Bölüm 4 / 40
Bölüm 4: Kordon'da Bir Akşam
Emir arabayı Alsancak Limanı'nın arkasındaki otoparka bıraktı ve Kordon'a kadar yürüdü. Yürümesine gerek yoktu, Kıbrıs Şehitleri'nin ucunda park yeri bulabilirdi, ama yürümek istedi. Yürürken adımlarını sayıyordu; bunu çocukken yapardı, babasının odasına çağrıldığı akşamlar koridorda, on yedi adım, her seferinde on yedi. Bu akşam yüz kırkta saymayı bıraktı.
Kordon kalabalıktı. Mart'ın ortasıydı ama hava ılıktı, insanlar montlarını kollarına almış, çimlere oturmuşlardı. Bir grup üniversiteli gitar çalıyordu, biri yanlış akor basmıştı ve öbürleri gülüyordu. Emir onların yanından geçerken bir kız ona baktı, sonra bakışını çekti. Emir kendini o kızın gözünden gördü bir an: takım elbiseli, kravatı gevşek, saati kontrol eden, otuzlarının ortasında bir adam. Bir şirket sahibi. Bir koca. Bir an için o kızın gözünde kim olduğunu bilmek istedi.
Selin bankların olduğu yerde, sokak lambasının hemen dışında duruyordu. Oturmamıştı. Sırtı denize dönüktü, yüzü yola. Emir'i gördüğünde kıpırdamadı. Emir yaklaştı ve Selin'in yüzünü gördüğünde durdu, çünkü Selin ağlamamıştı, Selin hiç ağlamamış görünüyordu, ve bu Emir'i ağlamasından daha çok korkuttu.
“Geldin,” dedi Selin.
“Geleceğim dedim.”
“Dedin.” Selin kollarını göğsünde kavuşturdu. “Bu sabah Nehir'le kahvaltı yaptım.”
Emir'in midesinde bir şey düştü, yukarıdan aşağıya, bir asansörün kablosu kopmuş gibi.
“Ne?”
“Aradım onu. Sabah. Dün gece sizin sokağa gittim ya, döndüm, sabaha kadar uyuyamadım, sabah aradım. Kahvaltı yapalım dedim.” Selin güldü, hiç sesi olmayan bir gülüşle, sadece ağzının kenarı. “Neden yaptım bilmiyorum. Onu görmek istedim. Ona bakmak istedim. Belki benden nefret ettiğini görmek istedim, bilmiyorum. Ama nefret etmiyordu. Bana menemen ısmarladım dedim, gülümsedi. Bana senin aldığın laleleri anlattı. Benzin istasyonundan almışsın.”
Emir bir şey diyecekti, diyemedi.
“Ve sonra,” dedi Selin, sesini alçaltarak, “sonra bana sordu. Şirkette S ile başlayan biri var mı diye.”
Kordon'un bütün sesleri bir an Emir'in kulaklarından çekildi; gitar, gülüşmeler, bir yerlerde bir çocuğun ağlaması, bir martının çığlığı. Geriye sadece denizin taşlara vuran sesi kaldı, düzenli, kayıtsız.
“Ne dedin?”
“Serkan Bey dedim.” Selin bu sefer gerçekten güldü, kısa ve acı. “Muhasebedeki Serkan Bey. Kel olan. Senin rehberindeki tek harfin ben olduğumu söylemedim, merak etme. Seni korudum. Hep koruyorum.”
“Selin, sesini alçalt.”
“Alçaltmayacağım.” Ama alçalttı. Bir adım yaklaştı. “Bana yüzüne bakarak sordu Emir. Bana. Benim yüzüme bakarak. Ve ben ona yalan söyledim, gözlerinin içine bakarak. Ben ona hayatım boyunca hiç yalan söylememiştim, biliyor musun? Liseye kadar onun saçını örerdim. Annesi bana yemek koyardı.” Sesi kırıldı ama gözleri hâlâ kuruydu. “Ben bunu yapamıyorum artık. Yapamıyorum.”
Emir etrafına baktı. Kimse onlara bakmıyordu. Bir çift yanlarından geçti, el ele, kadın erkeğe bir şey anlatıyordu ve elleriyle büyük bir daire çiziyordu havada. Arkalarındaki restoranın açık penceresinden bir tabak kırılma sesi geldi, sonra alkış, sonra kahkaha.
“O zaman bitirelim,” dedi Emir. “Ben de bunu söylemeye geldim. Bitirelim Selin. Bu akşam. Şimdi.”
Selin ona baktı. Uzun uzun. Sonra kollarını çözdü ve ellerini Emir'in ceketinin yakalarına koydu, yavaşça, düzeltir gibi.
