MyStoryBölüm 5 / 40

Bölüm 5 / 40

Bölüm 5: Fotoğraf

O hafta Emir her akşam erken geldi.

Çarşamba günü yedide kapıdan girdi, elinde bir file dolusu sebze, “Bu akşam ben yapıyorum,” dedi. Nehir mutfağın kapısında durup onun patlıcanları yanlış doğradığını, soğanı fazla kavurduğunu, tuzu iki kere attığını izledi. Emir ara sıra dönüp ona baktı, gülümsedi, “Karışma, kendi bildiğim gibi,” dedi. Yemek tuzluydu. Nehir yedi, hepsini.

Perşembe günü Emir atölyeye uğradı. Daha önce, dört yılda, belki beş kere gelmişti, hep bir şey taşımak ya da bir şey tamir etmek için. Bu sefer hiçbir şey için gelmedi. Kapının yanındaki tabureye oturdu, Nehir'in çarkın başında çalışmasını izledi. Damla tezgâhın öbür ucunda sırlama yapıyordu ve Nehir onun arada bir başını kaldırıp Emir'e baktığını, sonra Nehir'e baktığını, sonra yeniden işine eğildiğini gördü. Emir bir saat kaldı. Gitmeden önce tavandaki lekeye baktı.

“Büyümüş bu.”

“Her kış büyüyor.”

“Bir usta getireyim. Bu sefer kökünden halledelim.”

“Kökü binanın kendisi Emir. Sen demiştin.”

Emir lekeye bir süre daha baktı. “Demiştim,” dedi. “Ama belki yanılmışımdır.”

Cuma gecesi yatakta, ışıklar kapandıktan sonra, Emir onun elini tuttu. Sadece tuttu. Parmaklarını onun parmaklarının arasına geçirdi ve öyle bıraktı, yorganın üstünde. Nehir elini çekmedi. Karanlıkta Emir'in nefesinin değiştiğini duydu, bir şey söyleyecekmiş gibi, bir kere, iki kere. Sonra Emir “Nehir,” dedi, alçak sesle.

“Hı?”

Uzun bir sessizlik. Nehir bekledi. Kalbinin göğsünde, yorganın altında, elinin içinde attığını hissetti.

“Hiç,” dedi Emir. “İyi geceler.”

Nehir uzun süre o hiçin içinde ne olduğunu düşündü. Emir'in bu haftaki ilgisi onu sevindirmesi gerekirken tedirgin ediyordu; sanki Emir bir şeyi telafi ediyordu, ama neyi telafi ettiğini söylemiyordu. Bir insanın sana birdenbire iyi davranmasının iki sebebi olabilirdi, diye düşündü Nehir. Ya bir şey bulmuştur, ya bir şey kaybetmiştir. Emir'in yüzünde hangisi vardı, okuyamıyordu.

*

Pazar günü Füsun Hanım'a yemeğe gittiler. Halil Hoca'yı da yolda aldılar. Babası arka koltukta, ceketinin en üst düğmesine kadar iliklenmiş, elinde annesinin zamanından kalma bir kutu lokum, bütün yol boyunca Emir'in şirketini sordu, aynı soruları iki kere, Emir de iki kere sabırla cevap verdi. Nehir aynadan babasına baktı. Bu sabah tıraş olmuştu, çenesinin altında küçük bir kesik vardı, üstüne bir parça tuvalet kâğıdı yapıştırmış, unutmuştu. Nehir arabadan inerken onu sessizce kopardı.

Füsun Hanım'ın Göztepe'deki evi, Halil Hoca'nın apartmanına on dakika uzaklıktaydı ama başka bir dünyaydı. Bahçeli, iki katlı, demir kapılı bir evdi, Necdet Karahan'ın seksenlerin sonunda yaptırdığı, her odasında bir avize, her avizenin altında bir halı. Füsun Hanım kapıyı açtığında saçları fönlüydü, ince bir altın kolye takmıştı. Nehir'i iki yanağından öptü, sonra bir adım geri çekilip ona baktı.

