi, yoksa bir şeyi göstermemek için mi.

Bir kalp gönderdi. Başka bir şey yazmaya gücü yoktu.

*

Akşam babasına gitti. Göztepe'deki apartman otuz yıldır aynıydı; merdivenlerin mermeri ortasından aşınmış, her basamağın tam ortasında hafif bir çukur oluşmuştu, otuz yılın ayakları. Nehir beşinci kata çıkarken üçüncü katın kapısının önünde durdu, bir saniye. Selinlerin kapısı. Meral Hanım beş yıl önce ölmüştü, daire satılmış, şimdi genç bir çift oturuyordu, kapının önünde bir bebek arabası duruyordu, katlanmış, tekerleklerinde kuru çamur.

Halil Hoca kapıyı açtığında üstünde önlük vardı. Mutfaktan menemen kokusu geliyordu.

“Hah! Geldin. Ben de dedim bugün kızım gelir, menemen yaptım.”

Nehir güldü. “Sabah da menemen yedim baba.”

“Olsun. Benim menemenim başka.” Halil Hoca onu yanağından öptü. Tıraş olmamıştı, sakalları batıyordu. “Kiminle yedin sabah menemeni?”

“Selin'le.”

Babasının yüzü aydınlandı. “Selin! Nasıl o kız? Neden gelmiyor? Matematik sınavı nasıl geçmiş?”

Nehir bir an durdu. Sonra montunu çıkarıp askıya astı, yavaşça, zaman kazanır gibi. “İyiymiş baba. Seni soruyor. Bu hafta taze fasulye getirecekmiş.”

“Taze fasulye! Ah, o kızın taze fasulyesi. Annenin tarifiyle yapar, ama bir şey ekler, ne eklediğini söylemez.” Halil Hoca mutfağa yürüdü, terliklerini sürüyerek. “Gel, soğumadan.”

Mutfakta ocakta iki çaydanlık duruyordu. Biri kaynıyordu. Öteki, küçük olanı, demlik için olanı, ocağın ikinci gözünde, ateşin üstünde, boştu. Altı kararmıştı.

Nehir hızla uzanıp ocağı kapattı. Çaydanlığın sapına dokununca elini çekti, sıcaktı.

“Baba.”

“Ne oldu?”

“Boş çaydanlığı ocağa koymuşsun.”

Halil Hoca dönüp baktı. Çaydanlığa, sonra Nehir'e, sonra yine çaydanlığa. Yüzünde bir an çocuksu bir şaşkınlık oldu, sonra o şaşkınlık bir başka şeye dönüştü, Nehir'in bakmaya dayanamadığı bir şeye. Utanç. Kırk yıl çocuklara cümle çözümlemesi öğretmiş, Fuzuli'yi ezbere okuyan, bir mektubu üç kere taslak yazmadan göndermeyen bir adamın utancı.

“Su koyacaktım,” dedi Halil Hoca. “Su koyacaktım, kapı çaldı, sen geldin.”

“Tamam baba.”

“Su koyacaktım.”

“Tamam. Ben koyarım.”

Nehir çaydanlığı lavaboya götürdü, soğuk suyun altına tuttu. Çaydanlık cızırdadı, buhar yükseldi, metal kendi kendine tıkırdadı. Babası arkasında masaya oturdu, ellerini önüne koydu, birbirinin üstüne.

Yemek yerken Halil Hoca annesinden bahsetti. Bunu son zamanlarda sık yapıyordu. Geçmiş, bugünden daha keskindi zihninde; dün akşam ne yediğini hatırlamıyordu ama 1987 yazında Leyla'yla Ayvalık'taki evin bahçesinde hangi şarkıyı dinlediklerini hatırlıyordu.

“Annen o evi çok severdi,” dedi. “Ayvalık'taki. Babaannesinden kalma. Sen doğmadan önce her yaz giderdik. Sen doğduktan sonra da. Sonra...” Durdu. Lokmasını çiğnedi, uzun uzun. “Sonra pek gidemedik.”

“Neden?”

Halil Hoca omuz silkti. “Hayat. Annen hastalandı.”

“Annem ben on sekiz yaşındayken hastalandı baba. Ondan önce de gitmezdik.”

Babası ona baktı. Bir an gözlerinde bir şey belirdi, bir kapının aralanması gibi. Sonra kapı kapandı.

“Öyle mi? Ben gidiyorduk sanıyordum.” Ekmeğini menemene batırdı. “O ev hâlâ duruyor biliyor musun? Kapalı. Anahtarı bende. Bir yerde. Bilmem nerde.”

“Biliyorum baba.”

“Bir gün gidelim. Sen ben. Eski evi açalım.” Halil Hoca gülümsedi. “Annen bahçeye bir limon ağacı dikmişti. Yaşıyor mudur?”

“Bilmem.”

“Limon ağaçları inatçıdır. Yaşıyordur.”

*

Nehir dokuza doğru çıktı. Babasının ilaçlarını haftalık kutuya kendisi doldurdu, gözlüğünün yerini kontrol etti, ocağın düğmelerini birer birer çevirip kapalı olduklarından emin oldu. Kapıda babası ona sarıldı, uzun, Selin'in sarılması gibi uzun, ve Nehir bir an babasının omzunun üstünden boş koridora baktı.

“Emir'e selam söyle,” dedi Halil Hoca. “Yıldönümünüz kutlu olsun.”

“Dündü baba.”

“Biliyorum,” dedi babası. “Dün de kutluydu.”

Arabayla eve dönerken Kordon'dan geçti. Bunu yapmasına gerek yoktu; Göztepe'den Bostanlı'ya giden yol başkaydı, otoyol vardı, daha hızlıydı. Ama Kordon'dan geçti. Neden geçtiğini kendine sormadı.

Kordon akşam kalabalığıyla doluydu. Çimlere serilmiş battaniyeler, bira şişeleri, birinin taşıdığı hoparlörden gelen bir şarkı, çekirdek çitleyen gençler. Deniz kararmıştı, karşı kıyıda Karşıyaka'nın ışıkları suyun üstünde titriyor, uzayıp kısalıyordu. Trafik ağırdı. Nehir kırmızı ışıkta durdu, Kıbrıs Şehitleri'nin ucunda, sabah kahvaltı yaptıkları kafenin hemen önünde.

Camı indirdi. Deniz kokusu içeri doldu, yosun ve tuz ve uzaktan gelen bir kömür ateşinin dumanı. Kafe şimdi bar olmuştu, masalarda mumlar yanıyordu. Nehir masalara baktı, öylesine, insanların yüzlerine, hiç kimsenin yüzüne. Bir kadın gülüyordu. Bir adam ayağa kalkmış, kimseyi beklemeden yürüyüp gidiyordu. Kıyı boyunca, çok ileride, bankların olduğu yerde, iki kişi ayakta duruyordu, karanlıkta yalnızca silüetleri; biri ötekine doğru eğilmişti, öteki geri çekilmişti. Uzaktı. Bir sokak lambasının ışığının hemen dışındaydılar.

Arkadan biri korna çaldı. Işık yeşile dönmüştü.

Nehir camı kapattı ve gazı verdi. Aynada Kordon küçüldü, ışıklar bir şerit oldu, bir çizgi oldu, sonra köşeyi döndü ve kayboldu.

Uygulamada reklamsız oku