“Bitirelim mi?” dedi alçak sesle. “Bu kadar kolay mı?”
“Kolay değil.”
“Senin için kolay. Sen eve gideceksin. Sen yine o mutfağa, o masaya gideceksin. Nehir sana yine yemek koyacak. Sen yine yalan söyleyeceksin ama yalan söylediğin kişi yanında olacak, en azından. Ben ne yapacağım? Ben nereye gideceğim?” Ellerini çekti. “Ben yine aşağı kata ineceğim Emir. Her zaman olduğu gibi.”
“Ne demek bu?”
“Hiçbir şey. Sen anlamazsın.” Selin denize döndü. “Sen her zaman beşinci kattaydın.”
Emir anlamadı. Gerçekten anlamadı, ama bir şeyin anlaşılmayı beklediğini hissetti, Selin'in sırtında, omuzlarının çöküşünde.
*
Bir süre yan yana, korkuluğa dayanıp denize baktılar. Karşıda Karşıyaka'nın ışıkları vardı. Emir kendi evini bulmaya çalıştı o ışıkların arasında, bulamadı, hepsi birbirine benziyordu.
“Sana bir şey soracağım,” dedi Selin sonunda. Sesi sakinleşmişti. “Dürüst cevap ver. Bu sefer.”
“Sor.”
“Beni sevdin mi?”
Emir denize bakmaya devam etti. Bu soruyu bekliyordu. Sekiz aydır bu sorunun geleceğini biliyordu ve sekiz aydır cevabını hazırlamaya çalışmıştı. Şimdi soru gelmişti ve hazırladığı cevapların hiçbiri ağzına gelmiyordu.
“Seninle olduğum zaman,” dedi yavaşça, “kendimi birinin gördüğünü hissettim. Uzun zamandır hissetmediğim bir şeydi.”
Selin kısa bir nefes verdi. “Bu cevap değil.”
“Bu benim verebileceğim cevap.”
“Yani hayır.”
Emir cevap vermedi.
Selin başını salladı, yavaşça, birkaç kez, bir şeyi kendi kendine onaylar gibi. “Biliyordum,” dedi. “Biliyordum ama duymak istiyordum. Ben de seni sevmedim galiba, onu söyleyeyim. Ben...” Sustu. “Ben sevilen bir şeye dokunmak istedim. Ondan bir parça almak istedim. Nehir'den. Bu ne kadar iğrenç, farkında mısın? Seni değil, onun hayatını istedim. Onun kocasını, onun evini, onun mutfağındaki o perdeyi. Ve sonra, bunu aldığımda, onu hiç sevmediğini gördüm.”
“Onu seviyorum.”
Selin döndü, Emir'e baktı. “Gerçekten mi?”
Emir'in boğazı düğümlendi. “Gerçekten.”
“O zaman neden buradasın?” Selin'in sesi yükselmedi, ama bu soru Emir'e bağırılmış gibi geldi. “Neden sekiz aydır benim kanepemde uyuyorsun? Neden ona hiçbir şey sormuyorsun? Bu sabah bana dedi ki, yazdan beri yorgunum. Yazdan beri. Ona hiç sordun mu Emir, o yaz ne oldu? Neden o kadar yorgun?”
Emir'in aklına öğleden sonraki telefon geldi. Annesinin sesi. Bir şey var o kızda, rengi soluk. On dört cevapsız arama.
“Sordum,” dedi.
“Yalan söylüyorsun.”
Sustu Emir. Selin haklıydı, ikisi de biliyordu.
“Ben ona soracaktım,” dedi Selin. “Bu sabah. Sana ne oldu diye. Sormaya cesaret edemedim, çünkü sorsam o da bana anlatacaktı, ve ben onun bana anlattığı şeyi duyduktan sonra onun yüzüne bakamazdım.” Gözlerini kapadı. “Tanrım, ne yapıyoruz biz?”
*
Sonra Selin ağladı. Önce sessizce, sonra omuzları sarsılarak. Emir ne yapacağını bilemedi. Elini kaldırdı, indirdi. Sonra kollarını açtı ve Selin onlara girdi, alnını Emir'in göğsüne dayadı. Emir onun sırtına elini koydu. Selin'in saçından limon ve sigara kokusu geliyordu.
“Son kez,” dedi Selin, göğsüne doğru, sesi boğuk. “Son kez Emir. Bir kere. Sonra gideceğim. Söz veriyorum. Sonra beni bir daha görmeyeceksin.”
Başını kaldırdı. Yüzü ıslaktı, makyajı akmıştı. Yüzünü Emir'in yüzüne yaklaştırdı.