“Zayıflamışsın.”

“Biraz.”

“Biraz değil. Yüzün çökmüş.” Emir'e döndü. “Bu kıza bakmıyor musun sen?”

“Anne.”

“Ne anne? Söylüyorum. Ben söylemezsem kim söyleyecek?” Halil Hoca'ya döndü, sesi birden yumuşadı, misafir sesine geçti. “Halil Bey, hoş geldiniz. Ne zahmet, lokum mu?”

Sofrada zeytinyağlılar vardı, bir kuzu tandır, pilav, cacık. Füsun Hanım her şeyi kendisi yapmıştı, her şeyi tam yerine koymuştu. Yemek boyunca Halil Hoca'ya Necdet Bey'den bahsetti, Necdet Bey'in seksenlerde Karşıyaka'da yaptığı ilk apartmandan, o apartmanın kapıcısının hâlâ her bayram aradığından. Halil Hoca dinledi, başını salladı, bir ara Fuzuli'den bir beyit okudu, kimsenin sormadığı, Füsun Hanım nazikçe gülümsedi.

Tatlıdan önce Füsun Hanım çay doldururken Nehir'e döndü.

“Peki siz ne zaman?”

“Ne ne zaman?”

“Çocuk, kızım. Yedi yıl oldu. Ben Emir'i evlendikten on bir ay sonra doğurdum. On bir ay. Necdet o kadar sevinmişti ki hastanenin bütün hemşirelerine baklava aldı.” Çaydanlığı bıraktı. “Ben torun göremeyecek miyim? Doktora gittiniz mi? Bir şey mi var? Senin halsizliğin de...”

Nehir'in elindeki çay bardağı tabağına değdi, tıkırdadı. Tabağı tuttu, sabitledi. Bardağın içindeki çay hafifçe dalgalandı, sonra durdu. Masanın etrafında bir sessizlik oluştu, Halil Hoca'nın bile fark ettiği türden; babası bir kaşığı tutmuş, havada bırakmıştı.

Nehir bir şey söyleyecekti. Ne söyleyeceğini bilmiyordu. Ağzını açtı.

“Anne, yeter.”

Emir'in sesiydi. Yüksek değildi, ama Nehir Emir'in annesine o ses tonuyla konuştuğunu hiç duymamıştı. Füsun Hanım da duymamıştı belli ki, çünkü yüzü önce şaşkınlıkla, sonra kırgınlıkla doldu.

“Ne dedim ki?”

“Bu bizim meselemiz. Senin değil.” Emir annesine bakmıyordu. Nehir'e bakıyordu. “Nehir ne zaman isterse o zaman. Ya da hiç istemezse hiç. Sana hesap vermek zorunda değil.”

Füsun Hanım dudaklarını büzdü. Çay bardağını Halil Hoca'nın önüne koydu, çok dikkatli, çok yavaş, kırgınlığını o hareketin içine yerleştirir gibi. “Peki,” dedi. “Peki oğlum. Ben bir şey demedim.”

Nehir Emir'e baktı. Emir hâlâ ona bakıyordu ve Nehir onun gözlerinde bir şey gördü, bir soru gibi bir şey, bir yalvarma gibi bir şey, adını koyamadığı bir şey. Sonra Emir bakışını çekti, çatalını aldı, tatlı tabağındaki revaniyi ikiye böldü.

Yolda dönerken Halil Hoca arka koltukta uyudu, başı cama yaslanmış, ağzı hafif açık. Nehir pencereden dışarı baktı. Emir radyoyu açmadı. Bir trafik ışığında Nehir, bakmadan, “Teşekkür ederim,” dedi.

Emir cevap vermedi. Sadece elini vitesten çekip Nehir'in dizine koydu, bir an, sonra ışık yeşile döndü ve elini geri aldı.