Emir geri çekildi. Bir adım. Kendini geri çekilirken izledi, sanki başka biri yapıyormuş gibi; vücudunun, aklının önünde karar verdiği nadir anlardan biriydi bu. Selin havada kaldı, eğik, sonra doğruldu.
“Tamam,” dedi. Sesi birden düzleşmişti. “Tamam. Anladım.”
“Selin...”
“Anladım dedim.” Gözlerini sildi, elinin tersiyle, bir çocuk gibi. “Bir ay. Bana bir ay ver. Model dairenin son işleri var, onları bitireyim, sonra başka bir işe geçerim, başka bir şehre belki. Bir ay.”
“Model daireyi başkası bitirebilir.”
“Hayır.” Selin başını salladı. “O benim işim. O daire benim. Onu ben bitireceğim. Bana o kadarını borçlusun.”
Emir başını salladı. Bir ay. Bir ay daha. Bir ay sonra Nisan olacaktı, ruhsat çıkacaktı belki, banka geri çekilecekti, Selin gidecekti, Emir eve dönecekti, gerçekten dönecekti. Nehir'e ne olduğunu soracaktı, o yazı soracaktı, dinleyecekti. Bir ay sonra her şey başka olacaktı.
Bu düşünceyi düşünürken bile bunun da bir yalan olduğunu biliyordu. Kendine söylediği yalanların en eskisi buydu: Bir şeyin sonu her zaman biraz daha ilerideydi.
*
O an, Selin çantasından bir peçete çıkarırken, Emir arkalarındaki restorana döndü. Neden döndüğünü bilmiyordu. Bazen insanın sırtı bakıldığını hisseder. Restoranın terasında, cama yakın bir masada, iki adam oturuyordu. Önlerinde bir rakı şişesi, meze tabakları, bir balık. Adamlardan biri belediyenin imar müdürlüğüne geçen ay atanan yeni adamdı, Cengiz Bey; Emir onu iki gün önce masasının arkasında, gözlükleri burnunun ucunda, dosyasını sayfa sayfa çevirirken görmüştü. Öbür adam, Cengiz Bey'in karşısında, sırtı sandalyeye yaslanmış, bir elinde rakı bardağı, Tarık'tı.
Tarık onlara bakıyordu. Doğrudan. Gülümsemiyordu. Sonra, Emir'in onu gördüğünü anladığında, bardağını hafifçe kaldırdı, bir selam gibi, bir kadeh kaldırma gibi. Sonra Cengiz Bey'e döndü ve bir şey söyledi, Cengiz Bey güldü.
Emir'in bütün kanı yüzünden çekildi.
“Ne oldu?” Selin onun bakışını izledi, döndü. “Kim o?”
“Tarık.”
Selin'in yüzü dondu. “Tarık mı? Seni mi gördü? Bizi mi?”
“Gördü.”
“Ne zamandır orada?”
“Bilmiyorum.”
Selin bir adım geri attı, sonra bir adım daha, sanki aralarındaki mesafe şimdi bir şeyi düzeltebilirmiş gibi. “Tanrım. Tanrım Emir. O... o Nehir'e söyler mi?”
Emir Tarık'a baktı. Tarık şimdi Cengiz Bey'in bardağını dolduruyordu, rahat, zarif, sanki biraz önce hiçbir şey olmamış gibi. Tarık Nehir'e söylemezdi. Emir bunu biliyordu. Tarık bilgiyi harcamazdı. Tarık bilgiyi biriktirirdi, faizine bakarak, bir gün işine yarayacağı zamana kadar.
“Söylemez,” dedi Emir.
“Nereden biliyorsun?”
“Biliyorum.” Ve bu Emir'i, Tarık'ın Nehir'e söyleyeceği ihtimalinden daha çok korkuttu.
*
Selin'i arabasına kadar bıraktı. Yol boyunca konuşmadılar. Selin'in arabası Kordon'un arka sokaklarından birinde, bir fırının önüne park edilmişti; fırının vitrininde son kalan simitler, bir tepside, ışığın altında kurumuştu. Selin arabanın kapısını açtı, bindi, kapıyı kapatmadan önce bir an Emir'e baktı.
“Bir ay,” dedi.
“Bir ay.”
Selin kapıyı kapadı. Motoru çalıştırdı, ama hemen gitmedi. Emir arabanın camından onun yüzünü gördü, direksiyonun üstünde, ellerinin arasında, yeşil gösterge ışığında. Selin telefonunu çıkardı, bir şeye baktı, uzun uzun. Sonra telefonu yolcu koltuğuna attı ve gitti.
Emir kaldırımda durdu. Fırının sahibi, beyaz önlüklü yaşlı bir adam, vitrinin ışığını kapatıyordu. Adam Emir'e baktı, camın arkasından, başıyla hafif bir selam verdi, bir esnafın son müşteriye verdiği selam gibi. Emir de başını salladı. Işık söndü. Simitler karanlıkta kaldı.
Arabasına dönerken telefonunu çıkardı. Tarık'tan bir mesaj vardı, beş dakika önce gelmiş.
Cengiz Bey çok iyi biri çıktı. Yarın ruhsatı konuşuruz. Ofiste görüşelim, sabah. Sen de yorgun görünüyordun, eve git dinlen.
Emir mesajı üç kere okudu. Her kelimesinde başka bir şey vardı. Eve git. Tarık ona eve gitmesini söylüyordu.
Cevap yazmadı.
*
Eve on biri çeyrek geçe girdi. Ev karanlıktı. Mutfakta küçük ışık açıktı, ocağın üstündeki davlumbazın ışığı, Nehir hep onu açık bırakırdı Emir geç geldiğinde, bir deniz feneri gibi. Ocakta bir tencere vardı, kapağı kapalı. Emir kapağı kaldırdı: mercimek çorbası. Soğumuştu. Yanında bir kâse, bir kaşık, bir dilim limon bir tabakta. Hazırlanmış, bekletilmiş.
Emir çorbayı ısıtmadı. Soğuk soğuk, ayakta, tencereden kepçeyle kâseye koyup içti. Limonu sıkmayı unuttu. Çorba kalın ve tuzluydu, annesinin çorbasına benzemiyordu, Nehir'in annesinin tarifiyle yapılmıştı, Halil Hoca'nın her kış övdüğü o çorbaydı. Emir yedi yıldır bu çorbayı içiyordu ve ilk kez gerçekten tadına baktı, gerçekten, dilinin üstünde tuttu. Kimyon. Biraz nane. Tereyağı. Altında, belli belirsiz, tarif edemediği bir şey, belki bir pul biber, belki bir alışkanlık.
Kâseyi yıkadı, kurulayıp yerine koydu. Tencerenin kapağını kapattı. Davlumbazın ışığını söndürdü.
Yatak odasının kapısı yarı aralıktı. Emir içeri girdi, el yordamıyla. Nehir yatağın kendi tarafında, sırtı Emir'e dönük yatıyordu, yorgan omzuna kadar. Nefesleri düzenliydi. Emir soyundu, ses çıkarmamaya çalışarak; kemerinin tokası bir kere tıkırdadı, Emir donup kaldı, bekledi. Nehir kıpırdamadı.
Yatağa girdi. Sırtüstü yattı. Tavana baktı. Yanında Nehir'in nefesini dinledi. İçeri, dışarı. İçeri, dışarı. Uzun, ölçülü, uyuyan birinin nefesi.
Ama Emir yedi yıldır bu kadının yanında uyuyordu ve bu nefesin uyuyan birinin nefesi olmadığını biliyordu. Nehir uyurken nefesinin sonunda küçük bir duraklama olurdu, bir yutkunma gibi, bir cümlenin ortasında durup düşünmek gibi. Bu gece o duraklama yoktu. Bu gece nefes kusursuzdu. Uyuyormuş gibi yapan birinin kusursuzluğu.
Emir onun uyanık olduğunu biliyordu. Ve Nehir'in de, onun bildiğini bildiğinden emin değildi.
Konuşabilirdi. Elini uzatıp omzuna dokunabilir, adını söyleyebilirdi. Nehir. Uyumadığını biliyorum. Konuşmamız lazım. Sana bir şey söylemem lazım. Ve senin de bana bir şey söylemen lazım, o yazdan beri, o temmuz gecesinden beri.
Elini uzattı. Parmaklarının ucu yorgana değdi, Nehir'in omzunun hemen üstünde. Kumaşın altında Nehir'in omzunun sertleştiğini hissetti, o kadar hafif ki belki hayal ediyordu.
Elini geri çekti.
İkisi de karanlıkta yattılar, yan yana, yedi yıllık bir yatakta, birbirlerine elli santimetre uzakta, uyumayarak, birbirlerinin uyumadığını bilerek. Dışarıda bir araba geçti, farlarının ışığı tavanda bir şerit gibi kaydı, odanın bir ucundan öbür ucuna, sonra kayboldu. Bir köpek havladı, uzaklarda, iki kere. Sonra sessizlik.
Sabaha karşı Emir sonunda uyudu. Uykusunda bir şey gördü, hatırlamadığı bir şey, bir merdiven, bir kapının önünde bir valiz. Uyandığında Nehir'in tarafı boştu. Yastıkta başının izi duruyordu, soğumuş.