Halil Hoca'yı apartmanına çıkardılar. Kapının önünde babası uyanık ve neşeliydi, uyuyup uyandığına şaşırmış gibi. Mutfakta, tezgâhın üstünde, bir saklama kabı duruyordu, üstünde bir not, tükenmez kalemle yazılmış: Halil Amca'ya, ısıtıp yesin. S. Nehir kapağı kaldırdı. Taze fasulye.

“Selin getirdi,” dedi babası, gururla. “Dün. Bir saat oturdu. Ağladı biraz, ne bileyim, kız milleti. Matematiği kötü geçmiş galiba.”

Nehir notu aldı, okudu, yeniden okudu. S. Selin'in el yazısıydı, yuvarlak, sağa yatık, lisedeki defterlerinden tanıdığı. Selin her zaman notlarını böyle imzalardı, adının ilk harfi ve bir nokta. Bunu biliyordu Nehir. Bunu yirmi yıldır biliyordu.

Notu buzdolabının kapağına, bir mıknatısın altına koydu. Mıknatıs Ayvalık'tan kalmaydı, annesinin, üstünde soluk harflerle Cunda yazan, bir zeytin dalı resmi olan.

*

Pazartesi gecesi saat on biri kırk yedi geçe Nehir mutfak masasındaydı. Emir dokuzda yatmıştı, yorgunum demişti, bankayla konuşma kötü geçmiş. Nehir uyuyamamıştı. Masaya bir defter açmış, kurşunkalemle formlar çiziyordu, bir sonraki seri için: geniş ağızlı kâseler, kenarları içeri kıvrık, bir şeyi koruyormuş gibi. Kâğıdın üstünde çizgiler birikiyordu, bir kısmı silinmiş, bir kısmı birbirinin üstüne binmiş.

Telefonu masanın üstündeydi, ekranı yukarı dönük. Ekran aydınlandı.

Bilinmeyen bir numara. Bir mesaj. Önizlemede metin yoktu, sadece Fotoğraf yazıyordu.

Nehir kurşunkalemi bıraktı. Telefonu aldı. Numara kayıtlı değildi, şehir dışı bir kodla başlıyordu, belki sanal bir numara. Spam diye düşündü. Bir reklam, bir kampanya, bir yanlış gönderim. Parmağını ekrana dokundurdu.

Fotoğraf açıldı.

Bir salon. Loş, bir abajurun sarı ışığı. Bir kanepe, gri, kalın kumaşlı. Kanepenin üstünde bir adam yatıyordu, uyuyordu, başı bir kadının kucağındaydı. Adamın yüzü yarı dönüktü ama Nehir onu tanıdı. Burnunun profilini tanıdı, çenesinin altındaki o küçük yara izini, bisikletten düştüğü yazdan kalma, Emir'in ona ilk buluşmalarında anlattığı. Gömleğinin yakası açıktı. Lacivert kravat gevşemiş, boynundan sarkıyordu, kanepeye doğru. Nehir'in iki yıl önce aldığı kravat.

Kadının yüzü görünmüyordu. Fotoğraf bir aynaya doğru çekilmişti, kadının elindeki telefon yüzünü kapatıyordu. Görünen, kadının boynu, omzu, bir de öteki eli: Emir'in saçlarının arasında, parmakları gevşekçe dalmış, okşar gibi.

O elde bir yüzük vardı. Gümüş, ince, ortasında küçük bir turkuaz. Turkuazın bir kenarı hafifçe çatlaktı.

Nehir o yüzüğü biliyordu. Annesinin yüzüğüydü. Leyla Aksoy onu Ayvalık'taki bir kuyumcudan almıştı, Nehir doğmadan önce; turkuazın kenarındaki çatlak bir kapıya çarpmasından kalmaydı. Leyla ölmeden birkaç ay önce, hastane odasında, iki kızı yanına çağırmış, Nehir'e kendi alyansını, Selin'e bu yüzüğü vermişti. “Sen de benim kızımsın,” demişti Selin'e. Selin o gün hastane koridorunda saatlerce ağlamıştı, Nehir'den bile çok.

Ve aynanın çerçevesi. Fotoğrafın kenarlarında, aynanın etrafını saran, mavi ve beyaz seramik parçalarından bir mozaik. Elle yapılmış, küçük kırık parçalar, her biri bir öncekine yaslanarak, deniz dalgası gibi kıvrılan bir desen. Nehir o çerçeveyi iki yıl önce yapmıştı. Kırk saat. Kırk saat boyunca her parçayı tek tek kesip yapıştırmış, Selin'in İstanbul'daki yeni evine göndermişti, bir taşınma hediyesi olarak. Selin geçen bahar İzmir'e dönünce aynayı da getirmiş, Güzelbahçe'deki evinin salonuna, kanepenin karşısına asmıştı. “Her sabah ilk seni görüyorum,” demişti Nehir'e telefonda. “Senin elini.”

Fotoğrafın altında bir metin yoktu. Sadece fotoğraf. Sadece bir salon, bir kanepe, bir adam, bir el, bir yüzük, bir ayna.

*

Nehir ne kadar süre öyle oturduğunu bilmedi. Mutfaktaki saat tıkırdıyordu, buzdolabı bir ara devreye girip homurdadı, sonra sustu. Dışarıda bir motosiklet geçti, sesi uzun bir çizgi çizip söndü.

Bir şey hissetmesi gerektiğini biliyordu. Öfke, acı, şaşkınlık. Ama hiçbirini hissetmiyordu. Hissettiği tek şey çok tuhaf, çok ince bir netlikti, kirli bir camın birden silinmesi gibi. Her şey yerine oturdu. Yıldönümü gecesi tezgâhtaki ışık. S. Selin'in kahvaltıda ondan önce davetsiz kalkan elleri. Saçındaki sigara kokusu. Serkan Bey olabilir. Muhasebedeki. Kel olan. Selin'in o an kıpırdamayan yüzü. Buzdolabının kapağındaki not, Halil Amca'ya, ısıtıp yesin. S. Emir'in bu haftaki ilgisi, çarşambadaki tuzlu patlıcan, atölyedeki taburede bir saat, karanlıkta tuttuğu el. Annesine yeter demesi. Bir şey bulmuştur, ya da bir şey kaybetmiştir.

Emir'i aradığı geceyi hatırladı. Temmuz. On dört kere. Ve sabah Emir'in titreyen sesi: Model dairede kaldım, Tarık'la, sabaha kadar.

Tarık'la.

Nehir telefonu masaya bıraktı, ekranı aşağı dönük. Sonra çevirdi, ekranı yukarı. Fotoğraf hâlâ oradaydı, aydınlık, değişmeden.

Kalktı. Ayakları onu banyoya götürdü, el yordamıyla. Işığı yakmadı. Lavabonun kenarına tutundu. Midesi bir kere kasıldı, sonra durdu. Kusmadı. Aynada karanlıkta kendi siluetini gördü, sadece bir şekil, yüzsüz. Musluğu açtı, soğuk suyu bileklerine tuttu, babasının öğrettiği gibi, çocukken ateşlendiğinde. Su bileklerinin içinden, damarlarının ince derisinden içeri işledi.

Döndüğünde koridorda durdu. Yatak odasının kapısı yarı açıktı. İçeride Emir uyuyordu; Nehir onun nefesini duyabiliyordu buradan, uzun, ağır, sonunda küçük bir hırıltı. Gerçek bir uyku. Bu adam uyuyabiliyordu. Bu adam uyuyordu.

Nehir kapıyı itip içeri girdi. Yatağın ucunda durdu. Sokak lambasının ışığı perdenin aralığından giriyor, Emir'in yüzünün yarısını aydınlatıyordu. Yastığa gömülmüş yanağı, kapalı gözleri, çenesinin altındaki o küçük yara izi. Fotoğraftaki aynı profil. Aynı yara izi. Sadece yastık başkaydı; burada Nehir'in kendi seçtiği, kenarları dikişli, keten bir yastık. Orada bir kadının kucağı.

Uyandırabilirdi. Telefonu yüzüne tutabilir, bağırabilirdi. Bunu yapmak istedi, bir an, çok istedi, bütün vücuduyla. Ama yapmadı. Bunun yerine Emir'in yüzüne uzun uzun baktı, sanki onu ilk kez görüyormuş gibi, sanki bir daha göremeyecekmiş gibi. Yedi yıl. Yedi yıl boyunca bu yüzün yanında uyanmıştı. Bu yüzün tıraş olduğunu, ağladığını, babasının cenazesinde ağlayamadığını, güldüğünü, ona evlenme teklif ettiğini görmüştü. Ayvalık'taydılar o zaman, Cunda'da, bir akşam, bir balıkçı lokantasında, Emir yüzüğü ekmeğin içine saklamıştı ve Nehir neredeyse ekmeği yiyecekti.

Bu yüzü tanıyordu. Ve şu an bu yüzü hiç tanımıyordu.

*

Mutfağa döndü. Defterini kapattı, kurşunkalemi kalemliğe koydu. Ocağın altını yaktı, çaydanlığa su koydu. Suyun ısınmasını bekledi, ayakta. Su kaynayınca demliğe çay koydu, üstüne su döktü, demliği çaydanlığın üstüne yerleştirdi. Bütün bu hareketler ellerinin bildiği hareketlerdi, düşünmeden yapıyordu, ve düşünmeden yapabildiği için minnettardı.

Dolaptan bir fincan aldı. Kusursuz olanı, lacivert sırlı, ağzı kemik rengine açılan. Çatlaklı olan Emir'in ofisindeydi, masasında. Bu kusursuz olan burada kalmıştı. Nehir onu eline aldı, ışığa tuttu, baktı. Hiçbir çizgi yoktu. Pürüzsüzdü, eksiksizdi, fırının en iyi köşesinden çıkmıştı. Ama Nehir şimdi, elinde tutarken, bunun hiçbir şey ifade etmediğini düşündü. Kusursuz olan da, kusurlu olan da aynı fırında, aynı ateşte pişmişti. Hangisinin çatlayacağına ateş karar vermemişti. Kil karar vermişti, belki, ya da Nehir'in elleri, ya da kimsenin bilmediği bir hava kabarcığı, gövdenin içinde, görünmeyen bir yerde.

Çayı doldurdu. Masaya oturdu. Telefonunu önüne koydu, ekranı yukarı bakacak şekilde, fotoğraf açık.

Bekledi.

Saat birde çay soğudu. Saat ikide Nehir onu döküp yenisini doldurdu. Saat üçte pencerenin dışında, önlerindeki apartmanın iki dairesi arasındaki boşlukta, denizin dilimi simsiyahtı, hiçbir ışık yoktu, ne bir tekne ne bir fener. Saat dörtte bir martı çatıda bir kere bağırdı ve sustu. Saat beşte gökyüzü griye döndü, denizin dilimi de onunla, ikisi birbirinden ayırt edilemez oldu.

Saat altıyı on geçe yatak odasından alarmın sesi geldi. Emir'in alarmı. Bir kere, iki kere. Sonra kapandı. Yatağın gıcırtısı. Ayak sesleri. Banyonun kapısı, musluğun sesi, sifon.

Nehir oturduğu yerden kıpırdamadı. Telefon önündeydi. Fincan elindeydi.

Ayak sesleri koridordan geçti, mutfağa doğru. Emir kapının eşiğinde durdu. Saçları dağınıktı, gözleri şiş, üstünde gece giydiği tişört. Nehir'i masada gördü, aynı kıyafetlerle, dünkü kıyafetlerle, yatağa hiç girmemiş biri olarak.

“Nehir?” Sesi uykuluydu, şaşkın. “Sen hiç yatmadın mı?”

Nehir cevap vermedi. Telefonu masanın üstünde, parmağının ucuyla, yavaşça Emir'e doğru itti. Ekranı yukarı dönük.

Uygulamada reklamsız oku